
Tarihin Estetik Kapıları İstanbul Arkeoloji Müzeleri Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş
Meraktı onu ilk harekete geçiren; sonra biraz yalnız kalma ihtiyacı, biraz estetiğe, zevke olan açlık, biraz da İstanbul'u yaşama isteği. Bu yüzden Sirkeci'den Gülhane'ye uzanan yolu tercih etti. Lodostan kabaran denizin refakatinde, sonbaharın döktüğü sarı yaprakların çizdiği yolda ilerledi. Yağan yağmurla ıslanan yapraklar, kadife bir örtü oluşturuyordu ayaklarının altında. Denizle vedalaştı; Gülhane'nin ağaçlarla kaplı yolu uzanıyordu şimdi önünde. Uzun yol, derin düşünceler için İstanbul tarafından sunulmuş bir armağandı. Bir bankta mola verebilir, yolu istediği kadar uzatabilirdi. Yol uzadıkça düşünceler derinleşecek, sorular birbirini doğuracak, fikirlerin bereketi bu yolda ona katılacaktı. Yaz aylarının coşkusu, güneşi ve cıvıltısı yoktu belki yollarda ama kendiyle baş başa kalmanın, kavrulmadan yürümenin ve sükûnetle yol almanın rahatlığı vardı. Hep orada duran, ara sıra tekrar uğranan, hayatın karmaşasında alınan bir soluktu gezginin bu sefer varacağı yer; İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin kapısındaydı şimdi.
Eski Şark Eserleri, Çinili Köşk ve Arkeoloji Müzesi adı altında üç bölümden oluşan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, bir milyonu aşkın eseriyle dünyanın en zengin müzeleri arasında yer alıyor. Gezgin, müzelere girmeden önce dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen binaların güzelliğiyle oyalanmak, kedilerin koşturduğu bahçede soluklanmak istedi. Birazdan tarihin odalarında çıkacağı yolculuktan önce dumanı tüten bir çayla bankta oturup bahçedeki parçaları inceleyip bulunduğu ortamın dinginliğine kaptırdı kendini. Gezgin olmanın sadece mekânsal yer değiştirmeler olmadığını; insanın düşüncelerinde, ruhunda, tarihin odalarında, ıssız koridorlarında, bir mimari yapının temellerinde, bir kişinin hayat hikâyesinde, bir aşkın peşinde, bir karakterin ayak izinde çıktığı yolculuğun da gezmek olduğunu düşündü.
Arkeolog, ressam, müzeci Osman Hamdi Bey
Türkiye'nin ilk müzesi olan Arkeoloji Müzesi'nin kapısından adımını attı; yüksek tavanlı, barındırdığı eserlere yaraşır güzellikte bu bina, ilk olarak
Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) adıyla 1891 yılında ziyarete açılmış. Sonraki yıllarda yapılan eklemelerle birlikte bugünkü müze binası oluşmuş. Müze-i Hümayun'un müdürü Alman Dr. Philip Anton Dethiér'in ölümünden sonra, 4 Eylül 1881 yılında II. Abdülhamid tarafından müzeye müdür olarak atanan arkeolog, ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey ile Türk müzeciliğinde yeni bir dönem başlamış. Türk müzecilik ve resim tarihinde pek çok önemli iz bırakmış olan Osman Hamdi Bey'in adı anılmadan geçilmemeli Arkeoloji Müzesi. Osman Hamdi Bey'in 1910 yılına kadar devam eden 29 yıllık müdürlüğü zamanında müze, dünyanın sayılı müzeleri arasında girerek arkeoloji bilimi için pek çok önemli keşfe imza atmış. Müze müdürü olduktan sonra Osman Hamdi Bey ilk olarak yabancıların yaptıkları kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına kaçırılmasının önüne geçen bir nizamname hazırlamış. 1883-1895 yılları arasında Bergama, Nemrut Dağı, Sayda, Lagina Hekate Tapınağı ve Sayda Kral Nekropolü'nde kendisinin katılımıyla gerçekleştirilen kazılarla, koleksiyonu hızla geliştirmiş.
Kıtalara yayılmış bir imparatorluktan
1 milyonu aşkın eser
Dünyanın en büyük müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 1993 yılında Avrupa'da Yılın Müzesi seçilerek Avrupa Konseyi Müze Ödülü'nü almış. İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin zenginliğini anlamak için bir dönem dünyaya hükmetmiş Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardan Afrika'ya, Anadolu'dan Afganistan'a kadar uzanan topraklarını ve bu topraklar üzerinde yaşayan birbirinden farklı uygarlıkları düşünmek gerekiyor. Bir milyondan fazla eser, işte bu tarihin, geniş coğrafyanın ve uygarlıkların mirası, kalıntısı. Arkaik dönemden, İslam eserlerine, Anadolu uygarlıklarından, Hitit ve Friglere, geniş bir yelpazeye yayılan eserler, detayları, estetiği, geride yatan hikâyeleri ve hissettirdikleriyle büyülüyor.
Arkeoloji Müzesi'nin giriş katında, sağ tarafta Arkaik Dönem'den Roma Dönemi'ne Antik Çağ heykellerini; sol tarafta ise Sidon Kral Nekropolü'nden gelen İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Tabnit Lahdi gibi dünyaca ünlü eşsiz eserleri görmek mümkün. İki katlı binanın üst katında ise Hazine Bölümü, Gayri İslami ve İslami Sikke Kabineleri ile Kütüphane bulunuyor. Ek Bina’nın 1. katında "Çağlar Boyu İstanbul" bölümü, 2. katında "Çağlar Boyu Anadolu ve Troia", en üst katında ise "Anadolu'nun Çevre Kültürleri: Suriye, Filistin ve Kıbrıs Eserleri" kronolojik sıralama ile teşhir ediliyor.
Büyüleyici heykel koleksiyonu
19. yüzyılda, dönemin en önemli keşfi kabul edilen Sidon (Sadya, Lübnan) Kralı Nekropolü kazılarından İstanbul'a getirilen İskender Lahdi ve Tabnit Lahdi gibi önemli eserlerin sergileneceği bir müze ihtiyacıyla kurulan Arkeoloji Müzesi'nin planı hazırlanırken Mimar Alexandre Vallaury, Ağlayan Kadınlar Lahdi eserinden etkilenmiş. İşte bu eser, zemin katta soldaki kanatta yer alıyor. Arkeoloji Müzesi’nde; Sidon Kral Nekropolü Kazısı buluntularından Ağlayan Kadınlar Lahdi, İskender Lahdi, Satrap Lahdi, Tabnit Lahdi, Lykia Lahdi; arkaik çağdan Roma çağı sonuna kadar geçen sürece ait Didim-Milet Kutsal Yolu'nun Brankhit heykelleri, Kore ve Kuros (genç kız ve erkek) heykelleri, Halikarnassos Mausoleumu'na ait Aslan Heykeli; ünlü Bergama Zeus Sunağı'na ait Afrodit başı, Büyük İskender portresi; Roma devrinin üç büyük mermer kenti Aphrodisias, Ephesos ve Miletos'ta bulunan heykeltıraşlık eserleri; Doğu Akdeniz'in tüm bölgelerinde bulunmuş Roma İmparatorluk çağı heykel sanatının eyaletlerdeki örnekleri yer alıyor.
Arkaik çağdan Roma çağı sonuna kadar çağları takip ederken bir bölümden diğer bölüme geçiyordu. Tek tek incelediği, daha önce defalarca gördüğü bu heykeller öylesine büyüleyici ve estetikti ki her baktığında başka bir detay, başka bir güzellik keşfediyordu. İnsan vücudunu en mükemmel ve en detaylı hâliyle yansıtan bu heykeller sanki mermerden değil yumuşacık çamurdan yapılmış ve kolayca şekillendirilmiş gibiydi. Saçların kıvrımları, üzerlerine düşen örtülerin dökülüşü, kıyafetlerdeki süslemeler, bakışlardaki derinlik, yüzlerin ifadesi, vücuttaki gerilmiş kaslar ve hatta ayaklardaki kemik, damar yapısı bile heykeller canlıymış gibi gerçekçiydi. Dönemin en iyi sanatkârlarının elinden çıkan bu heykeller adeta içlerindeki duyguları binlerce yıldır saklamış ve burada, bugünkü ikametgâhlarında hiç azalmadan izlemeyi bilene aktarıyorlardı; içimiz, zihnimiz, kalbimiz biraz zevkle, duyguyla, estetikle, coşkuyla dolsun diye…
Ana müze binasının güneydoğu bitişiğinde ise 1969-1983 yılları arasında yapılan ilave ile bugün Ek Bina olarak adlandırılan yapı bulunuyor. Mekânda “Çocuk Müzesi” (geçici olarak kapalı), “İstanbul'un Çevre Kültürleri: Thrakia-Bithynia ve Bizans”, “Çağlar Boyu İstanbul”, “Anadolu ve Troia Kültürleri”, “Anadolu'nun Çevre Kültürleri: Suriye, Filistin, Kıbrıs” adlı sergi salonları yer alıyor.
Selçuklu ve Osmanlı çini ve seramiklerinin en güzel örnekleri Çinili Köşk'te
Selçuklu etkisinde yapılmış Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul'da bulunan tek örneği olan Çinili Köşk, İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde Selçuklu ve Osmanlı çini ve seramiklerinin eşsiz örneklerinin sergilendiği bir yapı. Mavi, yeşil çinilerle bezenmiş dış cephesine yaklaşıp mermer kapıdan girdi. 11.- 20. yüzyıl başlarına tarihlenen Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 2 bin civarında eserin bulunduğu Çinili Köşk'ün çinilerle yazılmış kitabesinde köşk şu sözlerle tanımlanıyordu: “Felek kadar yüksek olan bu kasrın yapısı öyle kurulmuştur ki fazla yüceliğinden sanki elini cevzanın kemerine 'beline' atmıştır. Onun sahasının en alçak yeri 'Ferkadan' burcunun tepesine 'Zühal'ın sakfına şeref verir. Zümrüdin kubbesi parlak gökler gibi, yıldızdan kitabeleriyle ziynet bulmuştur. Firuze gibi olan zemini de çeşit çeşit çiçeklerle ve bukalemun nakışlarıyle muhalled olan cennet bağlarını andırır. Hakanlık devlet ve izzetinin kuvvetiyle ve Tanrı'nın yüksek himmeti yümnü bereketiyle bu bina 877 yılı Rebiü'l-âhırı'nın sonlarında itmam şerefine mazhar oldu ki yapılar daima yapanın himmetini hikâye ederler. “
Çinili Köşk'ün hem içi hem sergilendiği eserler oldukça değerli ve estetikti. Girişte soldaki odada Selçuklu dönemi eserleri sergilenirken dışa açılan eyvanda Milet işi eserler göze çarpıyordu. Orta salonda ve beş köşeli odada İznik yapımı eserler, sağ köşedeki odada Kütahya, sağ eyvanda ise Çanakkale yapımı çiniler ve seramikler süslüyordu bu güzel köşkü. Dikkatini çeken eserlerden biri duvara monte edilmiş çini mihraptı. 14. yüzyılın ikinci yarısı 15. yüzyılın başlarına tarihlenen ve erken Osmanlı dönemi çini sanatına hâkim olan renkli sır tekniği ile yapılmış, 1432 tarihli Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti'ne ait çini mihrap, bitkisel ve geometrik desenli çini levhalardan oluşuyordu. Ab-ı Hayat Çeşmesi ise bir başka önemli eserdi. Gülhane Parkı'na bakan sol köşedeki odanın nişlerinden biri, III. Murad zamanında (1574-1595), selsebil şeklinde bir çeşmeye dönüştürülmüştü. Ayna taşındaki bitkisel motiflerin ortasında yer alan tavus kuşu figürü dikkati çekiyordu.
Eski Şark Eserleri Müzesi'nde
Yakın Doğu eserleri
Arkeoloji Müzesi'nin mimarı Alexandre Vallaury'ye Güzel Sanatlar Akademisi olarak yaptırılan Eski Şark Eserleri Müzesi binası, 1917-1919 yılları arasında müze olarak hazırlanmış. İslamiyet Öncesi Arabistan Eserleri, Mısır Eserleri, Mezopotamya Eserleri, Anadolu Eserleri, Urartu Eserleri ve Çivi Yazılı Belgeler bölümlerine ayrılmış olan Eski Şark Eserleri Müzesi'nde, 20 bine yakın arkeolojik eser, çivi yazılı belgeler arşivinde ise 75 bin tablet bulunuyor. Bu eserlerin çoğunluğu 19. yüzyıl sonunda başlayıp, I. Dünya Savaşı'na kadar süren arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmış ve bu toprakların o zamanki hâkimi olan Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'a getirilmiş.
Yakın Doğu ülkelerinin eserlerinin sergilendiği Eski Şark Eserleri Müzesi, başka bir âleme açılan kapıydı. Heykellerin, lahitlerin, antik çağ tasvirlerinin ardından çini ve seramikleri görmüştü; şimdiyse eski Doğu eserlerindeydi sıra. Arami yazıtlı güneş saati, Mısır mumyaları, Adap Kralı Lugal Dalu'nun heykeli, tarihin bilinen ilk barış anlaşması olan Kadeş Anlaşması, Hititlere ait Boğazköy sfenksi ve Kahramanmaraş'tan getirilen hiyeroglif yazıtlı Kapı Aslanı, Akad Kralı Naramsi'nin steli, Babil'in iç ve dış surlarını birleştiren, boğa ve ejder kabartmalı anıtsal İştar Kapısı gibi eserler ve dünyanın bilinen en eski aşk şiiri, en çok ilgisini çekenler oldu. MÖ 18. yüzyılda eski Babil dönemine ait olan şiirin bir kısmı şöyleydi: “Damat, kalbimin sevgilisi / Güzelliğin büyüktür, bal gibi tatlı / Aslan, kalbimin kıymetlisi / Güzelliğin büyüktür, bal gibi tatlı…”
Meraktı onu ilk harekete geçiren, biraz yalnız kalma duygusu, biraz estetiğe, zevke olan açlık, biraz da İstanbul'u yaşama isteği. Bu yüzden İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ni seçti; güzellikle çevrelenmek, yalnız kalmak, kıtalara yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'u yaşamak için. Tarihin koridorlarında çıktığı yolculuk, belki mekânsal değildi ama zihnini, duygularını harekete geçiren bir yolculuktu. Hem dinlendiren hem öğreten hem keyif veren bu yolculuk, tarihin farklı dönemlerine ışık tutarken, takdir edip korumanın önemini de bir kez daha hatırlatmıştı.