Yolculuk Dergisi 89. Sayı

Marsilya'nın Öyküsü Devam Ediyor Yazı: Mehmet Ali Kılıçbay


Akdeniz'in incilerinden biri olan Marsilya'nın öyküsünü, geçen yazıda 18. yüzyılın sonunda bırakmıştık. 1720'deki büyük veba salgını ve arkasından 1789 Fransız Devrimi, antik dönemden beri kendine özgü bir kimliği ve özerk bir yapısı olan Marsilya'nın köklü değişimler geçirmesine neden olmuştur. Vebayla nüfusunun büyük bölümünü kaybeden, devrimle artık diğer Fransız kentlerine nazaran bir ayrıcalığı kalmayan bu eski şehir, 19. yüzyılda Batı Avrupa'da ortaya çıkan sanayi devriminin sonucunda tamamen başka bir yapılanmanın içine girecektir. Marsilya, Fransız Devrimi'nin ulusalcı ateşiyle tutuşarak bütünsel bir Fransa'nın kurulmasına kadar, adeta bir kent-devlet yapılanması içinde kendini yöneten özerk bir bölge olarak kalmıştır. Bu nedenle, devrimden sonra kararların başkent Paris'ten gelmeye başlaması, Marsilyalıların ruhunda derin izler bırakmış ve özerklik hayallerini hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. Marsilyalılar, bugün bütün Fransızlar içinde kendilerine özgü değer ve özelliklere en çok bağlı insanlar olarak kalmayı sürdürmektedirler. Marsilyalılar, 18. yüzyılın tamamı boyunca, kent endüstrilerinin kumaş, cam eşyalar ve ateşli silahlar gibi ürünlerini Afrika'ya satmış, bunların karşılığında köle almışlardır. Bu köleleri Amerika'da satıp karşılığında gümüş, şeker, pamuk ve vanilya gibi tropikal ürünler alan Marsilyalı tüccar ve gemiciler, bu ürünleri kentlerindeki sanayicilere satmakta, onlar da bunları nihai ürün hâline getirip Akdeniz'in her yerinde pazarlamaktadırlar. Bu, birçok bölgeyi kapsamına alan dünya çapındaki üçgen ticaret, şehrin, dünyanın en zenginlerinden biri olmasına yol açmış ve kent müthiş bir yapılaşmaya sahne olmuştur. Ancak 19. yüzyılda teknolojide yaşanan devrimci atılımlar, yani makineleşme ve buhar gücünün özellikle gemicilikte kullanılması ve köle ticaretinin sona ermesi, 1859-1869'da Süveyş Kanalı'nın açılması ile Fransız sömürge imparatorluğunun dünya ölçeğinde çok büyük boyutlara ulaşması, Marsilya'nın sınıf atlamasına neden olmuş. Kent, bu yeni endüstrileşme ve dünya ölçeğindeki ticareti sayesinde, 1870'de 300 bin olan nüfusunun 1940'ta 600 bine çıkmasına tanık olmuştur. Marsilya, zenginleşmesini sağlayan sömürge ticaretini Fransa'ya göstermek üzere 1906 ve 1922'de “Sömürgeler Sergisi” düzenlemiştir. Dünya üzerine yayılmış bütün Fransız sömürgelerinden gelen hammaddelerin bu kentte mamul ürüne dönüşmesi ve yeniden satılması sayesinde ortaya çıkan bu zenginlik, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısının büyük ayıbının sonucudur. Sömürge halkları, adeta Avrupa için çalışmaktadırlar. Marsilya'ya akan zenginlik, bu kentin bütün Akdeniz kentlerini tehdit eden susuzluk sorununu hepsinden önce çözmesine olanak vermiştir. 19. yüzyılın en büyük mühendislik işlerinden biri olan 87 kilometre uzunluğundaki Marsilya Kanalı, 5 bin işçinin 11 yıl çalışması sonunda 1947'de tamamlanmış ve Durance Nehri'nin suyu kentte akmaya başlamıştır. Bu o kadar önemli bir olaydır ki, bu devasa eseri hayata geçiren kişi olan mimar Henry Esperendieu, bu müthiş işi kutlamak üzere, “suyun şerefine” büyük bir anıt da yapmıştır. Bu çok ünlü bina, bugün Marsilya'nın tarihsel anıtlarının başında gelen Longchamp Sarayı'dır. Fransa'nın bu en büyük Akdeniz kenti, ülkesinin 19. yüzyılın ortalarında Kuzey Afrika'yı (Fas, Tunus, Cezayir) sömürgeleştirmesinden aslan payını alacaktır. Bu dönemde kent, adeta Paris ve Lyon'la yarışır hâle gelmiş ve dünyanın en görkemli şehirlerinden biri olmuştur. Ancak kentin kaderi 2. Dünya Savaşı'yla birlikte tersine dönecektir. Savaşın sona ermesinden sonra bütün İngiliz ve Fransız sömürgelerinde başlayan kurtuluş hareketleri, özellikle Cezayir'de çok kanlı çarpışmalara yol açacak, 1958'de bu ülkenin bağımsızlığıyla sonuçlanacaktır. Ama Cezayir, Fransa'nın adeta anavatanın bir parçası olarak gördüğü bir topraktır; bu nedenle buraya, diğer sömürgelerdeki durumdan farklı olarak çok sayıda Fransız yerleşmiştir. Bağımsızlığın elde edilmesinden sonra bunlar Fransa'ya döneceklerdir. Onlarla birlikte, Fransız ordusunda görev yapmış Cezayirlilerin (harki) bir bölümü de Fransız vatandaşlığı alarak ülkelerini terk etmiştir. Anavatana geri dönen bu çok sayıda insanın önemli bir bölümü, zaten bağlantılarının olduğu Marsilya'ya yerleşince, kenti barınma, alt yapı gibi konuların yanı sıra ekonomik olarak da zora sokmuştur. Üstelik daha savaşın yaralarını tam saramamış olan Fransa, bu ağır yükü kaldırmakta epey zorlanmaktadır. Nitekim, ünlü mali tedbirler, örneğin frankın devalüe edilmesi, De Gaulle'e suikastler, Gizli Ordu Örgütü'nün (OAS) darbe planları, 1958 yılında ortaya çıkacaktır. Bunun ardından Fransız kolonilerinin teker teker tasfiyesi sürecine girilince, buralardaki Fransız yurttaşlarının ve vatandaşlık verilen yerlilerin de kente akmasıyla, Marsilya kötü günler geçirmeye başlamış, buna bir de 1970 yılındaki dünya ekonomik krizi eklenince, şehir neredeyse çökme noktasına gelmiştir. Ama bu büyük krizin ardından yeni bir endüstrileşme dalgasıyla toparlanan kent, eski iyi günlerindeki ticaret hacmini bile aşarak, bugün dünyanın en büyük liman ve endüstri şehirlerinden biri hâline gelmiştir. Nüfusu 2 milyona yaklaşan Marsilya, aynı zamanda Fransa'nın, Paris'ten bile daha büyük çapta olmak üzere, en kozmopolit şehridir. Dünyanın dört bir yanındaki eski Fransız sömürgelerinden gelenler, ülkeye genelde buradan girmiş, çoğu burada kalmış ve kent böylece adeta Babil Kulesi hâline gelmiştir. Bir örnekle bitirelim. Ünlü Fransız millî futbolcu Zibedine Zidane'ın babası, Cezayir Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra Fransa'ya göç eden Cezayir Berberilerindendir. Bu kentte vatandaşlık almış ve Zidane da orada bir Fransız olarak doğmuştur ve hâlen Marsilya'da yaşamaktadır.