Yolculuk Dergisi 88. Sayı

Başrolü Kapan Yaratıklar Yazı: Yüce Yöney


Korku sineması meraklılarının gönlünde özel bir yere sahip olan yönetmen John Carpenter'ın bilimkurgu-korku türündeki kült filmi “The Think/Şey” bu ay bir kez daha sinema salonlarında heyecanlı anlar yaşanmasına neden olacak. Carpenter'ı, Kurt Russell'ın başrolünde oynadığı, 1982 tarihli “Şey”in yanı sıra klasik hâline gelmiş birçok korku filminden yapımcı, senarist ve/veya yönetmen olarak hatırlayacaktır sinemaseverler. “Halloween/Cadılar Bayramı”, “They Live/Yaşıyorlar”, “Escape from LA/Los Angeles'tan Kaçış” gibi türün önde gelen filmlerinde onun imzası var. Bu ay gösterime giren aynı isimli film de John Carpenter'ın klasik filmi “Şey”in devamı, daha doğrusu öncesi. Film, Carpenter'ın “Şey”inde anlatılan hikâyenin üç gün öncesine götürüyor seyirciyi. Kısacası bir devam filmi değil, bir başlangıç hikâyesi. “Bir grup bilim insanı kuzey kutbunda hiçliğin ortasında bir 'şey' bulur…” diye özetlenebilir konusu. Filmin yapımcıları Marc Abraham ve Eric Newman ikilisi, daha önce bir başka korku türü klasiği olan “Ölülerin Şafağı”nın yeniden çevrimini yapmışlardı. Ancak ikili, “Carpenter'ın 'Şey'ini yeniden çekmek Mona Lisa'ya bıyık çizmeye benzer.” diyerek Universal Stüdyoları'nı bu sefer bir yeniden çevrim değil, devam filmi yapmaya ikna etmiş. “Şey”i bırakıp şeylere bakalım biraz da. Ünlü sinema dergilerinden Total Film'in bir canavarlar listesi var. Elbette sinema tarihinin tüm canavarlarını içermiyor, hatta sadece 30 tanesine yer verilen, klasik canavar karakterlerinin yanında yaratıkları da kapsayan bir “seçki” bu. Total Film bu listeyi “Troll Hunter/Trol Avı” filmi vesilesiyle yapmış. Türkiye'de geçtiğimiz aylarda vizyona girmiş bir Norveç filmi “Troll Hunter”. Bir grup Norveçli film öğrencisi şüpheli birkaç ayı ölümünü araştırırken, yıllardır devletin varlığını reddettiği bir efsaneyle karşılaşırlar; troller! Muhtelif çirkinlik, büyüklük ve korkunçluktaki bir sürü trol… Üstelik hepsi de insanlardan nefret ediyor... İskandinav mitolojisine ait birçok referansı içeren film, bir grup öğrencinin ormanda el kamerasıyla çektikleri görüntülerden oluşuyor. Tam da bu nedenle, bu tarzdaki ünlü bir diğer filmle, “Blair Witch Project/Blair Cadısı”yla ve muhteşem bilgisayar efektleriyle oluşturulmuş gökdelen boyunda devasa trolleri nedeniyle listenin üçüncü sırasında yer alan “Cloverfield”le karşılaştırılıyor. İşin aslı, ikisinden de daha eğlenceli ve zekice yapılmış. Yaratıklar arasında dolaşırken listeye sadık kalmamıza gerek yok aslında ama üçüncüyü söylemişken ikinciyi atlamak olmaz. Yakın zamanı düşünerek hafızamızı yokladığımızda ilk aklımıza gelen, sinema tarihinin en sıra dışı canavar filmlerinden biri olan “The Host/Yaratık” var ikinci sırada. Güney Kore filmi olan “Yaratık”, Uzakdoğu sinemasına mahsus bir formülle kotarılmıştı. Hem korkunç hem komik, aynı zamanda eğlendirici; dahası, yarattığı atmosfer ve denizden gelen mutant balık canavarıyla görsel olarak kusursuz bir filmdi. Eğlendirici demişken, canavarların sevimli türünü anmamak mümkün değil tabii. Disney-Pixar yapımı animasyon, “Monsters/Sevimli Canavarlar” filmi, gerek canavar tiplemeleriyle gerek konusuyla hatırlanmaya değer. Çocukların dünyasının canavarlarına el atan filmde, başka bir âlemden, geceleri bizim dünyamıza geçerek çocukları korkutan, bu yolla kendi dünyalarına enerji sağlayan canavarlar bulunuyor. Konuyu oluşturan fikir bile eğlenceli değil mi? Korkuyla açığa çıkan enerjinin, başka bir dünyanın enerji ihtiyacını karşılaması! Belli ki canavarların dünyasında petrol savaşları olmuyor, kimse birbirini öldürmüyor. Olsa olsa çocukları korkutan canavarlar arasında rekabet var. Filmin sonunda enerji görevlisi canavarlar arasında rekabet sürse de, çocukların gülmesinin korkmasından daha fazla enerji sağladığının anlaşılmasıyla iki dünya arasındaki gerilim ortadan kalkıyor. Filmin canavarlarının, insanlardan, çocuklardan korkması ise senaryonun en keyifli buluşlarından bir tanesi. Hazır kötülükle özdeşleşmeyen canavarlardan söz açılmışken, kahraman bir yaratık olan “Hellboy”u da analım. Kötülüğün ortasına, İkinci Dünya Savaşı'nın içinde doğan Hellboy, ellerinden kayıp gitmekte olan zaferi kara büyüyle kazanmaya çalışan Naziler tarafından gerçekleştirilen deneylerde yaratılan bir canavardır. Daha mini minnacık bir iblisken Müttefik Kuvvetler'in kurtardığı ve ismini cehennemden alan yaratık, kurtarıcısı olan bilim insanı tarafından büyütülür ve büyürken olağanüstü yetenekleri de geliştirilir. Tabii bu sürecin sonunda Hellboy'un nice kötü canavara karşı insanlığın saffında iyilik için savaşmaya başladığını söylemeye gerek yok. Ancak onu bu yoldan uzaklaştırıp karanlığa çekmek isteyen birisi vardır: Yaratıcısı, Nazilerle işbirliği yapmış, “kara büyücü” Rasputin. Neyse ki Hellboy'un yumruğu kaya kadar serttir ama yüreği değil. Onun yüreğini yumuşatansa elbette bir kadındır. Hikâyede Hellboy'un yaratıcısı Rasputin ancak gerçek dünyada Hellboy, varlığını çizgi romancı Mike Mignola'ya borçlu. Klasik süper kahraman öykülerinin kabak tadı vermeye başladığı 1990'larda sıra dışı bir kahraman olarak çizgilere döküyor “Hellboy”u Mignola. Bu “iyi” yaratığın sinema perdesine geçişi ise 2004'e denk geliyor. Guillermo del Toro'nun yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Ron Perlman, Doug Jones ve Selma Blair'in oynadığı fantastik film, gösterildiğinde çok beğenilmişti. Aynı kadro, serinin ikinci filminde, “Hellboy: The Golden Army/Hellboy: Altın Ordu” filminde de bir araya geldi. Guillermo del Toro, canavar imgesini kullanmayı iyi bilen bir yönetmen. Onun “Pan'ın Labirenti”ndeki yaratığı, bildiğimiz devasa canavarların yanında daha mütevazı ama daha tuhaf ve daha ürkütücüydü. Bu vesileyle, fantastik İspanyol iç savaşı anlatısı “Pan'ın Labirenti”ndeki, gözleri avuçlarında olan Solgun Adam'ın yaratıcılarına şapka çıkaralım. Hellboy gibi cüssesine bakmadan güzel kadınlara kapılan canavarlar kervanının başını ise şüphesiz King Kong çekiyor. Bu gerilim-aksiyon klasiği, 2005'te yönetmen Peter Jackson'un ellerinde bilgisayarda yaratılmış, görüntü çağına yeniden doğmuştu. King Kong'u oynayan Andy Serkis, ayağının tozuyla “King Kong”un setine gelmeden önce Jackson'ın bir başka canavarını, “Lord of the Rings/Yüzüklerin Efendisi”ndeki Gollum karakterini canlandırıyordu. Belli ki Peter Jackson'ın “kıymetlimis”i Serkis'ti. Yeri gelmişken ekleyelim; Peter Jackson'ın gözdesi, son olarak geçen ay izlediğimiz “Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ın başrolünde gözüktü. İnsanlardan daha zeki bir maymun olan Caesar'ı oynayan Andy Serkis, hangi kılığa girerse girsin, karizmayı asla çizdirmediğini ispatladı. Bir yaratık madeni olan “Yüzüklerin Efendisi” serisine dönersek, Jackson'un tüm yaratıklarının Gollum kadar “sevimli” olmadığı malum. Orklar, Balrog ve nicelerinin tüylerimizi ürperttiği seride, en gizemli ve en etkileyici yaratıklar Nazgûl'lerdi herhalde. J.R.R. Tolkien'in yarattığı âlemde kötülüğün hizmetindeki yaratıkların en şeytanileri olan Nazgûller ya da diğer adlarıyla Kara Süvariler, Sauron'un ölümsüz insan kralları, kötülüğün en korkunç savaşçılarıdır. Hiçbir insanoğlu onları öldüremez. Nitekim, ölüm bir insan kızından gelir. Canavarların ya da yaratıkların da sabit standartları yok tabii, ancak yine de farklı olanlarından söz etmek mümkün. Yakın zamanda, bir sıra dışı uzaylı yaratık örneği “District 9/Yasak Bölge” filminde çıktı karşımıza. Haber ve düşük çözünürlüklü video görüntüleriyle gerçeklik etkisini katlayan, korkuturken düşündüren, ayrımcılık ve ırkçılık üzerine politik bir söyleme sahip, absürt, eğlendirici, zeki bir uzaylı filmiydi “Yasak Bölge”. Son cümleleri ederken sinema tarihinin en ünlü yaratık karakteri, “Alien/Yaratık” filmlerinden neden söz etmediğimizi açıklayalım. Hem Total Film'in listesi, hem bizim katkılarımız “yakın zamanlar”la sınırlıydı. Üstelik şu anda “Alien”a hiç de değinmemiş değiliz, değil mi?