
Fethiye'de Bir Aşk Hikâyesi Anlatıcısı Louis De Bernieres Yazı: Sevda Korkmazgil Fotoğraflar: Gökhan Korkmazgil
O girdaplı zamanlardan bu yana dünya, ataların aldığı yaraların, çocuklarda kanadığını tekrar tekrar öğrendi. Herhangi bir kimsenin bir gün gelip de affedilip affedilemeyeceğini ya da verilmiş olan bir zararın bir gün giderilip giderilemeyeceğini bilmiyorum. Ama bu kadarı yeter…” der, “Kanatsız Kuşlar” kitabının ilk bölümünde Louis de Bernieres. I. Dünya Savaşı'nın son yılları ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Fethiye'nin Eskibahçe isimli şirin bir köyünde yaşayan Philothei isimli Rum kızı ile İbrahim isimli Türk genci arasındaki aşk ekseninde yazılan “Kanatsız Kuşlar”, Kurtuluş Savaşı'nı ve Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını bir belgesel hassasiyetiyle irdeliyor. Köy halkının gözünden savaşın etkilerini, Müslüman ve Hıristiyan halkın ilişkilerini oldukça objektif bir yaklaşımla değerlendiriyor.
Bu sene mayıs başında, dördüncüsü düzenlenen Fethiye Kültür Sanat Günleri kapsamında “Kanatsız Kuşlar” kitabının yazarı İngiliz Louis De Bernieres, Fethiye'ye geldi. Fethiye'deki antik tiyatroda ve Kayaköy'de söyleşilere katıldı, kitaplarını imzalayarak okurlarla buluştu. Çeşitli okulların “Kanatsız Kuşlar”daki bazı bölümlerden hazırladığı kısa oyunlar ve kitap okumaları, bu söyleşileri daha da zenginleştirdi. Bernieres'in Fethiye'ye gelmesi çok önemli, bir o kadar da anlamlı bir ziyaret. Çünkü harika, soluk kesici, yürek yaralayıcı olduğu kadar pırıl pırıl, görkemli bir roman olan “Kanatsız Kuşlar” kitabı, Fethiye'nin (o dönemdeki adıyla Meğri) Kayaköy (o dönemdeki adı Levissi) kasabasında doğup gelişiyor. “Kanatsız Kuşlar”, geri planda bir mübadele destanı olması yanında, büyüsü bozulan bir coğrafyada kendini yeniden var etmeye çalışan Türk ulusunun ve onun büyük önderi Mustafa Kemal'in sıra dışı öyküsü.
“Kanatsız Kuşlar”dan önce Bernieres'in dört ödüllü romanı var. Bunlardan “Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini”, 1995'te yazarı dünya çapında üne kavuşturdu. Bu romandan Nicholas Cage ve Penelope Cruz'un başrollerini paylaştığı bir de film çekildi. Benzer şekilde Ege coğrafyasını ve savaşı anlatan film, ülkemizde gösterildiği dönemde büyük yankı uyandırdı.
Telmessos antik tiyatrosunun büyülü gecesinde Bernieres sahneye geldiğinde nefesler tutuldu. Daha önce “Kanatsız Kuşlar”ı nefesi kesilerek, büyülenmişçesine okumuş olan izleyici topluluğu, bu kez yazarını dinledi. Öyle ya, bizim destanımızı yazan adam karşımızdaydı. Alçakgönüllü bir tavırla yürüdü, sahnedeki sandalyesine oturdu ve hemen izleyicilerin kalbini kazandı.
Bundan sonrasını Bernieres'in ağzından, konuşma dilini değiştirmeden dinleyelim:
“O yıllardaki Kayaköy'ü betimlerken gerçeğe olabildiği kadar çok yaklaştığımı düşünüyorum. Kasabada Hıristiyanlar ve Müslümanlar birlikte yaşıyorlardı. Bilmiyorum ama muhtemelen birkaç Ermeni, birkaç Musevi de vardı diye düşündüm. Ama bir eczane vardı ve öyle bir kasabada mutlaka bir çömlekçi, çömlek ustası vardı. Yemek yapıldığına göre mutlaka bir kalaycı, bir bakır ustası vardı, yemek pişirecek kap kacak yapan. Aynı zamanda evlerin yanında yağmur suyunu topladıkları sarnıçlar vardı. Genelde o dönemlerde iki katlı binalarda özellikle kışları alt katlarda hayvanlar barınırdı ki sıcaklıkları üst katı ısıtsın diye. Ben de bunun orada öyle olduğunu varsaydım, o yüzden orada yaşayan nüfusun nasıl oluşabileceği hakkında genel bir fikrim oluşmuştu. Esasında orada gerçekten kimler yaşıyordu, gerçekten nasıl yaşıyorlardı bunu tam olarak bilmiyorum. Bu yüzden ben Kayaköy'e çok benzeyen kendi hayali kasabamı yarattım. İstediğim kadar hayatın hikâyesini böylelikle söyleyebilirdim. Ve bizim mesleğimizin hilesi de gerçeğe benzeyen hayatlar yaratmak. Tabii, hedeflenen şey daha çok bir mecaz esasında, metaforik bir gerçek yaratmak.”
Kitabın yazımında çeşitli kişilerden destek alan Bernieres, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kitabı yazmak zordu benim için. Çünkü Türkleri ve Türkiye'yi bilmem gerektiği kadar bildiğimi hissedemedim. Yunanistan'da insanlarla çok daha çabuk sürede arkadaş olabiliyorsunuz, hemen tanışıp kaynaşabiliyorsunuz. Türkler biraz daha saygılı, biraz daha geride duruyorlar, onları iyi tanımak, arkadaş olmak biraz daha zaman gerektiriyor. Londra'da bir kitapçı vardı, Güney Kıbrıs'tan biriydi fakat önyargıları olmayan bir kişiydi. Onun kitapevinde Türk edebiyatıyla ilgili birçok kitap vardı. Yunan Konsolosluğu'ndaki kültür ataşesi de yakın dostumdu ve o dönem üzerinde bir uzmandı. Aynı zamanda Londra'daki Türk Konsolosluğu'ndaki kişilerle de dostluk kurdum, sadece yemek için bile gitmeye değer oraya. Türk Konsolosu çok yardımcı oldu, çünkü kendi büyükannesi de Sırbistan'danmış ve bizim tahmin ettiğimizden daha karışık olduğumuzun bilincinde bir insandı. Kerim Uras isminde bir diplomat vardı orada, benim için İngiltere'nin arşivlerine gitti. Bir yığın evrakla geri döndü, bunlar bir İngiliz lorduna gönderilen yazışmalarmış. Çünkü o dönemlerde Büyük Britanya tüm bölgenin polislik görevini yapıyor. Bütün dokümanlar Fransızcaydı çünkü o dönemde diplomatik dil Fransızca. Çok şükür ki Fransızca biliyorum ve bunları okuma şansım oldu ve Kurtuluş Savaşı sırasında olanlar da, o bilgiler de değerliydi. Kitapta Çanakkale Savaşı'nda olanları da eklemek istedim çünkü benim kendi dedem Çanakkale'deki savaşlarda yer aldı, hatta bir günde üç kere vurulmuş, gerçekten Türkler çok iyi nişancılarmış. Kendini ağaç gibi kamufle eden keskin nişancılar varmış Türkler arasında. Bu yüzden Çanakkale'ye gitmek için bir duygusal nedenim de vardı. Fakat İngilizce olarak Osmanlı bakış açısından savaşla ilgili doküman yoktu. Tabii hatırlamamız gerekiyor ki Osmanlıdan bahsederken Türklerden farklı bir şeyden bahsediyoruz. Türklerin Çanakkale'deki o başarıyla duyduğu gururu fark ettim çünkü gerçekten de dönemin en büyük iki imparatorluğu olan İngilizlere ve Fransızlara karşı kazanılmış büyük bir zaferdi. Ve bizi geri gönderdiler! Çanakkale'de birkaç gün kaldım, bir araba kiraladım ve hikâyenin Türk tarafındaki durumunu öğrenmek, anlamak için orada görüşmeler yaptım. Gerçekten ilginç detaylar da buldum o sırada. Mesela Fransızların bir bombası olduğunu öğrendim, direkt yükseliyor ve direkt düşüyor. Amacı sipere doğru aşağı düşmesi ve oradaki kişileri öldürmesi. Siyah renkte hazırlanıyor ve aşağı doğru düşerken de sanki bir kedi miyavlaması gibi bir ses çıkarıyormuş. O yüzden Türk ve Osmanlı askerleri ona kara kedi diyormuş. Böyle bir bilgiyi evde İngiltere'de kalarak, kitap okuyarak öğrenmem mümkün değil.”
Türklerin çok hevesli amatör tarihçiler olduğunu söyleyen Bernieres, şu hikayeyi paylaşıyor: “Çanakkale'de Faruk isminde bir aşçı ile tanıştım, Çanakkale Savaşı'nı Türk tarafı açısından öğrenmek, o bilgiyi almak istediğimi söyledim. Faruk, konuyla ilgili hikâyesi olan herkese haber salacağını, onların da benimle bu hikâyelerini paylaşacaklarını söyledi. Türklerin çok hevesli amatör tarihçiler olduğunu da bu vesileyle öğrendim! Ana savaş alanında gezdikten sonra lokantaya geliyordum, aşçı Faruk beni Fransızca kelimelerle fakat Amerikalılara göre bir yemekle karşılıyordu, insanlar gelip bana fotoğraflar gösteriyorlar ve hikâyeler anlatıyorlardı. Bu, yaptığım en güzel araştırmaydı; bir lokantada, güzel yemekler yerken insanların gelip bana hikâye anlattığı bir araştırma. Tabii son olarak söylemek istediğim, bir hikâye yazmada kendimizi başka kişilerin yerine koymak, onlar gibi düşünmek, onların yaşamını hayal etmek ana faktör oluyor, o yüzden kitabı bitirmek on yılımı aldı. İnsanların gerçekten oldukları hâl ile ilgili sağlam bir hissim olduğunu bilmek istedim, bundan emin olmak istedim. Çalışma bittikten sonra bunu hem Türk hem Yunanlı arkadaşlarıma gösterdim, onların da bir nevi onayını almış oldum. Bu bitti, basıldı ama tabii bir risk de vardı, birçok kişiyi hoşnutsuz kılabilirdi bu kitap. İstiklal Savaşı'nda ne kadar kötü davrandıklarıyla ilgili Yunanlı dostlarımla paylaştığımda tabii ki bundan hoşnut olmadılar. Tabii kitapta Türklerin de belki hoşlanmayabileceği şeyler de vardı. Ama eşit olarak herkesi rahatsız edersem bu benim için olumlu bir şey olurdu! Sanırım paylaşmak istediklerim ana hatlarıyla bunlardı.”
Bernieres'e bu kitabı yazarken, buradan gidenlerin kurduğu Nea Makri'de de bulunup bulunmadığını sordum. Çünkü o kitabı yazdığı sırada Mithat Bereket'in belgeselinde de gördüğümüz gibi buradan gitmiş yaşlı insanlar yaşıyordu. Cevabı: “Bana bunu söylediğiniz için çok üzgünüm. İnsanlar size iş çok geç olduktan sonra faydalı bilgiler veriyor! Bunu bana daha önce söylemeliydiniz!” oldu. Louis de Bernieres ile söyleşi şöyle devam etti:
- Salı Pazarı'na gittiniz mi?
Dört defa gittim. Tişörtlü bir hanımdan bahsediyorum kitapta, hepsi benim orada gözlediklerim ve o pasajda geçenler. O pazarı çok seviyorum.
- Rüstem Bey karakteri hayali mi değil mi? Türk isimleri nereden geldi?
Çömlekçinin ismi İskender'di, yani Alexander; iki kültürde de olan bir isimdi. Abdül'ü de Karatavuk için seçtim çünkü o dönem için yaygın bir isim olduğunu düşündüm.
- “Kanatsız Kuşlar” için film yapımıyla ilgili bir gelişme var mı?
Uzunca bir süre önce Yusuf Karabol isimli bir film yapımcısı tarafından hakkı satın alındı. Fikir, filmi Türkiye'de Türk oyuncularla yapmaktı. Yönetmen konusu gündeme geldi, kim müsait bu konu konuşuldu. Tabii bir fikir de Türkiye'de ama İngilizce olarak yapmak ki uluslararası bir piyasaya hitap etsin. Gerekli finansmanı ve mekânı bulabilirlerse kısa bir sürede bu film oluşabilir.
- Gelecek kitabınızdan bahseder misiniz?
Bir romanı yazmak için bir hikâye yakalamam lazım. Çanakkale'de çok güzel şeyler var, bir tarihçi için ama bir hikâye de yakalamam lazım, henüz öyle bir hikâye yakalamış değilim. Şimdi Çanakkale'de bulduğum en iyi hikâyeleri kullandım. Kitapta bir bölüm var, iki hat arasında, bir askerin ağlayarak orada durduğu bir sahne ile ilgili bölüm var kitapta. Hatırlarsanız, ateşkes bittikten ve savaş tekrar başlamak üzereyken, yaralı düşman askerinin o ağlaması, acısı üzerine bir Türk askeri kendi süngüsüne bir beyaz çamaşır asıyor ve onu sallayarak siperden çıkıyor, o yaralı askeri taşıyor ve diğer İngiliz siperlerine kadar götürüp bırakıyor. Ve sonra kendi siperine geri dönüyor. Bu hikâye ile ilgili her iki tarafta da belge var, o yüzden bu hikâyenin doğru olduğunu biliyorum. Tekrar Çanakkale yazabilmek için bunun gibi iyi hikâyelere ihtiyacım var. Bence Türk romancılarının yazması gereken bir şey bu.
Bundan sonraki kitabım dedemle ilgili olacak, Afrika'da Nazi ortamlarında bulunan 96 yaşında Kanada'da küçük, yeşil bir kulübede ölen dedemle ilgili. Birkaç yıl daha vaktimi alacak bunu yazmak, o zamana kadar belki bir Çanakkale hikâyesi yakalamış olurum, düşünmüş olurum.
Söyleşi uzun alkışlarla sona erdi. Sağ yakasına taktığı nazar boncuğu -bilmem kendisi mi iliştirmişti- bu topraklara, bu kültüre ne kadar yakın durduğunun alçakgönüllü bir simgesiydi. Kitaptaki bir tümce aklımda kalın harflerle belirdi: “Tokadı kendi suratına çakan, gözyaşlarını dışa akıtmamalı.” demişti Bernieres. Ama o, İngiltere'den çıkıp gelen adam, içe akıtılan gözyaşlarını da görmüş, insan duyarlılığına usta yazarlığını eklemiş ve bu destanı yazmıştı.
Söyleşide, Fethiye'ye defalarca geldiğini belirten Bernieres'in Kayaköy'ü, dokunaklı bir öyküyü dile getiren şiirsel ve olağanüstü şaşırtıcı romanın mekânını oluşturmuş. Bugün bile Kayaköy'ün terk edilmiş taş sokaklarında dolaşırken duyduğunuz kuş cıvıltılarının, romanın sayfalarından geldiğini hissedersiniz. Gözleriniz boşuna Karatavuk ile İbrahim'i arayacak. Ancak yalnızca sessiz taşlar, kör pencereler, ocağında incir ağacı büyümüş mutfaklar, terk edilmişlik ve hüzün karşılayacak sizi…