Kadim Tarihin İzinde Elazığ Yazı: Şebnem Türkoğlu,Fotoğraflar: Faruk Akbaş

Kadim Tarihin İzinde Elazığ Yazı: Şebnem Türkoğlu,Fotoğraflar: Faruk Akbaş


Bir şehri anlamak, anlatmak için o şehrin tarihine ve kültürüne bakmak gerekir. Tarih, geçmişten günümüze gelen değerlerin izlerini sunarken, kültür, yüzlerce yıllık gelenek ve görenekleri taşır geleceğe. Elazığ'ın tarihi de dört bin yıllık kadim bir geçmişe uzanıyor. Urartu mirası Harput Kalesi, tarihî Meryem Ana Süryani Kilisesi, Artuklu mirası Ulu Camii, bu şehrin tarihine şahitlik ediyor. Tadına doyulmaz orciği, gakkoşların sekiz köşeli şapkası, bereketli topraklarında yetişen onlarca çeşit üzümü, efsaneleri, el işleri ise Elazığ'ın kültürel miraslarını oluşturuyor. Doğu'nun Akdeniz'i, Hazar Anadolu Doğa ve Kültür Koruma Kooperatifi (AnaDOKU) ile birlikte çıktığımız Elazığ gezimizin ilk durağı Hazar Gölü oluyor. Hazar Gölü'ne eşlik eden Hazar Baba Dağı, gezimiz boyunca hoş bir göl manzarası sergiliyor. Hazar Gölü her zaman şimdiki kadar temiz değilmiş. Önceki yıllarda, özellikle yaz aylarında Diyarbakır, Elazığ, Malatya ve Bingöl gibi çevre illerden gelen tatilcilerle kirlenen göl ve çevresi, kirliliğe ek olarak zamanla betonlaşmaya da teslim olmuş. Hazar Gölü'nü rehabilite etmek isteyen yerel yöneticiler ve sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle yakın zamanda temizlenerek yeniden canlandırılmış. Uluslararası öneme sahip sulak alan statüsünde olan ve doğal sit alanı ilan edilen göl, yapılan çevre düzenlemeleriyle alternatif turizm merkezi hâline getirilmiş. Prefabrik konutların ya da çadır kentlerin sağlandığı alanlarla temiz ve düzenli bir sayfiye yeri yaratılarak tatilcilerin neden olduğu kirliliğin önüne geçilmiş. Tehlike altında olan dört bitki türüne ev sahipliği yapan gölde, başta Hazar incisi olmak üzere üç endemik sığ su balığı yaşıyor. Doğal sit alanı olmasının yanı sıra Türkiye'nin en derin göllerinden olan Hazar Gölü'nün dibinde batık bir de şehir yer alıyor. Hazar hidroelektrik santralinin gölden su çekmeye başlamasıyla düşen su seviyesi, bu kentin ortaya çıkmasına neden olmuş. Batığın çevresindeki akıntı nedeniyle şimdiye kadar detaylı bir çalışma yapılamayan kalıntıların, 13. yüzyıla ait olduğu ve şiddetli bir deprem sonucu yıkılarak sulara gömüldüğü düşünülüyor. Batık şehrin, halk arasında anlatılan bir de efsanesi var. Eskiden göl kenarında yaşayan hamile bir kadın, kıtlık zamanı bu kente gitmiş ve mis gibi kokan taze ekmeklerin kokusuna dayanamayıp bir parça istemiş ama kent halkı kadına ekmek vermemiş. Hamile kadın bu durum üzerine “İnşallah bu köy su keser, ben de taş keserim.” diye beddua etmiş. Bir süre sonra köy su altında kalmış, kadın da dağa dönüşmüş. Bugün bu hikâyeden dolayı Elazığlılar, Hazar Gölü'ne bakan Hazar Baba Dağı'nı hamile bir kadına benzetiyorlar. Türkiye'nin en büyük yapay gölü olan Keban Baraj Gölü ise Elazığ'ın bir diğer önemli gölü. 675 kilometrekarelik bir alanı kapsayan gölde çoğunlukla kerevit ve alabalık üretimi yapılıyor. Keban, Elazığlıların da hayatında önemli bir yer tutuyor. Hemen hemen her Elazığlı mutlaka Keban'a da gitmemizi salık veriyor. Göl kenarlarındaki alabalık tesisleri ve restoranlar da Elazığlıların uğrak yerleri arasında. Hemen her çeşit alabalık yenebilen bu restoranlarda, kaşarlı, güveçte, sebzeli, ızgara ya da kızartma gibi akla gelebilecek her şekilde pişirilen lezzetli alabalıklar yenebiliyor. Elazığ Müzesi, Türkiye'nin en zengin müzelerinden biri Elazığ'ın çevre ilçelerini biraz dolaştıktan sonra şehir merkezine yöneliyoruz. Merkezdeki gezi planımızı Elazığ Müzesi, Kapalı Çarşı ve Elazığ halılarının dokunduğu bir atölye oluşturuyor. Elazığ İl Kültür Müdürlüğü'nden gönüllü rehberimiz Nuray Sanaç'la birlikte gittiğimiz müzede, her nedense görevliler ilk başta çekim yapmamıza izin vermiyor. Türkiye'nin başka yerlerindeki aynı statüdeki arkeoloji ve etnografya müzelerinde karşılaşmadığımız bu durum bizi şaşırtıyor. Müzenin görsel malzeme kullanılmadan anlatılamayacağını ifade etmemiz de pek bir işe yaramıyor. Neyse ki sonradan müze müdürü çekim izni veriyor ama onun da kısıtlı olduğu yanımızdaki arkeolog tarafından sürekli hatırlatılıyor. Fakat bu sefer de aydınlatma sorunuyla karşılaşıyoruz. Fotoğraf çekmek için zaten yetersiz olan ışıklandırma, çoğu objenin detaylarını karanlıkta bırakıyor. Bazı taş yazıtlar aydınlatılmaya gerek bile duyulmadığı için detaysız, düz, beton bir blok gibi öylece duruyor. Fırat Üniversitesi'nin kampusunda yer alan müze, idari ve teknik sorunlarına rağmen zengin bir koleksiyona sahip. Mercan koloni fosili, salyangoz fosili, denizyıldızı fosili, baskı mühürler, ana tanrıça heykelleri, Korucutepe höyüğü mezar hediyeleri, beyaz boncuklu kuşak, kolye, obsidyen ok uçları, ayna, seyyar sunaklar, yiv bezemeli çömlek, baykuş kabartmalı küp, kemik dokuma tarakları, boynuz çekiçler, tahıl deposu mührü, kutsal ocaklar, kemik taraklar gibi objeler arkeoloji bölümünde sergileniyor. Gümüş başlıkların, kemerlerin, kandillerin, takıların, bindallıların yer aldığı etnografya bölümü ise kıymetli el işçiliği örneklerine sahip. Elazığ Müzesi'nde canlı renkleriyle birbirinden güzel Elazığ halılarını görünce bu halıların yapılışını görmek ve bilgi almak için Elazığ'ın en eski halıcılarından Şinasi Dayı'nın atölyesine gidiyoruz. Santimetrede 36 ilmek atılan Elazığ halı ve kilimleri her desen ve ölçüde yapılıyor; pamuklu ve yün iplikler kök boyalarla renklendiriliyor. Elazığ deseni, yedi dağın çiçeği, lalezar, Tebriz, göbekdarlı gibi motiflerin tamamıyla el emeğiyle ahşap tezgâhlarda dokunduğu halılarda, taba, lacivert, saman sarısı, portakal rengi, mavi ve tonları, kırmızı gibi parlak ve canlı renkler kullanılıyor. Sekiz köşeli şapka ve gakkoşluk Elazığ'ın öne çıkan ürünlerinden biri de sekiz köşe şapka. Her bir köşenin karşılık geldiği kavramlar Elazığlıların “gakkoşluk” adını verdikleri bir kültürü oluşturuyor. Yiğitlik, mertlik, doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık, misafirperverlik, alçakgönüllülük ve cömertlikten oluşan bu kavramlar yöre halkının özelliklerini anlatıyor. Yirmi yıldır sekiz köşeli şapka yapan Fethi Yantürk, bu şapkanın hikâyesini şöyle anlatıyor: “Şapka Kanunu’ndan sonra her yöre kendine özgü bir şapka modeli benimsemiş; Harput'un şapkası buna benzermiş fakat tam olarak aynısı değilmiş. Harput'tan çıkıp ovaya yerleştikten sonra siperi daha büyük, tarlada çalışanların gözüne güneş düşmesine engel olacak, üstü geniş şapka modeli benimsenmiş. Sekiz köşeli şapka şu anda hediyelik olarak satılıyor. Köyde yaşayan insanlar şapkalarını kullanmaya devam ediyor. Merkezde yaşayanlar ise kıştan kışa, hava soğuduğu ya da yağmurlu olduğu zaman kullanıyorlar.” Halı dokumacılığı dışında azalarak da olsa bakırcılık, yemenicilik ve çit baskı, Elazığ'da sürdürülmeye devam ediyor. Bunların yanı sıra iğne oyası ve Nuray Sanaç'ın yaptığı akçe keseleri gibi el işleri de yapılıyor Elazığ'da. Bir zamanlar para birimi olarak kullanılan akçe keseleri gelinlik kızların başlıca çeyizleriymiş. Saten üstüne tel kırma, iğne oyası ya da sıkı iğne olarak yapılan keseler, akçe kesesi, köstekli saat cebi ve tütün kesesi olarak üç parça hâlinde, takım olarak yapılırmış. Keselerin üzerindeki işlemelerin de farklı anlamları varmış. Kuş figürü, muhabbet ve sevgi; üzüm ya da asma yaprağı, bereket ve bolluk anlamına gelirmiş. Elazığ mutfağı tam bir lezzet şöleni Elazığ'ın hem yöresel lezzetlerini tatmak hem de Kapalı Çarşı'yı görmek için şehir merkezindeki gezimize devam ediyoruz. Kapalı Çarşı, Elazığ'a özgü hemen hemen her şeyi bulabileceğiniz bir yer. Ünlü çedene kahvesi, üzüm ve dut orcikleri, pestilleri de bu çarşıdan alınabilecekler arasında. Orcik alırken ev yapımı mı yoksa fabrika mı olduğunu sormak gerekiyor çünkü fabrika ve ev yapımı olanlar arasında ciddi bir lezzet farkı var. Kofik denilen kurutulmuş patlıcanların dükkânların önünde salındığı çarşıdan, çeşitli baharat ve sebzelerle hazırlanan buğday tarhanası almayı da unutmamak gerek. Söz damak tadından açılmışken Elazığ'ın zengin mutfağına değinmeden olmaz. Harput köftesi, içli köfte, sırın, göme ve taş ekmeği, Elazığ'ın en bilinen yemekleri. Koçoğlu Elaziz Sofrası, Elazığ'a özel bu lezzetlerin tadılabileceği en doğru adres. Her yemeğin ayrı bir ustası olduğunu söyleyen restoran sahibi Salim Koçoğlu, Elazığ yemekleri hakkında bilgi verirken içli köfte yeme adabından da bahsediyor. Yağlı ve hafif salçalı bir sosu olan içli köfteleri, kaşıkla ortadan ikiye böldükten sonra ortasına suyundan koyarak yemek gerekiyor. Her biri ceviz büyüklüğünde olan köfteler, kış aylarında yapıldığında içine nar konularak hafif bir ekşilik katılıyor. Güzel bir yemeğin üstüne kahve içmek lazım, diyerek kendimize bir de çedene kahvesi söylüyoruz. Kavrulduktan sonra çerez olarak da yenilen menengiç ağacının meyvesinden yapılan çedene kahvesi, bildiğimiz Türk kahvesinden farklı bir aromaya sahip. Türk kahvesi gibi yapılıyor ama biraz daha uzun süre pişiriliyor. Elazığ'da çoğunlukla sütlü içilen bu kahveyi hazır kahve gibi hazırlayanlar ya da sade içenler de var. Telvesiz olduğu için bu kahvenin falına bakılmadığını da hemen ekleyelim. Bereketin sembolü üzüm Üzümün Elazığ'daki yeri tartışılmaz. Sofralık, kurutmalık ve şaraplık üzümlerin yetiştiği Elazığ bağlarında tam 37 çeşit üzüm bulunuyor. Öküzgözü ve boğazkere gibi sevilen şaraplık üzümlerin yanında, hatun parmağı, hırsız kesmez, tilki kuyruğu, hacı kıran, yakubi, Şam, Ağın gibi farklı çeşit ve kalitede üzümler yetişiyor. Şaraplık üzümler, Elazığ'daki Kayra Şarap Fabrikası tarafından işleniyor. Sofralık üzümlerin bir kısmı orcik yapımında kullanılırken kalanı da tüm Türkiye'ye dağıtılıyor. Şarap dışında pekmez ve pestil de üretilen Elazığ'da, orcik denilen cevizli sucuklar hemen hemen her evde yapılıyor ve kış boyu yeniliyor. Gönüllü rehberimiz Nuray Sanaç, Elazığ'da bir sektör hâline gelen orciğin yapımı hakkında bilgi veriyor: “Üzümler bağdan toplanır sonra çukur bir havuzun içine bırakılır. Üzümlerin ezilmesiyle elde edilen şıraya (üzüm suyu) bulamaç denilen beyaz bir toprak koyarız. Elazığ'da birkaç bölgeden çıkar bu toprak. Yaklaşık olarak beş litreye bir çay kaşığı gibi bir ölçüyle konulur. Bulamaç, hazırlanan karışımın kesilip parlak olmasını ve orciğe tat vermesini sağlar. Kaynayınca üzerindeki köpük kevgirlerle alınır, biraz daha kaynatıldıktan sonra bekletilir, dinlendirilir, süzgeçten süzülür. Beş litreye bir kilo un katılacak şekilde ayrı bir yerde un şırayla eritilir. Yavaş yavaş kazanın içine dökülerek karıştıra karıştıra pişirilir, krema şekline gelir. Sonra cevizler ipe dizilir ve hazırlanan karışıma batırılır, güneşte kurutulur, bir süre sonra tekrar batırılır. Bu şekilde iki gün boyunca toplamda yedi defa batırılır.” Elazığ'ın tarihi, Harput'ta saklı Harput, Elazığ tarihinin özeti gibi tüm tarihî dokuyu barındırıyor. Urartular döneminde yapıldığı düşünülen Harput Kalesi, kayalara oyulmuş odaları, basamakları ve yollarıyla oldukça büyük. Restore edilmeye başlanan kalede; cami, zindan, kalaycı atölyesi, okul, tuvalet gibi çeşitli yapılar ortaya çıkarılmış. Kalenin yapımında su yerine süt kullanıldığı düşünüldüğü için Süt Kalesi olarak da anılıyor. Kalenin ulaşımı son derece kolay, kısa bir yürüyüşle rahatlıkla dolaşılabiliyor. Kalenin alt tarafında ise dünyanın en eski kiliselerinden olan Meryem Ana Süryani Kilisesi'ni görüyoruz. MS 179 yılında yapıldığı tahmin edilen kiliseye bir metrelik küçük bir girişten eğilerek giriliyor. İçeri girdiğiniz anda kilisenin yüzlerce yıllık tarihinin etkileyici havasını solumaya başlıyorsunuz. Zemini ve arka duvarı kaya olan kilise hâlâ aktif olarak kullanılıyor. Kilisenin, dünyanın en eski üç kilisesinden biri olduğunu söyleyen Meryem Ana Vakfı Başkanı İshak Tanoğlu, buranın kadın hastalıklarına ve psikolojik rahatsızlıklara iyi gelen bir kilise olduğuna inanıldığını söylüyor. Yapıldığı yıllarda krallığa bağlı olan kilise, kaleyle yeraltından giden bir yolla bağlanıyormuş ama şimdi bu yolun yeri bilinmiyor. Kilisenin detaylarını incelerken zemindeki mezar dikkatimizi çekiyor. 1200 senelik olduğunu öğrendiğimiz mezarın üzerinde Süryanice yazılar ve armalar görülüyor. Helen Hatun isimli bir krallık mensubu hastayken bu kilisede şifa bulunca öldükten sonra buraya gömülmek istemiş. Kilisede, her yıl 15 Ağustos'ta Adıyaman, Malatya, Diyarbakır gibi çevre illerden gelenlerle üzümler üzerine bereket duaları okunuyormuş. Eskiden kilisenin bulunduğu arazide bir okul, metropolithane, misafirhane, ahır, mutfak ve yatakhane varmış. Harput'taki tarihî yerlerin hepsi birbirine çok yakın konumlarda olduğu için yürüyerek rahatlıkla dolaşılabiliyor. Sokak sağlıklaştırma ve restorasyonların sürdüğü Harput'ta, tarihî doku da belirginleşmeye başlamış. Yine de tarihî yapılarla neredeyse bitişik inşa edilmiş yeni yapılar, eski Harput evleriyle birlikte tarihî bir mahalle oluşturulmasına engel oluyor. Artuklu mirası Ulu Camii, yüzyıllardır ayakta 12. yüzyılda Artuklu hükümdarı Fahreddin Karaaslan döneminde yapılan Ulu Camii, kısa sütunlu kemerli yapısıyla İran-Selçuklu mimarisi özellikleri taşıyor. Kemerlerde kullanılan tuğlalar caminin tek süsü. Geniş bir taş avlusu bulunan caminin üstü koruma amaçlı olarak kapatılmış. Tuğla ve çubuk yivli minaresi eğri duran caminin abanoz ağacından yapılan minberi ise bugün Kurşunlu Camii'de bulunuyor. Minberin Kurşunlu Camii'de olduğunu öğrenince bir sonraki durağımız da kendiliğinden belli oluyor. 18. yüzyılda yapılan Kurşunlu Camii'nin sütunları sivrilerek yükselen kemerlerle birbirine bağlanmış. Ulu Camii'nin abanoz ağacından yapılan minberi ise işçiliğiyle oldukça etkileyici. Kurşunlu Camii'nin biraz ilerisinde de Sara Hatun Camii yer alıyor. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından annesi Sara Hatun adına yaptırılan cami, son derece zarif ve sade bir tasarıma sahip. Palu Beyi Cimşit Bey tarafından yaptırılan Cimşit Hamamı'nın soğukluk bölümü, bugün restoran olarak kullanılıyor. Soğukluk, ılıklık, sıcaklık ve külhan bölümlerinden oluşan hamamda göbek taşının ve kurnaların olduğu bölümlerse her ân yeniden kullanılacakmış gibi ziyaretçilerini bekliyor. Elazığ'ın sivil mimarisini, kültürünü ve yaşam alışkanlıklarını görmek üzere, yine Harput'ta yer alan Şefik Gül Kültür Evi, sonraki durağımız oluyor. Giriş katında buzluk ve mutfak olmak üzere farklı bölümleri olan bu Harput evinde odalar da farklı isimlerle anılıyor. Kimi merkeze yakın olduğu için kimi de baktığı dereden adını alan bu odalarda, ev halkı kış aylarında hep birlikte kürsü denilen bir düzeneğin etrafında otururlarmış. Bu düzenekte sobadan alınan köz, bir çanağa koyularak ahşap bir düzeneğin altına yerleştiriliyor ve üzerine büyük bir yorgan örtülüyor. Kürsü denilen bu ısıtma sisteminin etrafındaki sedirlere oturan ev halkı, bacaklarını ve ayaklarını bu yorganın altına sokarak, bir fincan çedene kahvesi eşliğinde sıcağın keyfini bir güzel çıkarıyorlarmış. Harput'taki gezimiz sırasında hemen yanı başımızdaki Buzluk Mağarası farklı özelliği nedeniyle hayli ilgimizi çekiyor ama ziyaret etmek için yanlış mevsimde olduğumuzu öğreniyoruz. Yaz aylarında içi buz tutan ve sarkıtlar oluşan mağara, kış aylarında dışarıdaki soğuk havanın aksine sıcak oluyormuş. Golan Kaplıcaları ise zengin minareli sıcak suyu ve akşam saatlerinde kaplıca yakınlarına gelen dağ keçileriyle ziyaretçilere sürpriz yapıyor. Yerel yöneticilerin ve bölge insanının yardımlarıyla unutulmaz bir gezi yapıyoruz. Elazığ, yüzümüzü gülümseten, yüreğimizi ısıtan bir şehir oluyor bizim için. Harput'un binlerce yıllık tarihi, başlı başına bir konu olmayı hak eden mutfağı, el sanatları, müzesi ve Hazar Gölü'yle Elazığ, misafirlerini sevgiyle ağırlıyor.