Öykülerin Üzerine Kurulmuş Şehirler Paris-2 Yazı: Deniz Yalım Kadıoğlu Fotoğraflar: Berna Çetin Akgün

Öykülerin Üzerine Kurulmuş Şehirler Paris-2 Yazı: Deniz Yalım Kadıoğlu Fotoğraflar: Berna Çetin Akgün


Birini çok özlediğinizi düşünün. Ne yaparsanız yapın aklınızın bir köşesinde. Zamanla öyle bir hâl alır ki bu durum, etrafınızdaki herkes bir yanıyla ona benzemeye başlar. Markette alışveriş yapan, karşı kaldırımdan gelen ya da durakta otobüs bekleyen yüzler... Bazen ben de “Montmartre'ın bu şehre geldiğimden beri en sevdiğim yerlerden biri olması, yokuşlu, dar sokaklarıyla bana İstanbul'u anımsatmasından mı kaynaklanıyor?” diye düşünürüm. Bir sokağı öbürüne bağlayan basamaklara oturup küçük balkonlu evlere, evlerden sokağa dökülen sardunyalara bakarken iki şehrin benzemezliği gelmez aklıma. Aceleyle insem şu merdiveni, sonra da yokuş aşağı hiç durmadan koşsam denize varacakmışım gibi gelir. Ama ne zaman denesem, kendimi o büyük, ışıklı kırmızı değirmenin kıyısında bulurum. Yıllar önce aynı adı taşıyan filmini büyük bir keyifle izlediğim “Moulin Rouge”, gündüzleri karşı kaldırımdan turist fotoğraflarına fon olarak, geceleriyse müşterilerine bir kadeh şampanya ya da yemek eşliğinde Fransız kankanı sunarak hizmet veriyor. 1889 yılında kurulan Moulin Rouge, iki dünya savaşı arasında sinema salonuna dönüştürülmüş ve ancak 60'lı yıllarda eski hâline dönebilmiş. Bu süre boyunca hiçbir dönem popülerliğini kaybetmeyen “kırmızı değirmen”, ünlü Fransız ressam Toulouse-Lautrec'in çizimleriyle ölümsüzleşmiş. Peki, bir gece kulübünün ismi neden kırmızı değirmen olmuş? Çünkü bir zamanlar Paris'in tepesi Montmartre, yel değirmenleriyle kaplıymış. Bugünse Montmartre'nin zirvesinde Sacré Coeur (Kutsal Kalp) bazilikası bulunuyor. Bulunduğu yükseklik, özellikle bulutsuz günlerde göz alıcı beyazlığı ve kremalı pastayı andıran şekli sayesinde şehrin birçok yerinden seçilebilen bazilika, Paris'in Prusya'nın işgalinden kurtulmasına adanan bağışlarla inşa edilmiş. Yapımına 1876 yılında başlanmış ve tam 38 yıl sonra, 1914 yılında tamamlanmış. Fakat aynı tarihte 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinden bazilikanın halka açılması 1919'a kalmış. Tavan ve duvarlarında büyüleyici güzellikte mozaiklere sahip olan bazilikanın dışı da en az içi kadar ilgi çekiyor. Girişteki basamaklar şehri seyre dalanlarla ve özellikle bahar ve yaz aylarında mini konserler veren sokak müzisyenlerini izleyenlerle dolu. “Şehit tepesi” anlamına gelen Montmartre, ismini, 3. yüzyılda Paris piskoposu olan ve Roma İmparatorluğu döneminde başı kesilerek öldürülen Hıristiyan şehidi Saint Denis'ten alıyor. Paris'in koruyucu azizi olarak da bilinen Saint Denis'in kutsal tepesi ve tepeyi çevreleyen Arnavut kaldırımlı sokaklar, 19. ve 20. yüzyıllarda kübizm, fütürizm, sürrealizm gibi birçok sanat akımına ev sahipliği yapmış. Saules Sokağı'ndaki Lapin Agile adlı ünlü kabare, Picasso, Modigliani ve Apollinaire başta olmak üzere bölgede yaşayan sanatçıların uğrak yerleri arasında sayılıyor. Sacré Coeur'un arkasındaki sokaklarda bulunan sanat galerileri, özellikle de tuvalleriyle Tertre Meydanı'na yayılmış sokak ressamları, bir zamanlar modern sanatın beşiği olan bölgede sanki geçmişi yeniden canlandırıyorlar. Adım başı “Portrenizi yapmamı ister misiniz? Ama neden hayır?” sorularıyla karşılaşmayı saymazsak tabii… Yine de Tertre Meydanı'nda mevsimine göre sıcak şarap ya da kahve molası vermek ve karşıda sıra sıra dizilen tabloları izlemek çok keyiflidir. Bu ufak ve “sanatsal” mola, meydanın birkaç adım ötesindeki Espace Salvador Dali ziyaret edilerek, sürrealizmin ustasının, çoğunluğu heykel ve gravürlerden oluşan kalıcı sergisiyle tamamlanabilir. “Amélie” filmini defalarca izlemiş biri olarak ben genellikle Montmartre'ın tepesinde değil de eteklerinde, Haussmann mimarisinden nasiplenmemiş dar sokaklarında gezmeyi, baharatçısından butiğine, kuru temizlemecisinden manavına birbiriyle ilgisiz irili ufaklı dükkânların önünden geçmeyi severim. Paris'in birçok sokağı gibi bu sokaklar da sürprizlerle doludur, bu sürprizlerden biri de tepenin eteklerindeki üzüm bağlarıdır. Belki bir sonbaharda yolunuz Paris'e düşer, Montmartre'da üzüm salkımlarının arasında, Şarap Tanrısı Bacchus'ün heykeline kadeh kaldırıp bağbozumunu kutlarsınız. Champs Elysée'den Concorde'a Dümdüz yolları ve geniş kaldırımlarıyla uzun yürüyüşler için gayet uygun olan şehirde, her zevke ve fiziksel performansa uygun bir yürüyüş rotası mutlaka bulunur. Bunlardan bir tanesi de Zafer Takı'ndan (Arc de Triomphe) başlayıp Şanzelize (Champs Elysée) Caddesi boyunca yürüyerek Büyük Saray (Grand Plais) ve Küçük Saray'a (Petit Palais) uğramak, ardından birkaç adımda Seine Nehri'ne ulaşarak gösterişli 3. Alexandre Köprüsü'nden Eyfel'i izlemek ve yürüyüşe nehir kenarından devam edip Concorde Meydanı'na ulaşmaktır. Bu güzergâhın başlangıcı Charles de Gaulle Meydanı'dır. Meydanın genişliğine ve buraya açılan yolların görkemine baktığınız anda bir Haussmann eseri olduğunu tahmin edebileceğiniz, on iki caddenin bağlandığı bu döner kavşağın tam ortasında Zafer Takı yer alır. Peki oraya nasıl ulaşılır? Bu meydanda ilk defa trafiğe çıkan bir sürücünün her yönden gelen arabaları atlatıp hedeflediği caddeye sapması bile çok zorken, yaya hâlinizle karşıya geçmeyi düşünmek hayal olacaktır. Bunun yerine metro girişindeki tabelaları takip ederek yeraltından geçecek ve doğruca takın altına çıkacaksınız. Napolyon Bonapart'ın Austerlitz Savaşı'nda elde ettiği zafer sonrası yapımına başlanan eser, Louis Philippe döneminde tamamlanmış. Napolyon, gururunun simgesi olan Zafer Takı'nın son hâlini göremese de, cenazesi takın altından geçirilerek onurlandırılmış. Takta bulunan ve Napolyon'un başarılarını anlatan dört büyük heykelin isimleri ise sırasıyla Le Départ de 1792 (Başlangıç), Le Triomphe de 1810 (Zafer), La Résistance de 1814 (Direniş) ve La Paix de 1815 (Barış). Zafer Takı'nın üstüne çıktığınızda, düz bir çizgi üzerinde biri küçük, öbürü büyük iki tak daha göreceksiniz. Bunlardan küçük olanı Tuileries Bahçesi'nin (Jardin de Tuileries) girişindeki Carrousel Zafer Takı (Arc de Triomphe du Carrousel), öteki ise Défense olarak adlandırılan bölgede bulunan büyük, beyaz ve modern tasarımlı zafer takıdır (La Grande Arche de La Défense). Yeniden yeraltı geçidini kullanarak bu sefer Şanzelize Caddesi'ne çıkacaksınız. Şehirlerimizde adım başı alışveriş merkezi göremediğimiz yıllarda dünyanın en meşhur alışveriş caddesi olarak bilinen Şanzelize, bugünün turistleri tarafından büyük bir hayranlıkla karşılanmıyor elbette. Ama yine de her gelen beğensin beğenmesin, en az bir kere tüm caddeyi adımlamak, şık vitrinlere bir göz atmak istiyor. Üstelik küçük bir kafede sandviç-içecekten oluşan bir öğle molası vermek ve kaldırımlara atılmış masalardan birine oturup gelip geçeni izlemek gayet zevkli. Yalnız şunu söyleyeyim; izleyeceğiniz kişilerin yüzde doksanını sizin gibi turistler oluşturacaktır. Gelelim Concorde Meydanı'na… Bir şehri anlamanın bir yolu da cadde, sokak, park gibi yerlere verilen isimlerin peşine düşmektir. Devrim zamanının giyotin meydanına dirlik, düzen, uyum anlamına gelen “concorde” isminin verilmesi buna güzel bir örnektir. Fransız Devrimi'nin kanlı yüzüne tanıklık eden meydanın ismi, kısa bir süre öncesine dek Devrim Meydanı'ymış. 1793 yılında, 16. Louis ve eşi Marie Antoinette'in başları giyotinin altına bu meydanda girmiş. Hem de çılgın kalabalığın alkışları arasında! Paris'in bu en büyük meydanında dolaşırken, 1794 yazının yalnızca bir ayında yaklaşık 1.300 başın burada kesildiğini hatırlamayı bilmem ister misiniz? Şanzelize Caddesi'nin ucunda yer alan Concorde Meydanı'nın bir başka dikkat çekici özelliği ise tam ortasında bulunan dikili taştır. Meydanın kuzey ucunda birbirinin aynı iki taş yapı görülür. Bunlardan biri Denizcilik Bakanlığı, öbürü Crillon Oteli'dir. Bu iki taş bina arasından baktığınızda ise yolun sonunda, yapıların simetrisine uygun bir şekilde dikilen Madeleine Kilisesi'nin sütunlarıyla karşılaşırsınız. Şehir gezintinize buradan devam edip Opera Meydanı'na dek yürüyebilirsiniz. Tarih sevenlere tavsiyem, metroya atlayıp Fransız Devrimi'nin simgesi Bastille'e gitmeleridir. Devrimin simgesi Bastille Bastille Meydanı'nda, bronz bir sütunun üzerinde, çevresinde dolaşan meraklı turistleri, hızla bir caddeden öbürüne geçen arabaları, metrodan çıkan ve telaşla metroya koşan insanları izler Özgürlük Meleği. İster hayranlıkla baksınlar, ister başlarını bile kaldırmadan geçsinler, o aldırmaz; özgürlük kimseyi ayırmaz, herkesi tek tek selamlar. 14. yüzyılda, Yüzyıl Savaşları sırasında şehri korumak amacıyla büyük bir kale yapılmış Bastille Meydanı'nda. Fakat meydan ününü kaleden değil, Fransız Krallığı sırasında kalenin hapishaneye dönüştüğü dönemden alır. Önceleri krala karşı gelen ya da onu bir şekilde rahatsız eden üst sınıfa mensup kişilerin kapatıldığı hapishane duvarları, 1659'dan itibaren bir nevi halka açılır. Bu tarihten itibaren devlet hapishanesi olarak kullanılan kalede, 1789 Fransız Devrimi'ne kadar 5 binden fazla kişi hapsedilir. 18. yüzyıl Fransa'sının ağır baskı ve sansür döneminde Bastille Hapishanesi, rejime yöneltilen eleştirilerin odak noktalarından biri hâline gelir. En sonunda 14 Temmuz 1789 günü hapishane devrimci kalabalık tarafından işgal edilir, mahkûmlar serbest bırakılır ve hapishane müdürü kalabalık tarafından linç edilerek öldürülür. Olaylar sonrasında hapishane binası Paris Belediyesi'nin kararıyla yıkılır. Devrimci kalabalığın bu saldırısı, Fransız Devrimi'nin gücünü ve şiddetini simgeleyen bir olay olarak hafızalara kazınır ve 14 Temmuz, tüm ülkede millî gün ilan edilir. Bastille Meydanı'ndaki Özgürlük Meleği, içinde esaret, özgürlük, inanç, mücadele, devrim ve şiddet taşıyan bir öykünün kalıntıları üzerinde yükselmektedir şimdi. Opera'da plansız bir gün Size Opera Meydanı ile ilk karşılaşmamı anlatayım. Metrodan çıktığımda yüzüm tam karşımda uzanan geniş caddeye dönüktü. “Ee nerede?” diyerek bakınırken, arkamda, meydanın orta yerinde göğe uzanan altın heykelleriyle heybetli bir binanın beni beklediğini gördüm. Le Palais Garnier, yani opera binası olan “Garnier Sarayı”nı ilk görüşüm böyle oldu. Opera binası, III. Napolyon zamanında şehirde gerçekleşen büyük yeniden yapılanma (*) sırasında otuz beş yaşındaki mimar Charles Garnier tarafından inşa edilmiş. Yapımına 1860 yılında başlanan binanın tamamlanması, Fransız tarihini şekillendiren önemli olayların (1870 yılındaki savaş, imparatorluğun çöküşü ve Paris komünü gibi) birbiri ardına yaşanması yüzünden on beş yılı bulmuş. İlk gidişimde Opera Garnier'in özellikle fuayelere çıkan otuz metre yüksekliğindeki gösterişli merdiveninden etkilenmiştim. Adeta zenginlik ve gücün bir ifadesi gibiydi. İçeride dolaştıkça bu zenginlik hissi, yerini sanata ve estetiğe bıraktı. Çeşitli renklerde mermerden yapılmış merdivenin iki ayağında ışık taşıyan bronz heykeller, aynalar ve altın sarısı ışıklar insanı gerçekten de başka bir dünyaya davet ediyordu. Mimar Garnier'in aynalar ve pencerelerle bir şatoya benzetmeyi amaçladığı Büyük Fuaye'in tam da bu nitelikleriyle o başka dünyayı tamamladığını düşündüm. O gün sarayın büyük balkonuna çıktığımda onca süsün, gösterişin içinden sıradan bir günü yaşayan Paris'e bakmak tuhaf gelmişti. Opera Meydanı'nda şehrin sokak orkestralarından biri çalıyordu. Opera binasından açık hava konseri izlemek gibiydi. Ellerimi balkonun parmaklıklarına dayayıp, uzunca bir süre soğuk havaya aldırmadan caddeye yayılan müziği dinlemiştim. Bu şehri çok seveceğimi o gün anlamıştım. En çok da beklenmedik anlarda sunduğu öyküler, telaşsız ve plansız adımların karşısına çıkardığı tatlı sürprizler için…