
Bambaşka Renklerde, Kadrajlarda, Karakterlerde Bir Dünya, Zenne Röportaj: Berna Çetin Akgün
Eşcinsel bir gencin kendi öz babası tarafından öldürülme hikâyesini anlatan “Zenne”, üç yıllık bir hazırlığın sonunda seyirciyle buluşuyor. Gerçek bir hikâyeden esinlenerek, bolca da kurgulanarak hazırlanan film, birbirine benzemeyen üç kişinin dostluk hikâyesiyle aile kafeslerindeki hayatlarını beyaz perdeye taşıyor. Caner Alper ve Mehmet Binay, filmin yönetmenleri. Belgesel olarak başlayan, deneme çekimleri sırasında filme ilham veren Ahmet Yıldız'ın bir cinayete kurban gitmesiyle sinema filmine dönüştürdükleri “Zenne” hakkında Mehmet Binay, “Türkiye ve insanı filmi sahiplendi çünkü filmdeki insanların hepsini aileleri, arkadaşları ve yaşam mücadelesi olan kişiler olarak beyazperdeye aktardık, sanırım bu da halkın karakterlerimize empatiyle yaklaşmasını sağladı.” diyor. Caner Alper ise filmin seyirciye neler vaat ettiğini şu cümlelerle açıklıyor: “Bambaşka renklerde, kadrajlarda, karakterlerde bir dünya vaat ediyor film seyirciye; koltuğuna çakılıp kalmayı, sessizleşmeyi, hayatın anlamını sorgulamayı...” Bu trajik ama renkli filmle ilgili filmin yönetmenleri Caner Alper, Mehmet Binay ve Ahmet rolünü oynayan Erkan Avcı ile röportaj yaptık.
- Filmin oluşum sürecinden bahseder misiniz? Sanırım film başladıktan sonra Ahmet Yıldız'ın ölümüyle farklı bir hâl almış.
Caner Alper: “Zenne”yi ilk başta belgesel yapmak üzere çalışmalara başlamıştık. Deneme çekimleri sırasında yakın arkadaşımız Ahmet Yıldız bir cinayete kurban gitti. Aylarca kendimize gelemedik çünkü 26 yaşında genç bir insanın bu denli acımasızca öldürülmesi anlaşılabilecek bir şey değildi. Sonra ben bir gün Ahmet ve Zenne Can'ı bir uzun metraj filmde birleştirme fikriyle Mehmet'e gittim.
Mehmet Binay: Ahmet ile zennelik yapan Can'ı bir kurgusal senaryoda birleştirme fikri aklıma çok yatmıştı. İkisinin arkadaşlığını ve Türkiye'nin sosyal meselelerine ve kültürel hassasiyetlerine dışarıdan bakan üçüncü bir karakter olarak da Alman fotoğrafçı Daniel'i yarattık. Caner, birbirine benzemeyen bir üçlünün dostluk hikâyesiyle aile kafeslerindeki hayatlarını sinemaya taşıdı senaryosunda.
- Katıldığınız festivallerde film nasıl bir ilgiyle karşılaştı?
C. A.: Çok büyük bir ilgiyle karşılaştı. Seyirci kimi zaman dakikalarca ayakta alkışladı, kimi gösterimde sessizleşip gözyaşları içinde oturup kaldı. Salondan gözlerimizin içine bakamadan gitmelerini bekliyorduk ama jeneriğin sonuna kadar oturmaları, ayakta dakikalarca alkışlanmak, dünyanın en büyük gururu ve sevinci oldu.
M. B.: Bu filmin Türkiye'de gösterilemeyeceğini, ilgi görmeyeceğini düşünüyorduk. Türkiye'de ilk defa geniş kitlelere eşcinsel bir gencin kendi öz babası tarafından öldürülme hikâyesini anlatan bir film bu. Ülkemizde bu meseleyi anlatabilmemizin mümkün olmadığını zannediyorduk ama tam tersi oldu. Türkiye ve insanı filmi sahiplendi çünkü filmdeki insanların hepsini aileleri, arkadaşları ve yaşam mücadelesi olan kişiler olarak beyazperdeye aktardık, sanırım bu da halkın karakterlerimize empatiyle yaklaşmasını sağladı.
- Film izleyicilere ne vaat ediyor?
C. A.: Bambaşka renklerde, kadrajlarda, karakterlerde bir dünya vaat ediyor seyirciye; koltuğuna çakılıp kalmayı, sessizleşmeyi, hayatın anlamını sorgulamayı... Üç yıllık bir çalışmayı, tek tek boyanmış sahneleri, üzerine aylarca çalışılmış oyunculukları, oya oya işlenmiş müzik parçalarıyla harmanlanmış göz alıcı kostümleri ve dansları da görebilmeyi vaat ediyor. Ama en çok düşünmeyi...
M. B.: Düşünmeyi ve insanlara kimlikleriyle değil insan olma özellikleriyle bakabilmeyi gösterdiğini düşünüyoruz. “Zenne”yi izleyip içi sızlamayan bir sinemasevere şimdiye kadar rastlamadık.
- Oyuncu, afiş, müzik ve kostüm seçimlerinizi nasıl yaptınız?
C. A.: Ahmet'i oynayan Erkan Avcı, seçmelerden haberdar olmuş, o bizi buldu. Kapıdan içeri girdiğindeki enerjisiyle “Bu o!” dedim. Zenne Can'ı oynayan Kerem Can'ın Facebook'taki fotoğrafına baktığım anda hem çok güzel anlaşıp çalışacağımızı hem de çok güzel bir zenne olacağını anlamıştım. Kerem hayatımda tanıdığım en disiplinli, en çalışkan ve bir o kadar da mütevazı insanlardan biri. Danny rolündeki Giovanni Arvaneh en zor bulup karar kıldığımız oyuncu oldu. Filmin başındaki masalı anlatan okumayı yaparken, aynı anda Mehmet'le birbirimize baktık ve gülümsedik. Sonunda onu da bulmuştuk. Tilbe Saran ise beni hayatım boyunca en çok heyecanlandırmış oyuncuydu. Bence Türkiye'nin Meryl Streep'i odur. Onun Sevgi rolünü kabul edip, kendi yorumuyla yeniden şekillendirmesi benim için piyango kazanmak gibiydi. Hepsiyle yeniden çalışmayı ve dostluklarımızın devam etmesini umut ediyorum.
M. B.: Demir Demirkan da Paolo Poti de arkadaşlarımız ve onlarla çok iyi çalıştık çünkü hepimiz de yaptığımız işten çok zevk alan ama disiplini de elden bırakmayan kişileriz. Demir üç ayı aşkın bir zamanda beş ayrı dans parçasını hazırladı ve dünya ritimlerinden faydalandı. Sertab Erener, Eric Satie'nin “2. Gnossienne” isimli parçasının çağdaşlaştırılmış oryantal versiyonuna vokal yaptı... Aynı şekilde filmin dramatik müziklerini, İtalyan besteci arkadaşımız Paolo Poti yaptı ve toplamda bir buçuk yıl projenin üzerinde çalıştı. Sonunda da dramatik müzikler Bulgar Senfoni Orkestrası tarafından seslendirildi.
- Çok farklı din, dil, ırkın yaşadığı toplumumuzda farklılıklar sizce neden bu kadar yadırganıyor?
C. A.: Güzel bir soru. İnanın nedenini bilmiyorum. Bu topraklarda asırlar da geçse, insanlar ne olduklarıyla değil, kim olduklarıyla, kimlerden geldikleriyle, dinleri ya da cinsiyetleriyle kabul veya red görecekler, diye korkuyorum. Modernleşmeyi tüten bacalar, kıvrım kıvrım yayılan asfalt yollar, uluslararası markalı AVM’ler merkezinde algıladık. Filmdeki trajik karakter Ahmet'in de ailesi, çocuklarını önce kolejde okutup, tatillerde yurt dışına gönderip, büyük şehirde üniversite okutup ardından öldürüyorlar. Hâlâ bu devirde, çocuklarının kendi beklentilerinden farklı bir gelişim göstermesini kabul edemeyen aileler olduğunu bilmek çok acı.
M. B.: Dışarıya hep kendimizi hoşgörülü bir ülke olarak tanıtıyoruz. Kültürümüzde, tarihimizde Mevlana var ama insanlarımız kendisinden farklı olana tahammül edemiyor. Toplumsal genel normların dışına çıkan ve bunu dile getiren insanları yok etmeye çalışıyor. Yolumuz oldukça uzun.
- Esinlendiğiniz hikâyeye ne kadar sadık kaldınız? Hangi bölümler kurgulandı?
C. A.: Zenne Can ve Ahmet karakterleri gerçek olmakla birlikte bizim bildiğimiz kadarıyla hiçbir zaman tanışıp yakın arkadaşlar olmadılar. Birinin başından geçen askerlikten muafiyet hikâyesi diğerine de uyduruldu... Alman fotoğrafçı Danny karakteri de tamamen kurgu ürünü. Karakterler kamuya mâl olmuş kişiler olmadığında, kurgu senaryolarda böyle değişiklikler olmak zorunda... Kaderlerinin yeniden ve çok acı bir ayrımcılık sebebiyle kesişmesi seyirciyi çok etkiliyor.
- Eşcinselliğe Doğu ile Batı'nın bakışının farklı olduğunu söylüyorsunuz. Nasıl bir fark var?
C. A.: Eşcinselliğe Türkiye'nin çeşitli yörelerinde ve geleneklerinde farklı farklı bakışlar var. Kimi aileler bunu kendi içlerinde sessizce benimserken kimileri şiddetle ve ölümcül olarak red ediyorlar. Filmde Doğulu ailenin sert tepkisini dengelemek için Batılı olan karakterin teyzesinin Doğu kökenli bir sevgilisi (Murat) var ki o tam tersine eşcinsel karakterlere sahip çıkıyor. Onları güvenle sarıp sarmalıyor. Keza Batılı Zenne Can'ın ailesinin kollayan ve sevgiyle kuşatan yapısının içinde çok sert ve homofobik bir ağabey (Cihan) görüyoruz.
Biz aslında eşcinsel ne demektir, eşcinsel olduğunu sezdiği, öğrendiği evladına nasıl davranmalıdır, nasıl yardım etmelidir -Doğu'su Batı'sı fark etmez- genelde bilmeyen bir toplumuz. Kimi kendini “özgürlükçü” tanımlayan kişiler ya da aileler “Bu bir tercih, sen nasıl istersen.” diyorlar, eşcinsel bireyi bir kez daha yapayalnız bırakıyorlar ki bu da kötü. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, eşcinsel olmak bir tercih değil. Kimimiz öyle yaradılıyoruz. Bunun bir tedavisi yok çünkü hastalık değil. Batı'nın pompaladığı bir ahlaksızlık biçimi de değil. Yüzyıllar önce kıta Avrupa'sında yeşil gözlü kadınları da cadı avında yakıyorlardı... Artık ortaçağın karanlık değerlerinden kurtulmamız gerekiyor.
M. B.: Unutmamalıyız ki hepimiz aynı Allah tarafından yaratıldık. Yan yana, birbirimizi rahatsız etmeden, kendi özgürlüklerimize ve özel alanımıza saygı duyarak yaşamayı artık öğrenmemiz gerekiyor.