
Simgeler, Çağrışımlar, Aşklar ve Sokaklar Paris - 1 Yazı: Deniz Yalım Kadıoğlu, Fotoğraflar: Berna Çetin Akgün
Café Panis'de buluşuruz.” demişti. Yaklaşık iki saattir bekliyorum. Ne yalan söyleyeyim, hiç sıkılmadım. Nehrin sol yakasında, Notre Dame'ın hizasındaki bu kafe, kıyı boyunca esen rüzgârdan muzdarip olanlar için iyi bir sığınak. Bu öyle bir rüzgârdır ki sonbahardan kışa doğru şiddeti artar da artar, sabahın erken saatlerinde kıyıda işiniz olmaya görsün, ne bere ne de kalın yün atkılar kâr eder. Böyle zamanlarda burnumu atkıma gömer, soğuğa yakalanmış bedenimi en yakın kafeye atarım. Saatine göre kruvasan, tereyağı, reçel ve kahveden oluşan Fransız usulü bir kahvaltı ya da yalnızca kahve. Ama café allongé, yani uzun, sıcak suyla “uzatılmış” espresso…
Bugünse aklım hâlâ yan masadakilerin yediği biri bol çikolatalı, öbürü tereyağlı-toz şekerli kreplerde ama iştahımı öğlene saklamaya kararlıyım. Sol elim çenemin altına kıvrılmış beklerken sağ elimi kaldırarak ikinci allongé'mi ısmarlıyorum. Öğlen Saint Louis Adası'na gider, küçük krepçilerden birine gireriz. Önce üstüne yumurta kırılmış tuzlu kreplerden söyler, ardından dondurmalı çeşitlere geçeriz. Yanında da mutlaka bir sürahi cidre tüketiriz. “Hiç krep cidre'siz yenir mi?” Özellikle Normandiya ve Britanya bölgesinde tüketilen bu düşük alkollü, elmalı içkiyi pek sevmemiş, daha doğrusu neden böyle bir içki içtiğimizi anlayamamıştım. Oysa şimdi yemeklerden sonra tatlı niyetine peynir tabağı söylemek ya da kafelerin kaldırım boyunca dizdiği sandalyelerde tele konmuş kuş misali yan yana oturmak gibi, krepi cidre ile yemeye de alıştım.
Edebiyat severlerin uğrak yeri: Shakespeare and Company
“Kesin Shakespeare and Company'de takılıp kalmıştır.” diye düşündüm. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Paris'e gelen George Whitman isimli, New Jersey'li bir Amerikalının 1951'de açtığı kitapçı, onun en sevdiği mekânlardan biri, biliyorum. Aslında adı başlangıçta Le Mistral imiş. Peki, neden değişmiş? İlk Shakespeare and Company, Amerikalı bir başka edebiyat tutkunu Slyvia Beach tarafından Odeon metrosu yakınlarında kurulmuş. Hemingway, James Joyce gibi Amerikan ve İngiliz edebiyatının önemli isimlerinin uğrak yeri olan bu kitapçı, Beach'in 1962 yılında ölmesinin ardından kapanınca, George Whitman onun anısını yaşatmak istemiş. Böylece Le Mistral'in ismi değişmiş ve Shakespeare and Company olmuş. Yalnızca isim değişikliğiyle kalmamış, Slyvia Beach'in dostluğunu ve Shakespeare and Co. geleneğini, parası olmayan yazar ve şairlere yıllar boyunca yatacak yer, yemek ve hoş sohbetler sağlayarak sürdürmüş Whitman.
Henry Miller'den Anaïs Nin'e pek çok yazar ve şairi ağırlayan bu koyu yeşil, ahşap çerçeveli kapı, hikâyesinin ancak küçük bir kısmını anlatmama rağmen sizi de cezp etmiş olmalı. Bir de onu düşünün! Ne zaman önünden geçse ilk kez görmüş gibi tutulur, kitapların arasına dalıp dakikalarca çıkmaz. İşte bu yüzden kesin yine oradadır, sıcaklığın ve kâğıt kokusunun da etkisiyle zamanı unutmuştur, dedim. Ama aradan bir saat geçince tahminimin yanlış olduğunu anladım.
Her şey sıfırdan başlayabilir, şehirler bile!
“Şehrin sıfır noktasında, Notre Dame Katedrali'nin önünde.” demişti önce. Sıfırdan başlamak için Cité Adası'nı uygun görmüştü. Ama ben havanın soğukluğunu bahane ederek kapalı bir yer istemiştim, gecikeceğini sezmiş gibi. Her şehrin bir sıfır noktası varmış, bilmiyordum, Paris'inki de kim bilir kaç kez gittiğim katedralin önündeymiş. Bu noktalar bugüne dek oturduğum, içinden ya da uzağından geçip gittiğim onca yeri bağlarmış. İki şehir arasındaki mesafe de onlardan ölçülürmüş, girişteki tabelalardan değil. İyi ki kafede karar kılmışız, yoksa bu sabah metrodan inince Saint Michel Çeşmesi'nin önünde gördüğüm o huzursuz kadın gibi ben de Seine Nehri'nin ortasında soğuktan donmuş, dikiliyor olacaktım.
Saint Michel Çeşmesi, başta geniş caddeler ve sokak köşelerinden yollara uzanan binalarda olmak üzere Paris'in hemen her yerinde gördüğümüz Haussmann stili mimarinin bir örneği. Bu çeşme özellikle şehirde yeni olanlarla buluşmak için ideal bir nokta, zira metrodan “Fontaine St. Michel” tabelasını takip ederek çıkan birinin bu devasa yapıyı görmemesine imkân yok. Zaten Haussmann da görevlendirdiği mimar Gabriel Davioud'dan “meydanla orantılı büyüklükte” bir çeşme tasarlamasını istemiş. Yapımında dokuz heykeltıraşın emeği geçen çeşmenin ortasında, melek Michael'in Şeytan'la mücadelesini gösteren bir heykel göze çarpıyor. Melek Michael'in bazı dinî kaynaklarda Saint Michael/Aziz Michael olarak da ifade edildiğini, Michael sözcüğünün İbranicede “Kimse Tanrı gibi değildir.” anlamına gelip Tanrı karşısındaki tevazuyu simgelediğini de ekleyeyim. Paris, “Da Vinci'nin Şifresi” misali simge peşinde koşmayı sevenler için bir cennet, değil mi? Peki kimdir bu Haussmann? Üçüncü Napolyon, Seine (Paris bölgesi) Valisi olan Baron Georges Eugene Haussmann'ı şehre modern bir görünüm kazandırmak amacıyla 1853 yılında görevlendirir. Paris'in eski bir Orta Çağ şehrinden modern bir başkente dönüşmesi, bu dönemde gerçekleşmiştir. Bugün gördüğümüz geniş bulvarlar, caddeler ve meydanlar bir şehrin gerektiğinde yerle bir edilip sıfırdan inşa edilebileceğinin bir göstergesidir. (Bu geniş yolların olası halk ayaklanmalarında isyancıların dar sokaklara bariyerler kurmasını engellemek amacıyla açıldığı da bilinen bir gerçektir.) Şehrin birçok bölgesinde bulunan altı-yedi katlı, gri çatılı, taş cepheli ve küçük balkonlu binalar, planlamada ve ayrıntılarda estetiği ön planda tutan Haussmann'ın eseridir. Bu yeniden yapılandırma aşamasında pek çok evin ve tarihî yapının gözlerinin yaşına bakılmadan yıkıldığı, şehir halkının önemli bir kısmının taşınmak zorunda kaldığı düşünülürse, III. Napolyon'un desteğini arkasına alan Haussmann'ın otoriter bir kişiliğe sahip olduğu söylenebilir.
Notre Dame'ın uçan payandaları ve şehrin koruyucu azizesi
Çağrışımlar insanı nerelere getiriyor, değil mi? Olsun, başka türlü de zaman geçmez. Acaba garsona “Şöyle şöyle bir adam gelirse söyleyin beklesin.” desem ve Tournelle Köprüsü'ne doğru kısa bir yürüyüşe çıksam, garip kaçar mı? Bu köprüde Paris'in koruyucu azizesi St. Geneviève'in heykeli bulunur. Saint-Louis Adası'nı şehre bağlayan köprünün altından, Seine kıyısından Notre Dame Katedrali'nin görünüşü muhteşemdir. Sanırım bu güzel manzara yüzünden, buraya ne zaman gelsem en az bir gelin-damat çiftinin fotoğraf çekimine tanık olurum. Katedralin, bilimkurgu filmlerindeki uzay gemisi ayaklarını andıran payandaları estetik bir görünüm yaratır. Oysa bu uçan payandalar, geniş, vitraylı pencereleri ve kemerli yüksek tavanlarıyla öbür dünyanın küçük bir yansımasını sunan bu bol ışıklı gotik yapıyı taşıyabilmek amacıyla yapılmıştır.
Notre Dame, “Meryem Ana” anlamına geliyor. Çocukluk yıllarımızda Victor Hugo'nun ünlü romanıyla tanıdığımız ve Quasimodo'nun kamburuyla özdeşleştirdiğimiz bu katedral, isminden de anlaşılacağı üzere Meryem Ana'ya adanmış. 1163-1250 yılları arasında inşa edilmiş ve tüm parçalarıyla birlikte tamamlanması 1345 yılını bulmuş.
Katedralin batı cephesi 9,6 metre çapındaki gül penceresiyle insanı metrelerce öteden etkiliyor. Gül pencerenin içinde yer aldığı kare, “yaratılmış, sınırlı alanı”, daire ise sınırsızlığı, diğer bir deyişle “bir başlangıcı ya da sonu olmamayı” simgeliyor. “Tanrının yaratılmış, sınırlı dünyada vücut bulması” olarak tanımlanabilecek bu görüntü, bakire Meryem ve İsa heykellerinin başlarının tam gül pencerenin merkezine denk gelecek biçimde konumlandırılmasıyla tamamlanmış. Gül pencerenin solunda ve sağında Adem ile Havva'nın heykelleri görülüyor. Heykellerin utanmış, suç işlemiş gibi duruşları ise insanoğlunun “ilk günahını” anımsatıyor.
Meryem Ana Kapısı, Son Hüküm ve Azize Anne Kapısı (Meryem Ana'nın annesi) olmak üzere katedralin üç kapısı bulunuyor. Bu kapıların üzerinde yer alan Yahuda-İsrail krallarının heykelleri, Fransız krallarına ait olduğu sanılarak Fransız Devrimi sırasında devrimcilerin hışmına uğramış. Gerçek anlaşılıncaya kadar epey hasar gören ve kafaları koparılan heykeller, 19. yüzyılda katedralin restorasyonunu yapan Eugène Viollet-le-Duc tarafından yeniden tasarlanmış. Katedralin güney kulesinde bulunan ve 13 ton ağırlındaki en büyük çanının adı Emmanuel. İki büyük kule ise Galerie des Chimères ya da Büyük Galeri ismi verilen galeriyle birbirine bağlanıyor.
Notre Dame'ın önündeki “avlu” adı verilen geniş alan üzerinde, eskiden Paris'in pek çok bölgesinde olduğu gibi dar sokaklar, hatta bir de eski kilise varmış. Sonra tahmin edin ne olmuş? Haussmann bunları yıktırıp, bugün gördüğümüz bol güvercinli meydanı oluşturmuş. Adım attığınız yere dikkatle bakarsanız, iri taşların üzerinde o eski kilisenin ismini de görebilirsiniz.
Bu kadar beklemek yeter, değil mi? Anlaşıldı, gelmeyecek... En iyisi önce Cité'ye geçip şu heybetli katedrali selamlamak. Sonra da iki adayı birleştiren ve güzel havalarda sokak müzisyenleriyle dolan köprüden Saint Louis Adası'na geçerim. Burada güzel bir krep yer, ardından dondurmacı Berthillon'a uğrayıp limonlu sorbe ile moralimi düzeltirim. Paris'in en pahalı dairelerinin bulunduğu söylenen Saint Louis Adası'nın, çok eskiden hayvan otlatma yeri olarak kullanıldığını ve isminin de “İnekli Ada” olduğunu düşününce hep gülesim gelir…
Sokak kahveleri ve sonbahar
Gelmeyeceksin, biliyorum. Oysa gelseydin belki sıfır noktasından vazgeçip kaldığımız yerden devam ederdik. Quartier Latin'in sokaklarında rastgele yürür, küçük dükkânlar keşfedip sevinirdik. Acıkınca sandviç alıp Lüksemburg Bahçesi'ne gider, bagetlerin ve sonbahar renklerinin tadını çıkarırdık. Saint Germain des Prés'de dolaşıp şık vitrinlerden asla almayacağımız giysiler, ayakkabılar, ünlü tasarımcılardan mobilyalar beğenirdik. Yorulunca Café de Flore'da bir kahve molası verir, bir yandan yoldan geçenlere bakar, bir yandan buralarda geçmiş hayatların izlerini arardık.
Akşama hava yumuşarsa nehir kenarına iner, elimizde bir şişe şarapla Pont des Arts'da alırdık soluğu. Ben sana şehir masalları anlatırdım, sen bana masal kahramanlarından bahsederdin. Zamanın ve nehrin nasıl aktığını kimsenin fark etmediği bu köprüde, öbür sakinleriyle birlikte biz de şehre kadeh kaldırırdık.