
Tarihi, Konaklarında Saklı Göynük Yazı: Şebnem Türkoğlu Fotoğraflar: Faruk Akbaş
Bin yüz metrelerde coşkulu bir doğa, renk renk çiçekler ve bitkiler… Türkiye'yi karış karış gezen Faruk Akbaş, Göynük'e giden yol boyunca bitkilerin, çiçeklerin fotoğrafını çekmekten kendini alamıyor. Gün batmadan Göynük'e ulaşmamız gerekiyor ama ne mümkün, gözlerimizi yol kenarındaki bitki örtüsünden alamıyoruz. Göynük'ün tarihî dokusu kadar doğasının da bizi kalbimizden vuracağını o zaman anlıyoruz.
Yemyeşil ormanlarla bezeli bir yolla ulaşıyoruz Göynük'e. Coşkun bir doğanın içindeki bu tarihî ilçe, tipik Osmanlı mimarisinden örneklere sahip. Kahverengi ve beyaz boyalı ahşap evler, ilçenin yamaçlarındaki dar sokaklardan Göynük Çayı'na doğru sıralanıyor. Eski bir Osmanlı kasabası olan ve 1987 yılında kentsel sit alanı ilan edilen Göynük'te, tarihî evlerin bir kısmı restore edilmiş ve edilmeye devam ediyor. Yeni yapılan binalar ise ilçenin dokusunu bozmamak için eskitme ahşap giydirilerek yapılıyor. Heybetli yapılarıyla dikkatimizi çeken konakların bir kısmı pansiyon olarak kullanılıyor. İlçe merkezinden geçen Göynük Çayı boyunca sıralanan restoranlar ve kafeler, bizim gibi yorgun ziyaretçileri ve turistleri ağırlıyor. Göynük'te ara sokaklar son derece dar. Çoğu yerde iki arabanın yan yana sığamadığı Göynük sokakları, Arnavut kaldırımlı taşlarıyla sıcak bir ruha sahip. Hemen hemen her evin küçük de olsa bir bahçesi olduğunu görüyoruz.
Saat Kulesi, Cumhuriyetin armağanı
1923 yılında Cumhuriyetin ilk kaymakamı olan Hurşit Bey tarafından yaptırılan Saat Kulesi, taş temel üzerine, ahşap yalı baskı mimarisiyle yapılmış. Geçirdiği bir yangın üzerine sonradan aslına uygun olarak yeniden yapılan kulenin çevresindeki surlar Çin Seddi'ni anımsatan bir dokuya sahip. Akşamları yapılan renkli ışıklandırmayla Saat Kulesi, Göynük'ü mücevher misali süslüyor.
İki gün boyunca bizi misafir edecek olan Türksoylar Konağı, sessiz ve sakin bir ara sokakta karşımıza çıkıyor. Metin ve Nigar Türksoy çiftinin sahibi ve işletmecisi olduğu iki katlı ahşap konak, eskiden postane olarak hizmet veriyormuş. Konağın girişindeki onlarca eski tip posta kutusunda ise şimdi oda anahtarları duruyor. Alt katta üç odası bulunan konağın üst katta da üç odası var. Konağın iç yapısı aile yadigârı bir konaktaymışız gibi hissettiriyor bize. Köşede duran saksı, pencere altındaki sehpa ya da kanepedeki yastıklar evin sıcak havasını tamamlıyor. Güler yüzleriyle bizleri ağırlayan Türksoy çifti, konağın bahçesinde çay ikram ediyorlar. Keyifli bir sohbetin ardından emekli öğretmen olduklarını öğrendiğimiz çiftten günün yorgunluğunun çökmesiyle izin isteyerek odalarımıza çekiliyoruz.
Yeni güne, konağın bahçesindeki muhteşem manzara ve gül kokuları eşliğinde yaptığımız kahvaltıyla başlıyoruz. Göynük Belediyesi Fen İşleri'nde çalışan rehberimiz Uğur Memiş'in de bize katılmasıyla çayımızdan son yudumlarımızı alıyor ve Göynük gezimize devam ediyoruz. Gazi Süleyman Paşa Camii ve Hamamı'nı görmek üzere Göynük merkezine doğru yola düşüyoruz. 1331-1335 yılları arasında Orhan Gazi'nin oğlu Gazi Süleyman Paşa tarafından yaptırılan cami ve hamam, farklı yıllarda restorasyonlar geçirmiş. Kubbesiz bir yapı olan Gazi Süleyman Paşa Camii, ilk Osmanlı eserleri arasında olmasının yanı sıra Fatih Sultan Mehmet'in hocası olan Akşemseddin'in türbesine ev sahipliği yapması nedeniyle de önem kazanıyor. Camide ahşap minberinin yanı sıra duvarlardaki terazi figürleri ve tavan dikkatimizi çekiyor. Camiyle hamam birbirinden Göynük Çayı'yla ayrılıyor. Çayın üzerindeki ahşap köprüden geçerek hamama ulaşıyoruz ama kapalı olduğu için içini göremiyoruz. Hamamın batısı erkeklere, doğusu kadınlara ayrılmış. Kesme taştan yapılan hamamın kubbe kasnakları moloz taşından yapılmış. Kendinden ısıtmalı bir sistemi olan hamam günümüzde de kullanılmaya devam ediyor.
Tarihî Göynük evleri ilçeyi süslüyor
Beyaz ve kahverengi boyalı Göynük evleri, ilçenin tarihî dokusunu da belirliyor. Göynük'ün katman katman yükselen evleri, aile nüfusuna göre şekillenmiş. Evlerin bazıları çekirdek bir aile, bazıları da görkemli Göynük konakları gibi geniş aileler için yapılmış. Evler genellikle zemin kat üzerine bir veya iki kattır. Yaşları 100-150 yılı bulan Göynük evlerinde giriş kat, depo ve kiler olarak kullanılır. Ara katta gündelik kilerler, hizmetçi odaları, mutfak, bayram günlerinde şölen yemeklerinin pişirildiği ocaklı "fırın evi" yer alır. Zengin evlerinde fırın evi bahçenin ayrı bir köşesinde kurulmuştur. Birinci katta ise geleneksel Türk evindeki boş oda ile öbür odalar bulunur ve gündelik hayat bu katta geçer. Genellikle her odanın ocağı, yüklüğü, sedirleri, boş odası (gusulhanesi) vardır.¹
Gülsen Emir'in sahibi olduğu üç yüz yıllık konak da bu görkemli yapılardan biri. Osmanlı'ya bağlı Emiroğulları'na ait olan konak, bir Rum mimar tarafından yapılmış. Göynük mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu konaktaki ahşap tavan süslemeleri, dökme sobalar, sedirli ve ahşap dolaplı odalar bizi kendine hayran bırakıyor. Göynük Belediyesi'nin başlattığı restorasyon çalışmalarıyla dört yıl önce dışı yenilenen konağın içini ise Gülsen Emir ve çocukları birlikte yenilemişler. On üç odası olan üç katlı konağın tam 110 gömme dolabı olduğunu öğrendiğimizde çok şaşırıyoruz. Sedirlerin ve perdelerin konağın özgün yapısına uygun olarak yeniden yapıldığını söyleyen Gülsen Emir, işçiliğine hayran olduğumuz döküm sobanın ve evin tam yaşını, evin mimarisini araştırmak için gelen Japon akademisyenlerden öğrenmiş. “Burada birkaç sene evvel Japonlar kaldı. Belediye reisi aradı ve Japonların evi gezmek istediğini söyledi. Yedi tane profesör geldi. Onlarla nasıl anlaşacağımı düşünürken neyse ki bir tanesi Türkçe biliyormuş. 'Müsaade ederseniz beş gün boyunca gelelim ve evin tam mimarisini çıkaralım.' dediler. Tarihçesini sordular bana. Çok eski olduğunu bildiğimi ama kesin tarih veremeyeceğimi söyledim. İçerideki sobayı sordular; onu da bilmediğimi söyledim. Sobayı söküp tarihini bulmayı önerdiler, ben de tekrar kurmaları şartıyla kabul ettim. Sobayı söktüler, temizlediler ve tabanına yakın bir yerde tarihini buldular. Fransız yapımıymış ve 280 küsur senelikmiş. Evin tarihini ve mimarını da aradılar ve sonunda aşağıdaki ambarda bir kapak içinde buldular. Çok sevindiler bulunca da. Bir Rum mimar yapmış burayı. O zaman, 294 senelikti konak. Elde ettikleri bilgileri şimdi derslerinde kullanıyorlarmış.”
Göynük'te bir masal diyarı
Biraz da Göynük'ün doğal güzelliklerini keşfedelim, diyerek Göynük-Bolu yoluna doğru uzanıyoruz. Çubuk ve Sünnet Gölü'nü görmek için çıktığımız yol boyunca Faruk Akbaş sürekli arabayı durduruyor. Hemen hemen geçtiğimiz her yerde bir bitki fark eden görsel yönetmenimiz Göynük'ün bitki zenginliğine hayran oluyor. Kısa duraklamaların ardından bir süre sonra Sünnet Gölü'ne ulaşıyoruz. Bir heyelan sonucu oluşan gölde yaban ördekleri, kazlar, tavuklar ve tavşanlar insanlarla iç içe dolaşıyorlar. Göynüklüler tarafından mesire alanı olarak kullanılan göl, özellikle çocuklu aileler için ideal.
Sünnet Gölü'nden bir başka heyelan gölü olan Çubuk Gölü'nü görmeye gidiyoruz. Deniz seviyesinden 1150 metre yükseklikte olan ve yağlı boya tablo misali önümüzde uzanan göl, bir hikâye kitabının sayfasından kopup gelmiş gibi dingin ve huzurlu. Çubuk Gölü'nün aksine son derece sakin olan gölde bir film çekimi için yapılan değirmenler göle büyülü bir hava katıyor. Karşısından, sağından, solundan fotoğraf çekmeye doyamadığımız yel değirmenlerinin içine giriyor, değirmenin kanatlarının arasından önümüzde uzanan manzarayı keyifle izliyoruz. Film çekimlerinin ardından boş kalan bu değirmenler için belediyenin bir de projesi var: Değirmenleri konaklama yerleri hâline getirerek doğanın bu dingin köşesinde şehir kaçkınlarına soluklanacak bir yer yaratmak. Çevresinde yürüyüş parkuru da olan gölde kamp ve olta balıkçılığı da yapılabiliyor.
Hem tarihî zenginliklerin hem de doğal güzelliklerin olduğu Göynük, hayatın telaşından sıyrılıp soluklanmak isteyenler için bulunmaz bir yer. Tarihî konakları, yöresel lezzetleri, doğal güzellikleriyle büyükşehirlerden gelecek olanlar için farklı bir seçenek.