Yolculuk Dergisi 89. Sayı

Kırk Fırın Ekmek Yazı: Feyza Hepçilingirler


Ben yurt dışına 40 yaşımdan sonra çıktım. O zamana dek, Avrupa - Türkiye karşılaştırması yapıldığını ne çok duydum. Hangimiz duymadık ki! Yapılan o karşılaştırmalardan Türkiye hep yenik çıkardı. Ne zaman bir Avrupa ülkesiyle karşılaştırılsak, onların aşmış, geçmiş olduğu, bizim yerlerde süründüğümüz ısrarla vurgulanır ve sonuç çoğu kez, “Bizim Avrupa'ya yetişmemiz için, ohoo, kırk fırın ekmek yememiz lazım.” diye bağlanırdı. Ben de Avrupa'da yaşayan insanları nasıl hayal edermişim ki bize benzediklerini, kuyrukları ya da boynuzları olmadığını, bizim gibi yaşadıklarını, yaşamak için çalışıp didindiklerini, namuslusunun, ahlaklısının yanında hırsızının, uğursuzunun da bulunduğunu gördüğümde hafif bir şaşkınlık yaşamıştım. Son yıllarda, Avrupa Birliği'ne girme olasılığı belirdiğinden beri… “Bizi Avrupa Birliği'ne almazlar.” yargısını açıklayan bir “çünkü”den sonra neler geliyor neler... Müslüman bir ülkeyiz. Çok kalabalığız. Genç nüfusumuz çok. Eğitim düzeyimiz düşük. Kokoreçe kadar varıyor bu çünkü'ler. Sanırsınız ki görücü usulü ile evlenmek zorunda olan, evde kalmış, yaşlıca bir kızız ve görücülere bir türlü kendimizi beğendiremiyoruz. Onlar zengin, iyi yetişmiş, bilgili, görgülü; biz ise yoksuluz, çirkiniz, görgüsüzüz, boyumuz kısa, eteğimiz de sökük. Daha birkaç ay önce Ankara'da bir taksi şoförüyle boğaz boğaza geliyorduk. Adam, önündeki araç sinyal falan vermeden dönünce bastı yaygarayı. Hem öndeki, sinyalsiz dönen arabanın şoförüne kızıyor hem de ülke olarak bizi topyekûn harcama konusunda kararlı. “Avrupa'da böyle bir şey asla olmaz. Böyle bir durumla asla karşılaşmazsın Avrupa'da.” demelerinin sonu gelmiyor. Sanırsınız Avrupa diye tek bir ülke var; bu arkadaş da orada doğmuş, büyümüş, kaderin bir oyunuyla düştüğü bu yeni ve acayip topraklarda bir türlü huzur bulamıyor. Sonunda dayanamadım. Nasıl soracağım konusunu pek de düşünmeden, “Siz Avrupa'nın neresindensiniz?” dedim. Anlamadı. “Ha? Hı? Ne?” gibi sesler eşliğinde homurdandı. Daha düz sormak gerek. Vereceği yanıta göre, “neresinde, kaç yıl“ gibi sorularla sürdürürüz konuşmayı. “Yurt dışında bulundunuz mu hiç?” dedim. Olumlu yanıt alacağıma çok emindim. “Yok,” dedi aslan şoförümüz. “Yurt dışına hiç çıkmadım.” Bunu duyar duymaz patladım: “O zaman nereden biliyorsunuz Avrupa'da böyle şeylerin olmadığını? Kötü sollamalar, sinyalsiz dönmeler yalnız Türklere mi özgü? Türklere özgüyse bile yalnız Almanya'da iki buçuk - üç milyon dolayında Türk yaşıyor. Orada da Türk gibi davranıyorlardır.” Öyle duymuş, ona öyle anlatmışlar, gidenler, görenler söylemiş. “Yalan!” dedim. “İnsanın iyisi de her ülkede var, kötüsü de. Şoförün iyisi de her ülkede var, kötüsü de. Yalan söylemişler size.” Aynadan ters bir bakış attı bana ve sustu; ama içinden konuştuğuna, en azından bir “Lahavle” çekip, “Sabah sabah nereden çıktı bu kadın!” diye anama yüklendiğine eminim. İnsanın hiç gitmediği, görmediği bir ülkeye (ülkeye de değil, kıtaya) hayranlığı anlaşılır gibi değil. Sanki bir yarıştayız. Avrupa'ya yetişmek için koşuyoruz; ama o, bizden hızlı koşuyor; asla yakalayamayacağız. Atatürk'ün bize, yetişmemiz için Avrupa'yı hedef gösterdiğini sanıyor kimimiz. Oysa “Avrupa” dememişti Atatürk; “çağdaş uygarlık düzeyi” demişti. O düzeyi yakalamak içinse kırk fırın ekmek değil, aşağılık kompleksleri içinde kıvranmadan, özgüvenli, dimdik, onurlu, kararlı bir yürüyüşü başlatmak ve sürdürmek gerek.