
Bir Kez Yazılmış Bir Şiir Divriği Ulucamii ve Darüşşifası Yazı: Berna Çetin Akgün Fotoğraflar: Faruk Akbaş
Arabanın kaloriferi sonuna kadar açılmış, camlar buğulu, karla kaplı yollardayız. Fırtınadan eğilen cılız ağaçlar, göz alabildiğine kar, uzaklarda seçebildiğimiz tilkiler; uçsuz bucaksızmış gibi gelen yolda gördüklerimiz. Sivas'a bağlı ama şehir merkezinden 170 kilometre uzaklıkta olan Divriği'ye kış vakti gitmek için çok önemli bir sebebimiz var. Eski bir Anadolu kasabası olarak sahip olduğu sivil mimari, tarihî kalesi ve kalenin içinde yer alan camisinin yanı sıra UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan, dünyada bir eşi, benzeri, öncesi, devamı olmayan Divriği Ulucamii ve Şifahanesi'ni görmek üzere yoldayız.
Kalesi, tarihî camisi ve mimarisiyle tipik bir Anadolu kasabası
Derin kanyonların çevrelediği yüksek bir kayalık üzerine oturan Divriği Kalesi'nin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmiyor. 9. yüzyılda Tephrike Kalesi adıyla Bizans ve Ermeni kaynaklarında bahsedilen kale, Paulikien denilen bir Hıristiyan mezhebinin merkezini oluşturuyormuş. 11. yüzyılda Türklerin eline geçen kaleye, 13. yüzyılda dış surlar eklenerek genişletilmiş; ancak günümüze dış kaleye ait surların yalnızca bir bölümü gelebilmiş. Bu surların uzunluğu 1,5 kilometre. Kalenin doğu tarafında anıtsal aslanlı burç ve hayvan heykelleri yer alıyor. Kalenin içinde bulunan Kale Camii, 13. yüzyıl Anadolu İslam mimarisinin güzel bir örneği.
Geçmişte kale içinde olan yerleşim zamanla kalenin dışına taşmış. Ermeni, Rum ve Türkmen nüfus dış kale dışında, yamacın eteklerine doğru yerleşime devam etmiş. Ermeniler ve Rumlar; Taşbaşı, Çirgişan, Güllübağ ve Horevenk mevkilerine; Türkmenler ise Ulucami, Kale, Iğımbat tepesi etekleri ile Mercan Tepe mevkilerine yerleşmişler. Bu evler 17. yüzyılın sonlarına kadar tek katlı olup hımış tekniği ile yapılmış evlerdir. Türkmenlerde evler, zemin taş ve ardıç ağaçlarıyla sıkıştırılır ve üzerine dikmelerle bina inşa edilirdi. Ermeni ve Rumlarda ise temel açılır, su basmana kadar taşla sonra kerpiçle örülürdü.1 Divriği'de ahşap ve alçı süslemelerin güzel örneklerinin görüldüğü evler birçok bölgeye göre daha iyi korunmuş.
Divriği Ulucamii ve Darüşşifası, UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası listesinde
Kalenin hemen eteklerinde, 1985 yılında UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası listesine aldığı Divriği Ulucamii ve Darüşşifası yer alıyor. Buraya geliş sebebimiz olan, mimarinin heykele dönüştüğü, ne İslam ne Türk sanatında benzeri olmayan, Prof. Doğan Kuban'ın “mucize” olarak tanımladığı Divriği Ulucamii ve Darüşşifası, karşımızda bütün görkemiyle dikiliyor. Yorgun bedeninin yassılaştırdığı duvarları, desteklerle ayakta durmaya, heykelvari bu yapının çökmesine engel olmaya çalışıyor. Ayaz vururken yüzlerimize, yapının güzelliği içimizi ısıtıyor, binanın etrafında dönüp onu izlemekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
Ulucamii, Anadolu Selçuklu Devleti Mengücek Oğulları Beyliği döneminde (1228) Mengücek Beyi Ahmet Şah tarafından, Şifahane ise Ahmet Şah'ın eşi Melike Turan tarafından yaptırılmış. Yapıda kullanılan taş, yerel olarak elde edilen (volkanik) tüf. 14,5 ve 14 metre yüksekliğindeki devasa taç kapıları, üç boyutlu, detaylı geometrik sitiller ve bitkisel bezemelerle süslenmiş. Bitkisel yoğunluk ve derinlik, sonsuzluk hissi yaratıyor. Motifler, bezemeler, işlemeler asla bitmeyecekmiş, sizi sonsuza kadar devam edecek bir dünyanın belki de cennetin- içine alacakmış gibi hissettiriyor. Divriği Ulucamii ve Darüşşifası deyince buraya yıllardır büyük emek veren, anlatan, takip eden Prof. Doğan Kuban'ın adını anmadan geçmek olmaz. Onun kaleme aldığı, Celal Emden'in fotoğrafladığı “Cennetin Kapısı” kitabını bir kez gitmeden önce, bir kez da dönünce inceleyin dikkatlice. Esere, sanatçısı Hürremşah'a ve Kuban'ın anlatımına hayran kalacaksınız.
“Divriği yontusu, bir sanat fenomenidir”
Peki Anadolu'da birçok cami ve şifahane varken Divriği'deki bu yer neden bu kadar önemli? “Divriği yontusu, İslam sanatı içinde başka örneği olmayan bir sanat fenomenidir.” diyor Doğan Kuban. Türk ve İslam sanatlarında olduğu kadar dünya sanat tarihinde de başka paraleli olmadığını belirtiyor ve eserin mimari bir yapıdan ziyade bir heykel olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor. İşçiliğin hassaslığı, güzelliği, ayrıntılar, işlemelerin zenginliği, geometrik desenlerde bile hiçbir parçanın birbirini tekrar etmemesi dikkati sanatçıya, Hürremşah'a çeviriyor. “Mimarinin heykelleşmesi” kavramıyla açıklanan yapının özgünlüğü, mimari ile heykel arasında ayırıcı çizginin ortadan kalkmasından kaynaklanıyor. Yapının taçkapıları, genel hatlarıyla dönemin özelliklerine uysa da heykel etkisini artırmak için mimari bütünlük arka plana itilmiş.
Divriği Külliyesi'nin sorumlu ustası olduğunu cami ve şifahanedeki yazıtlara bakarak kabul ettiğimiz Hürremşah'ın, dönemin ünlü bir sanatçısı olduğu tahmin ediliyor. Ahlat kökenli bu sanatçının üslubunun öncesi ve sonrası yok. İran kökenli Hürremşah hakkında fazla bilgi sahibi olamasak da onun deneyimli ve dâhi bir sanatçı olduğu kesin.
“Bir kez yaratılmış bir şiir.” diye tanımlamış Doğan Kuban yapıyı. Öncesi, sonrası, benzeri, eşdeğeri dünya üzerinde olmayan bu yapı, yaratılmış, bırakılmış; birçok soru işareti var havada. Neden Divriği, kim bu Hürremşah, nasıl bir şantiyede, nasıl bir beyin fırtınası yaşandı?.. Cennetin kapıları aralansa da Divriği'de, sır kapıları zorlasanız da daha fazla açılmıyor.
Tamamen tesadüf mü?
Anadolu'nun bugün bile ana ulaşım hatlarının dışında kalan Divriği'de ortaçağın en görkemli ve tasarım açısından en gelişmiş camisinin ve şifahanesinin bulunması ve ayrıca bu eserin küçük Mengücek Beyliği’nin ikincil bir kentinde gerçekleşmesinin nedenlerini kesin olarak açıklayan bilgi bulunmuyor elde. Kuban'ın anlatımı da rastlantıya bağlıyor bu mucizeyi. “Avrasya'nın göçer-yerleşik sınır coğrafyasında, sadece savaşlardan, göçlerden dolayı değil, kişilerin yer değiştirmesi nedeniyle, sayısız değişik kökenli insan, değişik koşullarda Ortadoğu'nun olmayacak kentlerinde belki de rastlantısal diyeceğimiz koşullarda buluşmuştur. Divriği Ulucamii ve Şifahanesi, bu oradan oraya savrulan sanatçı ve düşünürlerin yapıtlarında şekillenen rastlantısal oluşumlardır.”
Anadolu'nun ortaçağ dönemine ait bu en önemli eserini bırakan Mengücek Beyliği hakkında ise şu bilgileri veriyor Kuban: “Doğu Anadolu'da beylikler kuran Türk emirlerinden biridir Mengücek. Divriği Ulucamii Taçkapısı'ndaki hayat ağacında, Şaman mitologyasındaki sayısal oranların kullanılışı, batı kapısındaki totem nitelikli kuşlar ve Şifahane Taçkapısı'ndaki saçlı Selçuklu figürlerinin İslami unvanlarla birlikte kullanılması yeni Müslüman olan Türk emirlerinin sinkretik kültürlerini aydınlatan olgulardır. Divriği'de sadece yapıların tasarımının mükemmelliğiyle değil, dönemin bütün klişelerini bir yana bırakan yontu programıyla olağanüstü bir başyapıt yaratan Hürremşah'a destek olan Ahmed Şah ve eşi Turan Melek'in gerçekten dönemin üst kültürünü temsil eden patronlar olduğunu kabul etmemiz gerekir.”
Caminin Kuzey Taçkapısı, iki ayrı kökenli simgesellik içeriyor. Biri, Kur'an'da olan cennet imgesi, öteki, bu cenneti hem tasvir eden hem de ona ulaşan iki hayat ağacı. Kuban, İslam sanatı tarihinde bu zenginlikte bir cennet kapısı tasvirinin ne mimaride ne minyatür sanatında, hatta İslam edebiyatında bile bulunmadığını belirtiyor. “Hürremşah'ın tasarımını vurgulayan büyük boyutlu palmetler, güneşi simgeleyen çemberler, diskler, bunları taçlandıran lotus gibi motifleri taşıyacak blokların kapı inşaatı sırasında yerleştirilmesi ‘Cennetin Kapısı’ imgesinin inşaattan önce tasarlanmış olduğunu göstermektedir. Bu motiflerin mimari çizgiyi ikinci planda bırakarak kapıya bir yontu ağırlığı getirmesi Divriği heykelini yaratmıştır.”
Divriği Ulucamii ve Şifahanesi'nin taçkapıları, duvarları, sütunları, alınlıkları, içinin kubbeleri, her yeri o kadar çok ayrıntıyla dolu ki… Mihrap duvarlarından taşan üç boyutlu yapraklara mı hayran kalacaksınız, dal ve kıvrımlı yapraklardan oluşan bir zemin süslemesinin üzerine işlenmiş kitabesine mi, gizemli sanatçısının soyut cennet tasvirine mi, yoksa birbirini tekrar etmeyen motiflerine mi? Şurası kesin: Türkiye'de yaşayıp da burayı görmeden ölürseniz ruhunuz sizi asla affetmez.