Yolculuk Dergisi 90. Sayı

Altın Şehir Timbuktu Yazı: Mehmet Ali Kılıçbay


Dünyanın en büyük çölü olan Büyük Sahra, kuzeybatı Afrika'nın yani Magrip'in sahil kesiminin hemen altında, geniş alanlarda yayılmaya başlar. Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'yla çevrelenen bu devasa çöl, Afrika kıtasının batı kesimi boyunca, güneyde Mali ve Gana'ya kadar uzanır. Nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bu bölgenin en başta gelen halkı, bir Berberi kavmi olan Tuareglerdir. Tuaregler, bütün yüzlerini ve başlarını örten “şeşya” adında mavi bir sarık bağlarlar. Bu mavi sarıkların rengi indigodan (boya elde edilen bir bitki) elde edildiği için, Batı'da Tuareglere “Mavi Adamlar” da denilir. Tam zamanı bilinmemekle birlikte çok eski zamanlardan itibaren geniş Sahra Çölü'nü yurt edinmiş olan Tuaregler, hayvancılığa dayalı göçebe bir hayat sürerler. Aynı zamanda Afrika'nın en ilginç ve görkemli kenti olan Timbuktu'yu da onlar kurmuşlardır. “Tarikh es-Sudan - Sudan Tarihi” adlı kitapta anlatılan rivayete göre kent, Afrika'nın en önemli tarihî merkezlerinden biri olan Essouk kökenli, Buktu adında yaşlı bir kadına ait olan su kuyularının yanında kurulmuştur. Essouk, önemini MÖ 6 binli yıllara tarihlendirilen mağara duvar resimlerinden almakta ve bu duvar freskolarında yer alan hayvan ve bitkiler, bölgenin sonradan çölleştiğinin kanıtı olmaktadır. Yer altı sularının varlığı da bunun kanıtıdır ve Essouklu Buktu Hanım, çölden gelen göçebelere su satarak zenginleşmektedir. Timbuktu (Buktu'nun kuyuları) böyle bir efsaneye sahip olmakla birlikte, 12. yüzyılda bile Berberi göçebelerin konaklama yerlerinden biridir ve tarih sahnesine ancak 14. yüzyılda Mali İmparatoru Mansa Musa'nın (krallar kralı) burada, Endülüslü mimar Ebu İshak es-Sahali'ye çok görkemli bir cami yaptırmasıyla çıkacaktır. Aslında Timbuktu, Nijer Nehri'nin yakınında, su ve kara yollarının kesişme noktasında çok uygun bir konuma sahiptir. Afrika'da, bizzat Afrikalılar tarafından sürdürülmekte olan köle ticaretinin merkezlerinin başında gelen kentte büyük bir zenginlik oluşmakta ve bu da altına dönüşmektedir. Öte yandan Sahra kervanları ile Nijer tekneleri burada buluşmakta ve büyük bir ticarete can vermektedirler. Kenti tarih sahnesine çıkartan esasen bu zenginliği olmuştur. 14. yüzyıldan itibaren Venedik, Ceneviz hatta Kuzey Avrupa'dan gelen tüccarlar, buraya başta kumaş olmak üzere mamûl ürünler getirmişler, karşılığında altın almışlardır. İmparator Musa'nın kenti önemsemesinin asıl nedeni budur. İmparator, bu ticaret sayesinde Afrika'nın en önemli şehirlerinden biri olan Timbuktu'yu göçebe saldırılarına karşı korumak üzere surlarla çevreletmiş ve güçlü bir garnizon yerleştirmiştir. Kent, başlıca inşaat malzemesinin çöl kumu olmasından ötürü, özellikle güneş batarken büründüğü renk nedeniyle “altın şehir” unvanını bu sıralarda kazanmıştır. Timbuktu, 15. yüzyılda artık sadece büyük bir ticaret şehri değil, İslam dünyasının en önemli ilim merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Bu tarihte çok zengin yaşlı bir kadın, sonradan çok ünlenecek olan Sankore Camii ve Külliyesi’ni yaptırır. Cami çok iddialı bir yapıdır ve Mekke'deki Kâbe boyutlarındadır. Ama asıl büyük üne, bu külliyenin medresesi ulaşacak ve burada ders veren çok ünlü İslam hocaları sayesinde öğrenci sayısı bazı dönemlerde 25 bine kadar çıkacaktır. Medresedeki Kuran incelemeleri, bütün İslam âleminde takdir toplayacaktır. 16. yüzyılda kültür, dinsel eğitim ve ticaret alanında zirveye çıkan kent, Afrika şehirlerinde nadir görülen bir durum olarak endüstrileşmiştir. Bunun sonucunda büyük metropoller gibi birçok yapıyla zenginleşen bu çöl kenti, Avrupalıların 16. yüzyıldaki büyük coğrafi keşiflerinin sonucunda ticaret yollarının tamamen değişmesiyle gerileme sürecine girmiştir. Bunun yanı sıra köle ticaretinin Araplardan Batılılara geçmesi ve bu ticaretin merkezinin Senegal kıyılarına kaymasıyla, bu olanaktan da mahrum kalan Timbuktu, bugüne kadar süren derin bir gerileme sürecinin içinde, giderek harap hâle gelecektir. Kenti 1352'de ziyaret eden Tancalı (Fas) büyük seyyah İbn Battuta, buranın önemsiz ve küçük bir yer olduğunu anlatmaktadır. Arada sırada kervanların mola verdiği bir yerden başka bir şey değildir. Ama aynı kenti 1450'lerden itibaren ziyaret eden Doğulu ve Batılı seyyahlar, zenginliğini ve özellikle de mimarisini anlata anlata bitirememektedirler. 100 yılda oluşan bu görkem ve zenginlik, Amerikan şehirlerinin mantar gibi büyümesini hatırlatmaktadır. Ama bu “Şark masalı” gene 100 yıllık bir süre içinde yok olacaktır. Timbuktulu tarihçi Abdurrahman Sadi, bunları anlattığı “Tarikh es-Sudan” adlı kitabında şehrinin “dünyanın harikası” olduğunu söylerken, geleceği görememiştir. 16. yüzyıldan itibaren hızla önemsizleşmeye başlayan Timbuktu, önce Malili Songhayların, sonra da Faslıların eline geçer. Tuaregler, uzun süren bir mücadeleden sonra, şehirlerini 1760'ta Fas'tan geri alırlar ama Avrupalı güçlerin Afrika'yı ele geçirme mücadelelerinden Timbuktu da nasibini alacaktır. İngilizler, Fransızlar ve Almanlar Timbuktu'yu ele geçirmek için birbirleriyle uğraşırlar, fakat bölge çok tehlikeli hâle gelmiştir; giden geri gelmemektedir. 20 Nisan 1828'de şehre ulaşan Fransız kâşif Rene Caillie, buradan geri dönebilen ilk Batılıdır, bu yüzden çok ünlenir ve kitabında Timbuktu'yu “harabeye dönmüş, tam bir hayal kırıklığı” olarak tanımlar; ama mimarisi hakkında verdiği bilgiler, kenti Batı dünyasının en merak ettiği yerlerden biri hâline getirir. Böylece 1894'te bölge ve şehir, bir Fransız sömürgesi hâline gelir. Mali ve dolayısıyla Timbuktu, 22 Eylül 1960'ta bağımsızlığını kazanmıştır. Timbuktu, bugün nüfusu 50 bin civarında küçük bir şehirdir ama mimari ve tarihî hazinelerinden ötürü, 1988'de UNESCO tarafından Dünya Kültür Varlıkları arasına alınmıştır.