
Aferin Budalası Olmak Yazı: Feyza Hepçilingirler
Babam mı derdi, “Aferin budalası olmayın!” diye? Herhalde. Başka kim diyecek? Benim ya da kardeşlerimin böyle bir eğilim içinde olduğunu saptamış demek ki uyarmak gereğini duymuş. Bunca yıl sonra, durup dururken aklıma geliverdiğine göre epeyce de sık söylemiş.
Aferin budalası olmak; beğenilmek için çırpınmak, övülmek için yırtınmak demek. İyi de babamın bu öğüdü verdiği yıllarda çocuklar durup dururken takdir edilmezdi ki! Göze girmek için kırk takla atmaları gerekirdi. Baştan aşağı iyi notlarla dolu bir karne, belki aferin kazandırırdı; ama içinde tek bir kötü ya da kötü demeyelim, ötekiler kadar iyi olmayan bir not, aferinsiz kalmanıza yol açardı.
Eskiden okullarda başarılı öğrencilere “Aferin” verilirmiş. Bizim kuşağın çocukları, “iftihara geçmek”le ödüllendirildi. Daha sonra takdir belgesi verilir oldu çalışkan öğrencilere. Biz okuldan aferin almazdık. Nereden alırdık peki? Aileden mi? Benim çocukluğumda büyüklerin takdirini kazanmak hiç kolay değildi. Onların bile güçlükle yapacağı işleri üstlenmeniz gerekirdi takdir edilmek için. Ancak, kaldıramayacağınız kadar ağır bir yükü, çeke sürükleye getirmeyi başarmışsanız; kendinizi öne atıp büyük bir tehlikeyi önlemişseniz aferin alırdınız. Başka türlüsü olası değildi.
Çocuklukta beğenilmek, sevilmek için uğraşmak, kimilerinde bir çocukluk hastalığı olarak kalır. Yetişkinliklerinde de kurtulamazlar aferin almak için çırpınmaktan. Var öyle yakınlarım. Toplantılarda, sohbetlerde başrolü kapmak için her şeyi yaparlar. Çevrelerinde ilgi odağı olmaya aday kim varsa, tümünü bir çırpıda harcamaya hazırdırlar. Fıkra mı anlatılacak, ağzınızdan lafı alıp sizin başladığınız fıkrayı onlar bitirirler. Biri anısını mı anlattı; daha etkili olanı mutlaka onlar yaşamıştır. Anlatmalara, konuşmalara doyamazlar. Her şeyi bilirler, her daim anlatılacak konuları vardır. Hayranlık uyandırmayı da başarırlar. İlk kez oturup konuştukları üzerinde kesin bir zafer elde ederler. Ancak dağarcıklarını yenilemeyi beceremezlerse anlatılacak konular azaldıkça aynı fıkraları yinelemeye, aynı esprileri yapmaya başlarlar. Daha önce yaptıkları ve kahkahalarla karşılanan esprilere, bunları beşinci, onuncu kez duyanlar artık gülmez olduğunda da huysuzlanırlar. Bu huysuzlukla kırıcı bile olabilirler. Daha doğrusu, birilerinin gözüne girmek için, başka birilerinin hırpalanması gerekiyorsa çekinmeden yaparlar bunu.
Tam ters bir tutum sanılsa da bir başka aferin budalalığı da buradan başlar. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği konuları açmak, insanları durduk yerde mahcup etmek, sinirlendirmek; bilgiçlik taslamak... Bu gibi davranışlar da beğenilmek, takdir toplamak için yapılır aslında. Birilerini harcarsınız; ama asıl önem verdiğiniz, alkış beklediğiniz başka birilerinin sizi, “Vay be! Nasıl da takır takır saydırdı adamın suratına!” diye takdir etmesini sağlarsınız. Doğruyu söylemek adına sevilmemeyi göze alıyormuş gibi görünmek cesaret gerektirir; ama ödülü beğenilmek olarak size geri dönecekse gösteriverirsiniz o cesareti.
Sevilmek için her türlü şaklabanlığı yapanlar ve sevimsiz olmayı göze alarak takdir toplamaya çalışanlar… İki ayrı insan türü gibi görünüyor; oysa ikisi de ya özgüven eksikliğini örtmeye çalışıyordur ya da sevgi açlığını gidermeye. Sonunda babamın dediğine geldim yine: Aferin budalası olmaya, kendini sevdirmek için olduğundan başka türlü davranmaya gerek yok. Sevecek olan, bizi, sevilmek için çırpınmamıza kanarak değil, biz olduğumuz için sevmeli; sevmeyecekse de biz olduğumuz için sevmemeli.