
Balkanlar'da Bir Bilinmez Yazı: Fatih Balkış
Edebiyat yapıtlarını ele alırken, tıpkı sanatın diğer mecralarında olduğu gibi coğrafyanın, dilin, kültürlerin, yapıtın beslendiği köklerin başat etkisini de değerlendirmek gerekiyor. Hele hele bu yapıtlar yakın çevremizden, hatta derin kültürel bağlarımız olan Balkanlar'dan doğuyorsa. Şaşırtıcı olan, bu topraklarda üretmiş olan yazarların, düşün insanlarının ve siyasetçilerinin siyasi yönü ne olursa olsun, yoğun kültürel ortama yaptıkları katkılar ve toplumun kitlesel gücüne karşın zamanın ruhunun ötesinden bireysel karşı çıkışlarıyla alternatif sesleri dile getirebilmeleri. Başta Osmanlı İmparatorluğu'na karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle gelişen ulus olma bilinci, hemen ardından dikta rejimleri tarafından yıllarca süren kıstırılmışlık, kuşkusuz Balkan halklarının yakın geçmişimizde yaşadığı parçalanmanın ya da başka bir deyişle ayrışmanın boyutlarını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bugün en azından yakın çevremdeki arkadaşlarımın hiçbiri kendini Yugoslav olarak tanımlamıyor. Onlar artık Bosnalılar, Sırplar, Hırvatlar. Birkaç yıl önce gerçekleştirdiğim bir Orta Avrupa gezisinde bu ayrışmanın boyutlarını bizzat gözlemleme şansım oldu. Gerçekten de ulus olamamanın, kendi tarihinden yoksun bırakılmanın ne demek olduğunu bütün çıplaklığıyla görebileceğiniz bir coğrafya Balkanlar. Terk edilmiş evler, girilemeyen mahalleler ve insanların hâlâ kapı komşusundan tedirgin olması durumu. Milan Kundera'nın deyişiyle; “…Orta Avrupa. Peki nedir bu Rusya ve Almanya gibi iki büyük güç arasında yer alan küçük ulusların tamamı? Batının doğu sınırı. Orta Avrupa sınırlarının kalıcı ve doğru olarak çizilmesinin imkânsız olduğu gerçek mi? Elbette! Bu uluslar ne kendi kaderlerinin ne de kendi sınırlarının hâkimi olabildiler. Hiçbir zaman tarihin öznesi olamadılar, hep nesnesi oldular.” Kundera'nın da dile getirdiği gibi bu topraklarda doğmuş olan yazarlar, kendilerini küçük uluslar olarak tanımladılar ve kendi ülkelerinde değil, büyük ulusların topraklarında bilinir kılındılar.
Romanya'da bir kaza
Bu ayki yazımda Romen yazar Mihail Sebastian'ın (1907-1945) “The Accident / Kaza” adlı romanını ele almak istiyorum. Romanın yazıldığı dönem olan 1930'lardaki sanatsal ve sosyal yaşam, Romanya'nın belki Türkiye'den bile karmaşık olan demografik yapısı; Rusça, Romence, Fransızca, Almanca ve İngilizce konuşulan bir ülke ve yükselen ırkçılığın belirginleşen ayak izleri. Dönemin başat figürlerine baktığımızda, Romanya'nın içinde bulunduğu bu karmaşanın tam ortasında görüyoruz Sebastian'ı. Bir yanda düşünsel hamiliğini yapan Noe Ionescu'nun bir anda faşizmi destekler hâle gelen söylemleri, diğer yanda Sebastian'ın hayatı boyunca yüzleşmek zorunda kalacağı Yahudi kökleri ve yaşamını kabusa çevirecek olan İkinci Dünya Savaşı. Giderek yükselen Yahudi düşmanlığı, geleceği belirsiz bir Romanya ve yalnızlaştırılan bir sanatçı olarak Sebastian. Bütün bunlara karşın yazdığı romana önsöz yazması için Ionescu'dan ricada bulunur Sebastian. Onun romanına vereceği destek kuşkusuz sanat ortamındaki yerini pekiştirecektir. Ama işler Sebastian'ın düşündüğü gibi olmaz. Bu isteği kabul eden Ionescu, Sebastian'ın beklediği gibi bir yazı kaleme almaz. Hatta yazdığı önsöz düpedüz Yahudi karşıtlığı göndermeler içeren ve Sebastian'ın yazarlığını sorgulayan eleştirilerle yüklüdür. Ama Sebastian romanı için yazılan bu kötücül yazıya dokunmayacak ve bir başka yazıyla Ionescu'ya yanıt verecektir: “Romanya'da doğdum ve ben bir Yahudiyim. Bu beni bir Yahudi ve Romanyalı yapıyor. Kendime Romanyalı ve Yahudi kimliğimi kanıtlamam için konferanslara katılmam gerektiği söyleniyor. Bu, bir ağacın kendinin ağaç olduğunu kanıtlaması için benzer bir konferansa katılması gerektiğini söylemek kadar çılgınca. Aslında yanıt sorunun içinde gizli. O kişi gitsin ve o ağaca bir ağaç olmadığını anlatsın.”
Sebastian bu gerilimli ortamın ötesinde, yönelimlerinin peşinden kararlı biçimde ilerlemeye devam eder. Gazeteler için eleştiriler, oyunlar kaleme alır ve peş peşe romanlar yazar. “Kaza”, 1934'te yayımlandığında, Almanya'da henüz iktidara gelmiş olan Hitler'in yükselen Yahudi düşmanlığı ve Sebastian gibi yüzlerce sanatçının ve bilim adamının hissettiği baskılar romandaki yerini alacaktır. Romanın kahramanları da sözünü ettiğim sanatsal ortamın gölgesinde kalan genç insanlardır: Paul ve Nora. Her ikisi de karmaşık ilişkilerinden tam olarak sıyrılamamışken bir kaza sonucunda tanışırlar. Nora, ilişkisinin yükünü üzerinden atmış ve Paul'e yaklaşma çabasındadır. Paul ise hâlâ zihninde Anna ile yeniden birlikte olmanın hayallerini kurmaktadır. Oysa genç ressam Anna, yakaladığı sanatsal başarının girdabına kapılıp çoktan Paul'den uzaklaşmıştır. Yetenekli ressam, kısa sürede Bükreş'in vazgeçilmez ressamlarından birine, Paul ise onun yalnızca gölgesinin izinden giden, umutsuz bir âşığa dönüşmüştür. İşte tam da bu anda Nora ortaya çıkıyor. Kendinden emin, tutarlı ve olgun yaşamı onun bakış açısını berraklaştırıyor ve Paul'un içindeki saflığı görmesini sağlıyor. İkisi de zamanla birbirlerine yaklaşırken, karmaşık geçmişleri, özellikle Paul için, onları bir yandan tehdit ediyor ve kaçınılmaz olarak bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu yolculuk bir anlamda Romanya aristokrasisinin kalbine yapılan bir yolculuğa dönüşüyor. Hem birbirleri için hem de konuk oldukları mülkün sahiplerinin yaşamlarının bambaşka yönlerini öğreniyorlar. Birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşan ve giderek birbirlerine ait olacakları bir dünyayı karla kaplı bir dağda buluyorlar.
Geçmişin hayaletleri de peşlerini bırakmıyor. Paul'un zihnine sinen Anna'nın görüntüsü kimi zaman onun peşinden gitmeye zorluyor Paul'u. Hatta birkaç kez bunu yapıyor da. Ama kabul etmesi gereken şey şu oluyor: Gerçeğin sorgulanabilir olduğu bir evrende huzursuz ruhunun bütünüyle dinginleşmeye ihtiyacı var; yoksa nefes almak olanaksız. Kuşkusuz bir aydınlanma ânı bu. Bu yönüyle Paul, tıpkı Thomas Mann'ın “Büyülü Dağ” romanının kahramanı Hans Castrop'u anımsatıyor bize. Kendi gerçeğiyle dağ yaşamı, kentin dehlizlerinden ve karanlık tarafından çok daha berrak görüntüler sunuyor insana. Ve elbette bütün bu söylem zenginliğinin yanında Sebastian'ın bir yazar olarak bakış açısının yani romanı ele alış biçiminin eşsizliği de her sayfada kendini gösteriyor. Yetmiş yıl önce yazılan bu roman, kimi zaman Proust etkisi altında olsa da, kendine özgü bir modernliği barındırıyor. Sanki 2000'lerde yazılmış bir Fransız romanı okuyor gibi hissediyoruz.
“Kaza”, şaşırtıcı derecede ilerici bir roman ve modern insanın ruh dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Bunun yanında edebiyat yapıtlarının zamanın ruhunu nasıl taşıdıklarına ve hâlâ pek çoğumuz için sisler altında bulunan Romanya üzerine yazılmış kusursuz bir örnek oluşturuyor.