Yolculuk Dergisi 88. Sayı

Bir Karar: İntihar Yazı: Fatih Balkış


Fransız yazar Edouard Leve'nin “Suicide/İntihar” adlı yapıtını elime alır almaz, edebiyata merak salan herkesin bir şekilde bulup okuyacağı ve etkilenmenin kaçınılmaz olduğu Albert Camus'nün “Sisiphos Söylemi” adlı düşünsel kitabı geldi aklıma. Camus, yayınlandığı dönemde çok tartışılmış “Yabancı” adlı romanının düşünsel arka planını bu kitapla açıklama gayreti içindeydi. “Yabancı”nın vurdumduymaz, aldırışsız karakteri Mersault'un bir cinayetle sonuçlanan ve ölüme mahkum edilişini anlattığı bu kısa ama etkili romanı, kısa sürede kült romanlar seviyesine yükselince, bizzat Camus, Sartre gibi önce filozof olan romancıların endişelerini gidermek için “Sisiphos Söylemi”ni yazmıştı. Bilindiği gibi mitolojik bir kahraman olan Sisiphos, tanrıların kendisine verdiği ceza gereği, kocaman bir kayayı bir dağın zirvesine çıkarmak zorundaydı. Ama onun trajedisi sonsuza kadar sürecek olan bir döngü hikâyesinde gizliydi. Kaya asla o dağın zirvesine itilemezdi, çünkü son anda Sisiphos'un gücü tükenir ve sil baştan yararsız eylem yinelenirdi. “Yabancı”, 1942'de tam da İkinci Dünya Savaşı'nın en hararetli yıllarında yazılmış ve yayımlanmıştı. Savaşın korkunçluğunu anlatan romanda, Naziler tarafından kısa sürede işgal edilecek olan Paris sokaklarındaki tuhaf, tekinsiz bir hikâyenin kahramanıydı Mersault. Bütün umutların tükendiği, insancıllığın yok edildiği ve nefretin, ırkçılığın giderek yükselen değerlere dönüştüğü bir anti-ütopya yaşanıyordu sanki. Tıpkı Sisiphos'unki gibi bütün eylemlerin anlamsızlaştığı, bütün çabaların sonuçsuz kaldığı, iyimserliğin bütünüyle tüketildiği bir dünyayı soluyordu Mersault. Tüm insanlığın durumunu metaforlaştıran bu hikâyede, insanın önceden belirlenmiş eylemleri ve o eylemlerin sonuçsuzluğunun ortaya çıkardığı şeyi Camus, intihar olarak adlandırıyordu. İnsanın özgürce yapabileceği tek eylemdi intihar. Gerçekten de böyle miydi? İnsan, çevrelendiği sosyal koşullardan, ailevi, toplumsal ve dinsel bağlardan ancak kendini öldürerek mi kurtulabilirdi? Ama o zaman da, Camus'nün savunduğu anlamda özgürce alınan bu biricik eylem de başka koşullara bağlanmış oluyor ve saflığını yitiriyordu. Yani insanın aldığı öz kıyım kararının olasılıkla yanlış bir karar olabileceği gerçeği ortaya çıkıyordu. İki büyük yazar Yazarlar, müzisyenler, sinemacılar, aydınlar ve daha yüz binlerce insan intiharın eşiğindeyken, hatta bunu gerçekleştirmişken, onları bu düşünceyle yüzleştiren gerçek nedeni sanırım biraz daha sorgulamamız gerekiyor. Bu anlamda Stefan Zweig ve Virginia Woolf'un intiharları, bu karanlık sahneyi biraz olsun aydınlatmamıza yardımcı oluyor. 1881'de Avusturya'da doğan ve 1942'de Brezilya'da eşiyle birlikte bir otel odasında intihar eden Zweig, döneminin en ünlü yazarlarından biriydi. Hatta o kadar ünlüydü ki, kitapları tüm Amerika kıtasında ve Avrupa'da büyük yankı uyandırıyordu. İnsan ruhunun derinlerine inen gözlemleri, bastırılmış olan güdülerin açığa çıktığı küçük anları kavrayışıyla, çağının temsilciliğini yapıyordu kuşkusuz. Üslubunu belirleyen etkenlerin başında Freud'la olan dostluğunun da büyük etkisi vardı. Ancak zamanın ruhu Zweig'ın bir yazar olarak tedirginliğini daha da artırıyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndaki pasif tavrı ve Hitler Almanya'sındaki korkutucu dengesizlik, onun da bir anlamda sürgüne çıkmasında etkili olacaktı. Savaş patlak vermeden hemen önce, biraz olsun barışçıl bir ortam bulma umuduyla İngiltere'ye gitti. Ama pek yakında Almanların hayaletlerinin Londra üzerinde uçacaklarını hissetmişti. Derken Amerika yolculuğu geldi. Fakat huzursuz ruhu orada da rahat değildi, çünkü Amerika'da da savaş bütün gündemi işgal etmişti. En sonunda Brezilya'da huzuru bulacağını düşünüyordu. Fakat umutsuzluk ve günbegün artan karamsar hava, onu yaşamaktan alıkoyacak olan sonu hazırlamıştı. Eşi Charlotte Elisabeth Altmann'la birlikte intihar ettiğinde son yazdığı cümleler, “Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum; bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya'ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim dilimin konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa'nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu.” olmuştu. Virginia Woolf'un (1882-1941), romanlarında açığa çıkan karmaşık dünyaya karşın, özellikle mektuplarında ve denemelerinde işaret ettiği gerçek oldukça berraktı: Kadın, birey olarak, yüzyıllar boyunca süren bir aşağılanmanın odağında olmuştu ve her zaman bir erk tarafından tanımlanan, güçsüz, iradesiz ve insanla kıyas kabul etmeyecek derecede ilkel bir yaratıktı. “Gerçekten de böyle miydi?” diye düşünmeye başlar Woolf. George Sand'i bir erkek adını kullanmaya iten ya da Colette'i kocasının gölgesinde bırakan hep bu baskı mıdır? Biraz tiyatro metinlerini ve romanları, biraz da tarihsel kaynakları kurcalamak yeterlidir bunun yanıtını vermek için. Okumalarının ve yazdıklarının üzerine yeniden düşünürken, kadının özgürleşmesi için gerekli olan iki şeyi keşfeder: para ve kendine ait bir oda. Bu ikisinden yoksun bırakılmış bir kadın asla özgürleşemeyecek ve çağının tanıklığını yapamayacaktır. Tıpkı çocuk bakıcılığı, yaşlılara kitap okuma ve Londra'daki gazeteler için ıvır zıvır haber toplama gibi, yeteneğini ve özgürlüğünü kısıtlayan işler yaparken hissettiği gibi. Bu acı verici yaşam, Hindistan'da ölen halasından kalan mirasla ansızın değişir. Bundan böyle çalışmadan geçinebilecek ve romanlarını yazabileceği bir eve-odaya sahip olabilecektir. Böylesi bir rahatlığa kavuşmuş olan kadınlar artık “kimi uyumlu deneme yazarlarını, hafif romancıları, master derecesi almış genç adamları, hiçbir derece almamış olanları, kadın olmamanın dışında hiçbir belirgin özellikleri olmayan erkekleri” aşıp kendileri üzerine yazabileceklerdir. Ama burada da bir sorun ortaya çıkar. Kadınlar tarih boyunca söylem sahnesinden yeteneksizlikleri ve zavallılıkları yüzünden mi uzak kalmışlardır, yoksa Madame Bovary, Lady Macbeth gibi kadın kahramanların ancak bir erkek tarafından yaratılabileceği savı doğru mudur? Değildir elbet. Çünkü Woolf, romanlarıyla bunun böyle olmadığını kanıtlamıştır. Ancak kendi yaşamı, umutsuzlukları ve yaşama gücünden yoksun kalışı onu defalarca intiharın eşiğine sürüklemiştir. Tam dört kez deneyip, sonunda ceplerine taş doldurarak Thames Nehri'ne atlayıp intihar ettiğinde, geride, kadın olmanın onurunu taşıyan ve bugüne dek pek çok okuru derinden etkileyen “Orlando”, “Mrs. Dollaway”, “Dalgalar” gibi, keşfedilmeyi bekleyen unutulmaz romanlar bırakmıştı.