
Akıp Gider Zaman Ayaklarının Altından Paris'in Köprüleri Yazı: Deniz Yalım Kadıoğlu Fotoğraflar: Berna Çetin Akgün
Dimdik oturduğunu düşün. Ya da en iyisi, ayağa kalk ve dimdik dur. Ayaklarının arasında biraz mesafe olsun, parmakların yere paralel dursun. Şimdi kollarını iki yana uzat. İyice uzat, açılsın omuzların. Derin bir nefes al. Yavaşça, sakince ver. Kapa gözlerini. İki elinin havayla temas ettiği noktalarda iki mahalle varmış. Bu iki mahallede iki ayrı insan yaşarmış. Sen kollarını uzatınca, sağ elinin işaret parmağına çıkıp önce omzundan, sonra boynundan geçerek sol omzuna, oradan kolun boyunca koşarak parmak uçlarına ve “hop!” tek adımda karşıya geçmiş biri, öbürüyle tanışmaya. Ama karşıya geçmeden önce omzunda biraz durmuş, saç teline tutunup başının üzerine oturmuş. Ayaklarını alnının çizgisine uzatıp saçlarının arasından akıp giden hayatı izlemiş, hayaller kurmuş. Şimdi aç gözlerini. Yorulmuşsun. Oysa sen bir köprüsün. Bugüne dek üzerinden geçtiğin köprüler gibi senin görevin de köyleri, kıyıları, semtleri, insanları, hayatları bağlamak. Hayatları bağlarken yorulamazsın.
Gördün mü, ne zormuş değil mi? Şimdiye dek Seine Nehri'nden geçerken kendini hep eli cebinde suya bakan yalnızların, nehir kenarını mesken tutmuş evsizlerin, mutlu günlerindeyse âşıkların yerine koydun ama köprü olmak nasıldır, hiç düşünmedin. Kolay mıdır yıllar boyu onca öyküyü sırtında taşımak; savaşlara, aşklara, yıkımlara tanıklık etmek? Kolay değildir. O yüzden de şu dünyada öyküsü en anlatılmaya değer olan yapılardan biri de köprülerdir.
Uzunluğu 13 kilometreyi aşan Seine Nehri'nin Paris şehrinde kapladığı 63 hektarlık alanda 37 köprü yer alır. Otuz yedisini de anlatmaya kalksam sayfalar yetmez. En iyisi sık sık geçtiğim, izlemeye bayıldığım, bazen de üzerinden nehre bakıp plastik kadehimle “Şerefe Paris!” diye haykırdığım köprülerden bahsedeyim. Belki öyle güzel anlatırım ki kuş olup da buralara uçasın gelir. Hem belli mi olur, belki de gerçekten bir kuş olursun, uçup da Pont Neuf'un üzerine konarsın.
Paris'in ilk evsizi: Pont Neuf
Seine Nehri üzerinde ayakta kalan en eski köprünün “yeni köprü” anlamına gelen “Pont Neuf” ismini taşıması, tarihin hoş bir şakası gibidir. Benimse bu köprüyle ilk tanışmam yıllar önce, “Köprüüstü Âşıkları” (Les Amants du Pont Neuf) filmiyle olmuştu. Sokaklara düşmüş, köprüyü kendine ev bellemiş alkolik bir ateş cambazıyla görme yetisini her geçen gün kaybeden bir ressamın hayata birbirleriyle tutunmaları. Muhteşem köprü, nehir ve sokak görüntüleri eşliğinde, tüm tutku ve şiddetiyle aşkın gözlerimizi, kalbimizi yakması. Ne zaman Pont Neuf'un yakınlarından geçsem aklıma Alex ve Michele'in sokak müzikleri ve havai fişekler eşliğinde yaptıkları valsler gelir.
Cité Adası'nın bir ucundan geçen köprü, 1578-1607 yılları arasında inşa edilmiş. Yapım kararını Kral III. Henri almış ancak tamamlanması IV. Henri zamanını bulmuş. Gerek devrine göre modern tasarımı ve mimarisi gerekse öbür köprülerden ayırt edilmesi amacıyla Pont Neuf adını almış. Gösterişli kemerleriyle kraliyet dönemi mimarisinin Seine Nehri üzerindeki en önemli örneklerinden biri olan Pont Neuf'un bir diğer özelliği, üzerinde ev yapılmayan ilk taş köprü oluşu. Yanlış okumadınız, eskiden birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi Paris'te de köprülerin üzerine evler yapılırmış. Ancak dönemin kralı IV. Henri, Pont Neuf üzerine inşa edilecek evlerin Louvre'nin görüntüsünü engelleyeceği düşüncesiyle buna izin vermemiş. Böylece Paris halkı da Seine Nehri'ne ilk kez köprü üzerinden bakabilmiş. Uzun yıllar boyunca şehrin en geniş köprüsü unvanını da taşıyan Pont Neuf'un, Cité Adası'ndan geçtiği noktada IV. Henri'nin atlı heykeli de bulunuyor.
III. Alexandre Köprüsü'nün bugüne dek pek çok film sahnesinde (“Ronin”, “Anastasia”, “Paris'te Gece Yarısı” vb.) yer almasına şaşırmamalı. Ayrıca dikkatli gözler, Adele'in dillerden düşmeyen şarkısı “Someone Like You”nun klibini bu köprü üzerinde çektiğini de hatırlayacaktır. Şanzelize bölgesini, Napolyon'un mezarının da bulunduğu askerî müze olan L'Hôtel National des Invalides binasına bağlayan köprüyü ilk kez havanın tam kararmaya başladığı saatlerde görmüştüm. Bronz heykelleri, Eyfel manzarası ve gün batımını aydınlatan art nouveau* lambalarıyla gözlerimi kamaştırmıştı.
III. Alexandre Köprüsü'nün ünü yalnızca süsünden gelmiyor tabii; nehrin bir ucundan öbürüne son derece narin bir kavisle uzanan bu tek kemer, mühendisleri Jean Résal ve Amédée d'Alby'nin hünerlerini de gözler önüne seriyor. Mimari stil açısından, nehrin sağ yakasında bağlandığı Grand Palais'i (Büyük Saray) yansıtan köprünün üzerindeki bronz heykellerden ve kemer yüzlerindeki kabartmalardan anlaşılacağı üzere, yapımında pek çok heykeltıraşın da emeği var.
Köprü, ismini 1892 yılında Fransa-Rusya ittifak anlaşmasını imzalayan Rus Çarı III. Alexandre'dan alıyor. Çarın bu anlaşmadan kısa bir süre sonra ölmesi üzerine köprüye isminin verilmesi kararlaştırılmış ve ilk taşı, 1896 yılının ekim ayında oğlu II. Nicholas koymuş. Yapımı dört yıl süren köprünün açılışı, 1900 yılında Paris'te gerçekleşen, tüm dünyadan art nouveau eserlerinin sergilendiği Dünya Fuarı'nda (L'Exposition Universelle) yapılmış.
Kilitli aşkların köprüsü:
Pont des Arts
Pont des Arts (Sanatlar Köprüsü), âşıkların aşklarını ölümsüzleştirdikleri yerdir. Daha doğrusu metal bir kafes şeklindeki kenarlıkları kilit takmaya uygundur. Kilit köprüye asılır, anahtarı da Seine Nehri'nin sularını boylar ki o gün birbirini çok seven sevgililerden biri gün olur da sevmekten vazgeçerse koşa koşa gelip kilidi açamasın. Bence kilidin iki anahtarı olmalı, iki âşıkta da kalmalıdır. Ruhunu özgür kılmak istediğinde insan, gelip kilidini açabilmelidir. Köprüyü bin bir renge boyayan kilitlere bakınca çoğunluğun benim gibi düşünmediğini anlıyorum tabii. Oysa Seine Nehri'nin bulanık sularında kim bilir kaç sahipsiz anahtar yatıyor şimdi…
İsmi, Louvre Sarayı'nın (Palais du Louvre) eski ismi olan Sanatlar Sarayı'ndan (Palais des Arts) gelen Pont des Arts'ın yapımı 1804 yılına kadar uzanıyor. Döneminin ilk metal köprülerinden biri olan bu yapı, yalnızca yayalara açık olacak biçimde yapılmış ve üzerindeki çiçekler ve yeşilliklerle suyun üzerinde asılı duran bir bahçe görünümündeymiş. Kimi kaynaklarda “üst geçit” olarak geçen köprüden bir zamanlar geçiş ücreti de alınırmış. Yapı malzemesiyle nehirdeki komşularından ayrılan Pont des Arts, zamanla yıpranarak üzerindeki ağırlığı taşıyamayacak duruma geldikçe yenilenmiş, hatta 1970 yılında güvenlik nedeniyle kullanıma kapatılmış. 1985 yılında tadilatı tamamlanan ve yeniden açılan köprü, bugün kollarının uzandığı Louvre Sarayı ve Fransa Enstitüsü (Palais Institut de France) ile sanatçılar için bir ilham kaynağı olmasının yanında, şehir romantikleri ve gece piknikçilerinin de favori mekânları arasında yer alıyor.
Orsay'dan Tuileries'e Senghor
(eski Solferino) Geçidi
1861 yılında III. Napolyon tarafından açıldığında, üzerinden arabaların geçtiği dökme demirden yapılma bir köprüymüş. İlk ismini Fransa'nın 1859 Solferino Muharebesi'nde elde ettiği zaferden almış. Seine Nehri'ne Solferino ismiyle “ayak basan” köprünün ismi, Fransız Akademisi'nin ilk Afrikalı üyesi, aynı zamanda Senegal'in ilk cumhurbaşkanı olan şair Léopold Sédar Senghor'ın doğumunun yüzüncü yılı sebebiyle 2006 yılında “Senghor” olarak değiştirilmiş.
Dökme demir zamanla yıpranıp köprü artık kullanılamaz hâle gelince tamamen yıkılmış ve yerine, 1997-1999 yılları arasında tek kemerli, çelik köprü yapılmış. Bugün o, Tuileries bahçesini (Jardin des Tuileries) Orsay Müzesi'ne bağlayan bir geçit. Ama geçit deyip geçmemek lazım. Basamakları Seine kıyısına dek uzanan, karşıdan bir zamanlar tren garı olan Orsay Müzesi'nin saatinin görüldüğü, Paris'in en romantik yerlerinden biri denebilir Senghor için. Tabebuias isimli bir Brezilya ağacından zemini, iki katlı yapısıyla Seine Nehri'nin üzerinde alabildiğine uzun ve geniş bir balkon gibidir. Güneşli günlerde üzerindeki banklar, ayaklarının altından geçen tekneleri seyreden insanlarla doludur.
Dingin ve dengede
Dedim ya, buraya yazsam sayfalar yetmez ama belki bir gün, güneşin ilk ışıklarıyla çıkıp Seine Nehri boyunca tüm köprüleri dolaşır, şehrin öyküsünü bir de onlardan dinlersin. Hem iki ucunu bağladıkları meydanları, binaları, yolları öğrenirsin, hem de köprü olmak, bunca öyküyü sırtında taşımak nasıldır, öğrenirsin. Dinlemeyi bilirsen, dile gelir köprülerin ayakları. Akıp giden zamana karşı değil, akıp giden zamanla birlikte dengede ve dingin durmanın sırrını paylaşırlar.