UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki İstanbul Yazı: Berna Çetin, Fotoğraflar: Faruk Akbaş

UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki İstanbul Yazı: Berna Çetin, Fotoğraflar: Faruk Akbaş


Her zaman tutkulu bir aşkın merkezindedir İstanbul; sadece bugün değil tarihte de aşk-nefret ilişkisidir İstanbul'la yaşanan. Kesintisiz yerleşimin sürdüğü, hem büyüleyen hem yoran, ele geçirmek için varın yoğun feda edildiği, yıkımlara, afetlere direnmiş, efsanelerle yaşayıp efsaneleşmiş, bakılıp süslenip güzelleştirilmiş, dünyanın en muhteşem ve en zor şehirlerinden biridir. Binlerce yıl boyunca yerleşime sahne olan İstanbul, bu nedenle dünyanın en önemli miraslarından bazılarını barındırıyor. Bir kez daha güzelliğine hayran ediyor, bir kez daha zenginliğiyle büyülüyor. Tüm bu mirasları bir araya getirince neden bu kadar tutkulu bir aşkın merkezinde olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Kültür Bakanlığı'nın 1984 yılında UNESCO'ya başvurması sonucunda kültürel ölçütler dikkate alınarak İstanbul'un tarihî alanlarının bir kısmı bir yıl sonra Dünya Miras Listesi'ne kabul edilmiş. Bu alanlar; Arkeolojik Park (Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Bölgesi), Süleymaniye Koruma Alanı, Zeyrek Koruma Alanı ve İstanbul Kara Surları Koruma Alanı olarak başlıklara ayrılmış. İstanbul'un Tarihî Alanları başlığı altında UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan bu bölgeler, Tarihî Yarımada'da bulunuyor. Avrupa ile Asya'yı birbirine bağlayan, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı arasında siyasal, kültürel ve ekonomik bir köprü olan, sayısız medeniyetin yaşadığı, imparatorluklara ev sahipliği yapmış İstanbul, eşsiz, tarihsel ve doğal değerlere sahip. İstanbul'un, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi tarihin önemli medeniyetlerine tanıklık etmesi, şehir düzenlemesi ve anıtsal yapılarıyla tarihin önemli değerlerini barındırması; Ayasofya, Süleymaniye Camii, Topkapı Sarayı gibi dünya mimarisinin başyapıtları ve benzerlerinin en güzel örnekleri kabul edilen yapılara sahip olması ve eski İstanbul kent dokusunun günümüze ulaşan en iyi örneklerini üzerinde bulundurması; Tarihî Yarımada'daki bu alanların UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmesini sağlamış. İzleme Komitesi kuruldu 2006 yılında Vilnius'da Dünya Miras Komitesi'nin almış olduğu 30 COM 7B.73 sayılı karar gereğince bakanlıklar, ilgili belediyeler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve halktan temsilcileri içeren, İstanbul'un Tarihî Alanları Dünya Miras Alanı İzleme Komitesi adıyla bir danışma ve eşgüdüm birimi oluşturulmuş ve 2006 yılında faaliyete başlamıştır. Komitenin amacı, İstanbul'un kültürel mirasının korunmasına yönelik ilgili taraflar arasında bilgi akışı ve işbirliğinin sağlanması, yapılan çalışmaların sağlıklı olarak yürütülebilmesi için öneriler geliştirilmesidir. İzleme Komitesi; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu, ICOMOS Türkiye Ulusal Komitesi, Mimarlar Odası, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Türkiye Ulusal Ahşap Birliği, Türkiye Tarihî Evleri Koruma Derneği ve İstanbul 2010 Erişimi'nden birer temsilcinin katılımıyla oluşmaktadır... Dünya Miras Alanı'nın korunmasına ilişkin çalışma ve projeler için Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Eminönü ve Fatih belediyeleri tarafından her yıl belirli miktarda kaynak tahsis edilmektedir.1 Alanların korunmasında yaşanan sorunlardan bir kısmı idari bir kısmıysa gruplar arasındaki iletişim sorunu. Tarihî Yarımada'da birçok bölge, konut ve ticaret alanı olarak kullanılıyor. Bu tarihî dokuyu bozan atölye ve üretim yerlerinin bölge dışına taşınması planlanıyor. Ayrıca kara surlarına bitişik yapıların da kaldırılarak surların korunması ve açığa çıkarılması hedefleniyor. Uygulamada yaşanan sorunlarsa yenileme çalışmalarıyla ilgili. Dokuya uygun olmayan yenileme çalışmaları, dokuyu canlandırmak için taklit binaların yapılması, surlar etrafındaki yoğun yapılaşma, yanlış çevre düzenlenmesi, ağır ilerleyen bürokrasi, önemli sorunlardan. Sultanların evi: Topkapı Sarayı Rehberimiz, Sanat Tarihçisi Ayşe Bayvas’la Sultanahmet'ten başladığımız gezimiz, alandaki çokça eserin varlığıyla yoğun bir rotanın haberini veriyor. Benzer bir gezi yapmayı planlayanlar için ilk önerimiz Müze Kart edinmeleri, rahat ayakkabılar ve sıkça kutsal mekânlar ziyaret edileceği için buna uygun kıyafetler giymeleri. Gezimize tüm bir günü alacak büyüklük ve güzellikteki Topkapı Sarayı'ndan başlıyoruz. Kuruluş yıllarında yaklaşık 700 bin metrekarelik bir alanda yer alan sarayın bugünkü alanı 80 bin metrekare. Yeni saraya Saray-ı Cedid, eskisine Saray-ı Atik denir. Bunun dışında saray, Saray-ı Amire, Südde-i Saadet (Mutluluk Kapısı), Der-i Devlet gibi isimler de almış. “Topkapı” ismi ise günümüzde bulunmayan bir sahil sarayının adı. Sultan I. Mahmud tarafından Bizans surlarının yakınına büyük bir ahşap sahil sarayı yaptırılmış ve bu sahil sarayına önündeki selam toplarına istinaden “Topkapusu Sahil Sarayı” denmiş. Yanarak yok olan bu sahil sarayının adı da büyük saraya verilmiş. Saraya girmeden önce 1728 yılında yapılan ve Lale Devri'nden günümüze ulaşan sayılı eserlerden biri olan III. Ahmet Çeşmesi'ni izlemek için vakit ayırıyoruz. III. Ahmed Çeşmesi, klasik Osmanlı’dan Batı etkilerine, özellikle baroğa geçişi sergileyen bir başyapıttır. Sarayın bahçesi için, Marmara kıyısı boyunca uzanan Bizans suru üzerindeki Ahırkapı'dan başlayıp, yamaç yukarı çıkan Ayasofya ile Aya İrini arasından geçip, yamaçtan aşağı inen ve sağa doğru bir kıvrım yaptıktan sonra Haliç kıyısında tekrar Bizans suruna kavuşan bir duvar çekildi. Sûr-ı Sultâni adı verilen yaklaşık 1.5 kilometre uzunluğundaki bölümün arasında kalan arazi, saraya ayrılmış oluyordu. Sarayın Sûr-ı Sultâni üzerinde yedi büyük girişi bulunuyordu. Bu kapılardan en büyük ve önemlisi olan Bâb-ı Hümâyûn'dan (Saltanat Kapısı) saraya giriş yaparken kapıdaki hat sanatı harikası olarak bilinen kitabeye dikkat ediyoruz. Birinci Avlu (Alay Meydanı), belirli zamanlarda halk ve devlet erkânının buluştuğu geniş bir park hissi veriyor. Bugün de dinlenmek için çimlere uzanmış, sarayın büyüsünün, İstanbul'un güzel havasının ve ağaçların, çiçeklerin tadını çıkaran turistleri görebiliyorsunuz. Sol taraftaki Aya İrini Kilisesi, bir Pagan tapınağının bulunduğu yerdeki eski bir kilise üzerine 330'lu yıllarda Büyük Konstantin tarafından inşa edilmiş. Birkaç kez yeniden yapılan kilise, hiç camiye çevrilmediği, Osmanlı zamanında cephanelik olarak kullanıldığı için fazla değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelebilmiş. Sultandan başka kimsenin atla geçemediği Orta Kapı'dan (Bâbü's Selam) ilerleyip İkinci Avlu'ya (Divan Meydanı) ulaşıyoruz. Dört yanı revaklarla çevrili olan İkinci Avlu, Fatih Sultan Mehmet’in (1451-1481) tasarladığı devlet ve saray düzeninin yönetim etkinlikleriyle ilgili yapılarının yer aldığı bir avludur. Devletin asal görevlerini simgelemesi amaçlanarak yapılandırılmış avluya, bu nedenle Divan Meydanı veya Adalet Meydanı da deniliyordu. Burada sultanın atlarının bulunduğu Has Ahır, dev bacalarıyla uzaklardan bile seçilen mutfaklar, Divan-ı Hümâyûn'un toplantı yeri olan Kubbealtı yer alıyor. Divan-ı Hümâyûn, İznik çinileri ve süslemeleriyle oldukça gösterişli. Üçüncü kapı olan Bâb-üs Saade (Mutluluk Kapısı) sadece üst düzey devlet adamlarının geçebileceği bir kapıydı. Bu kapının önü, tahta çıkma, bayramlaşma gibi törenlere sahne olurken aynı zamanda padişah, sefere çıkan orduya Sancak-ı Şerif'i burada teslim ederdi. Arz Odası ve III. Ahmed'in yaptırdığı kütüphane biraz ileride yer alıyor. Görmek için uzun bir kuyruğa gireceğiniz Osmanlı Hazinesi'nde tahtlar, padişah kıyafetleri, ünlü Kaşıkçı Elması'nın da aralarında bulunduğu mücevherler ve başka değerli eşyalar sergileniyor. “Herkesin girmesine müsaade edilmeyen” anlamına gelen Harem, padişahların özel yaşamlarını sürdürdükleri, kendi içinde ayrı bir saray. Bazı yolları, yapıları oldukça sade, gösterişsiz ve hatta basıkken, bazı bölümleri adeta birer sanat eseri. Arabalar Kapısı, Dolaplı Kubbe; Şadırvanlı Taşlık; Karaağalar Mescidi; Kızlarağası Dairesi; Kadınefendiler Taşlığı; I. Ahmed'in Okuma Odası; Çiftekasırlar; Hünkâr Hamamı; III. Murad'ın Has Odası; Hünkar Sofası'ndan sonra Harem'in en önemli bölümünü oluşturan Valide Sultan Daireleri ile 400 odalı büyük bir kompleks Harem. Bu yüzden de Harem ile birlikte Topkapı Sarayı'na daha geniş olarak ilerleyen sayılarımızda yer vermek üzere şimdilik saraya ilişkin sözlerimizi burada noktalıyoruz. Ayasofya, ihtişamı ve mozaikleriyle büyülüyor Ayasofya'ya dışarıdan bakınca büyüklüğü sizi etkileyebilir ama içeri girene kadar bekleyin, gerçek görkem ve detayları içeride bulacaksınız. Bizans İmparatoru Jüstinyen'in emriyle 532-537 yılları arasında inşa edilen Ayasofya, yaklaşık bin yıl boyunca dünyanın en büyük kilisesi olarak anılmış. Şehrin fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet'in yaptırdığı minareler, Mimar Sinan'ın yapıyı güçlendirmek için yaptığı payandalar, mihrap, minber, Allah, Muhammed ve dört halifenin adlarıyla birlikte Hasan ile Hüseyin isimleri, camiye çevrilirken eklenenler. Ayrıca bahçede padişahların türbeleri yer alıyor. Müzeye çevrilen Ayasofya'da uzun yıllardır restorasyon çalışmaları devam ediyordu, nihayet ortadaki dev iskeleler kalktı ve Ayasofya'nın 55.6 metre yüksekliğinde ve 32 metre çapındaki kubbesi tam olarak görülebiliyor. 160 yıl sonra ortaya çıkarılan, İncil'e göre Tanrı'nın tahtını koruyan altı kanatlı en üst melek olan Serafim figürünün 700 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Ana mekândaki mozaiklerden biri apsis yarım kubbesinde Meryem ve kucağında çocuk İsa, diğeri ise apsisin güneyinde bulunan Başmelek Gabriel (Cebrail) betimleridir. Üst galerilerde ise Meryem ve vaftizci Yahya'nın insanlığı kurtarması için İsa'ya yalvardıkları Deesis sahnesi; Ioannis Komnenos ile karısı Eirene; İmparatoriçe Zoe ile kocası 9. Konstantin; İmparator Aleksandros mozaikleri yer alıyor. Osmanlıların mozaik ve freskleri yok etmeyip alçı ve sıvayla kapamaları sayesinde bugüne kadar ışıl ışıl ulaşabilmiş bu etkileyici eserler. Restorasyon çalışmalarının ardından vaftizhane de ziyarete açılmış. Mavi cami: Sultanahmet Camii Topkapı Sarayı ve Ayasofya'yla birlikte İstanbul siluetinin vazgeçilmez bir parçası olan Sultanahmet Camii, Ayasofya'nın tam karşısında yer alıyor. Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa tarafından Sultan I. Ahmed için 1609-1616 yılları arasında yapılan cami, altı minareli ilk cami olma özelliğini de taşıyor. Dışarıdan kendisine hayran bırakan Sultanahmet Camii, mavi-beyaz İznik çinileri ve bazıları mavi vitraylı 260 pencereden giren ışıklarıyla, yabancılar tarafından Mavi Cami olarak da adlandırılıyor. Yürüme mesafesindeki bir alanda ne kadar çok medeniyetin ve dinin birbirine selam durduğuna bir bakın; Aya İrini, Ayasofya, Hipodrom, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii… Camiden çıkıp bugün Sultanahmet Meydanı dediğimiz alana geldiğinizde aslında antik çağın 370 metre genişlik ve 70 metre enindeki en önemli hipodromlarından birinin bugüne kalanlarına ulaşıyorsunuz. Burada, Yılanlı (Burmalı) Sütun, Dikilitaş, Örme Dikilitaş'ı göreceksiniz. Meydandaki Alman Çeşmesi de yeşil kubbesi, Kayzer II. Wilhelm ile Sultan II. Abdülhamid'in mozaik monogramları ile oldukça güzel. Türk ve İslam Eserleri Müzesi Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa'ya hediye ettiği ve hanedan dışında bir kişinin edinebildiği tek Osmanlı sarayı olma özelliğini taşıyan İbrahim Paşa Sarayı'nda sıra. Bugün Türk ve İslam Eserleri Müzesi olan bu sarayda, İslam ülkelerinden toplanan eserler sergileniyor. Halı koleksiyonuyla öne çıkan müzede sergilenen kaftanlar, seramikler, İznik çinileri, Kur'an kutuları, camilerden getirilen ahşap kapılar, Beykoz cam sanatı örnekleri, göz alıcı güzellikte. Yerebatan Sarnıcı'nda sonsuzluğa uzanan sütunlar Bir sonraki durağımız Yerebatan (Bazilika) Sarnıcı ama oraya varmadan önce pek de dikkat çekmeyen bir başka dikilitaşta bir duralım. Mil taşları, Romalılar döneminde yollara dikilen, yolun yönünü ve merkeze uzaklığını gösteren taşlardı. Yerebatan Sarnıcı'na giden caddenin köşesindeki Milion Taşı da bir mil taşı; Romalılar döneminde dünyanın merkezini, yani sıfır noktasını temsil ediyor. I. Justinianus’un saraya su sağlamak için yaptırdığı 1500 yıllık Yerebatan Sarnıcı, 140 metre x 170 metre alanındaki, sonsuzluğa devam ediyormuş izlenimi bırakan sütunları, ışıklandırmaları ve sarnıcın sonlarına doğru sütunları yükselten kaideler olarak kullanılan Pagan kültürüne ait Medusa başlarıyla oldukça etkileyici ve farklı bir yer. Sultanahmet bölgesindeki gezimizin sonuna yaklaşırken Soğukçeşme Sokağı'ndan geçerek İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne ulaşacağız. Soğukçeşme Sokağı, Hakkarili bir avukat olan ve çürümeye terk edilmiş pek çok Osmanlı binasının restorasyonunda emeği geçen Çelik Gülersoy'dan bağımsız anılmaz. Topkapı Sarayı'nın duvarlarıyla Ayasofya arasındaki sokakta yer alan ahşap evler, 1970 yılına kadar terk edilmişken Çelik Gülersoy başkanlığındaki Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu tarafından restore edilmiş. Önlerindeki çiçekleriyle, rengârenk evleriyle trafiğe kapalı bu sokağı yürüyerek İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne varıyoruz. Sultanahmet'in kargaşasından sonra bu sakin ve sessiz kompleks adeta estetik yaralarınızı iyileştirecek. Tarihin özeti: İstanbul Arkeoloji Müzeleri 19. yüzyılın sonralarında, ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey tarafından İmparatorluk Müzesi (Müze-i Hümayûn) olarak kurulan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, çok geniş bir coğrafyada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyetindeki yerlerden toplanmış 1 milyondan fazla eseri barındırıyor. Bu yüzden hayran kalmaya, tarihin odalarında gezinmeye, sorular sormaya, hayal gücünüzün sınırlarını zorlamaya, içinizdeki sanatçıyı serbest bırakmaya hazırlıklı olun. İstanbul Arkeoloji Müzeleri; Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Girişte sol tarafta yer alan bina, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde yer alan ülkelerde bulunan objelerin sergilendiği Eski Şark Eserleri Müzesi. Osman Hamdi Bey'in müze için inşa ettirdiği en büyük revaklı bina, Arkeoloji Müzesi. Onun tam karşısında ise çinilerle süslenmiş odalarında sergilenen, önemli bir seramik koleksiyonuna ev sahipliği yapan Çinili Köşk yer alıyor. Arkeoloji Müzesi'nde sol tarafta Lübnan'daki Sidon nekropolünden bizzat Osman Hamdi Bey'in katıldığı kazılardan çıkarılan lahitler sergileniyor. Ağlayan Kadınlar Lahdi, İskender Lahdi, Likya Lahdi, Satrap Lahdi burada izleyebileceğiniz lahitler. Her biri, üzerinde çeşitli hikâyeler anlatan kabartmalarıyla kelimenin tam anlamıyla muhteşemler. Girişin sağ tarafında, Efes, Afrodisias, Milet, Tralles gibi arkeolojik alanlardan getirilmiş Greko-Romen heykeller yer alıyor. Tanrı Bes, Marsyas, Büyük İskender ve Hermafrodit heykelleri, bu bölümdeki en önemli heykeller. Üst katlarda Adana, Troya, Gordion, Ortadoğu ve Kıbrıs'tan getirilen çeşitli eserler sergileniyor. Mimar Sinan'ın kalfalık eseri Süleymaniye Camii Süleymaniye Camii ve kent dokusuyla UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi'ne kabul edilen Süleymaniye'deyiz. Rehberimiz Sultanahmet gezimizde de bizimle birlikte olan Sanat Tarihçisi Ayşe Bayvas. Geçtiğimiz yıllarda geçirdiği restorasyonun ardından ziyarete açılan Süleymaniye Camii'nin bugün sadece restorasyonu tamamlanan harim kısmını yani caminin içini gezebiliyoruz. Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta çıkışının 30. yılını kutlamak için yedi yılda yaptırılan caminin sadece temel çalışmaları üç yıl sürmüş. Mimar Sinan'ın, kalfalık eseri olarak nitelendirdiği camide yer alan İznik çinileri ve değerli taşlarla süslü, türlerinin en güzel örneklerini temsil eden, Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın türbelerini ise restorasyonda olduklarından göremiyoruz. Ayşe Bayvas, Süleymaniye Cami'yle ilgili bilgiler aktarıyor: “Beden duvarlarını bu kadar büyük tutması aslında bir risk, o riski de kubbeyi taşıyan payeleri daha büyük ölçülerde tutarak dengeliyor. Eskiden pencere kenarlarında bu süslemeler yoktu, restorasyon sırasında fark edildi. Hatta onların altında Mimar Sinan dönemi süslemeleri de bulundu ama restorasyon kuralı olarak en son süslemeler dikkate alındığı için mecburen Mimar Sinan süslemeleri kayda alınarak altta saklandı, üstte son dönem süslemeleri yeniden yapıldı. Camlardaki bu göz alıcı süslemeye revzen-i menkuş yani nakışlı pencere denir. Vitray, kurşunun içine renkli camlar koyularak yapılır. Revzen, alçının içine işlenir, Osmanlı'da kurşun süsleme yoktur. Süleymaniye'deki revzenler Serhoş İbrahim adındaki bir ustanın eserleri olup, inci gibidir. Camii, eğimli bir araziye kurulduğundan suyun birikmemesi için yukarıdan başlayarak önlem almak amacıyla bütün binanın altında dolaşım kanalları oluşturulmuş. Bunlardan bir tanesinin çıkış yolunun dış avluda olduğu biliniyordu. Restorasyon sırasında diğerleri de tespit edildi. Ayrıca bütün taşlar kurşun kenetlerle birbirine bağlı. O yüzden de deprem açısından hiçbir risk yok. İstanbul yıkılır ama burası durur.” Süleymaniye semtinde görülmesi gereken bir başka camii de 12. yüzyılda Theotokos Kryiotissa'ya adanarak inşa edilen Akataleptos Manastır Kilisesi olan ve bugün Kalenderhane Camii olarak bilinen yapı. Theotokos, Meryem'in adlarından bir tanesi, “Tanrı anası” anlamına geliyor. Hem dış hem iç yapısıyla huzurlu bir havası olan bu yapıdaki süslemeler ve freskolar orijinal. Arkeoloji Müzesi'ne taşınmış olan 13. yüzyıla ait Assisi'li Aziz Francisco freski İstanbul'daki Latin işgalinden kalan elimizdeki tek örnektir. Sokaklar, evler, bahçeler Osmanlı kent dokusunu yansıtan Ayrancı Sokak'taki evler, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan KUDEB (Koruma Uygulama Denetim Bürosu) tarafından restore ediliyor. Dileriz bu güzel evler, aslına sadık kalınarak, uygun malzemelerle günümüze kazandırılır. Süleymaniye sokaklarında gezerken Mimar Sinan'ın mütevazı türbesine rastlayacaksınız. Hanedana ihtişamlı yapılar yapan bu dâhi mimarın ebedi ikametgâhı, oldukça sade. Türbeden biraz ilerlediğinizde İstanbul Müftülüğü'nün kapısını göreceksiniz. Bu kapıdan geçip İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesindeki Botanik Parkı’na ulaşabilir, yorgun bedeninizi Boğaz'ın manzarası, İstanbul'un püfür püfür havası ve bitkilerin serinliğinde dinlendirebilirsiniz. Valens (Bozdoğan) Kemeri Etrafı denizlerle çevrili İstanbul, içme suyu konusunda bu kadar şanslı olamamış. Bu yüzden şehrin dışından su taşınması için kilometrelerce uzunlukta su kemerleri yapılmış. Atatürk Bulvarı üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne çıkan yolda yer alan Valens (Bozdoğan) Kemeri, bu yapıların günümüze ulaşabilen bir kısmı. Roma İmparatorluğu zamanında inşa edilen su kemerleri, Osmanlılar tarafından da onarılarak kullanılmaya devam edilmiş. Osmanlı kent dokusu Zeyrek'te Zeyrek, Osmanlı kent dokusuyla, tarihî/dinî yapılarıyla UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alıyor. Pantokrator Kilisesi (Zeyrek Camii) ve Pantepoptes Manastır Kilisesi (Eski İmaret Camii) restorasyonda olduğundan sadece namaz saatlerinde küçük bir bölümü ibadet için açılıyor, dolayısıyla yapıları tam anlamıyla gezmek mümkün olamıyor. Pantokrator Sarnıcı da Fatih Belediyesi tarafından restore ediliyor, yakında ziyarete açılacak. Karikatür Müzesi'ne dönüştürülen Gazanfer Ağa Medresesi de restorasyonda. Bu hayal kırıklığının ardından Zeyrekhane'de, İstanbul manzarasına karşı efkârlanıyoruz. Ayasofya'dan sonra halen ayakta kalan en büyük Bizans kilisesi olan Pantokrator Kilisesi, aslında üç yapıdan oluşuyor. Kiliselerden bugün cami olarak kullanılan ilki 12. yüzyılda İmparatoriçe İrene tarafından yaptırılmış ve Pantokrator İsa'ya (evrenin hakimi) adanmış. Şefkatli Meryem'e adanan ikinci kilise ise İmparatoriçe İrene'nin kocası İmparator Iaonnes II. Komnenos tarafından İrene'nin ölümünden sonra ilk kilisenin kuzeyine yaptırılmış. Kısa bir süre sonra iki kilise arasında başmelek Mikail'e adanmış şapel eklenmiş.2 Pantepoptes Kilisesi (Eski İmaret Camii) ise bir manastır kilisesi ancak yapılardan geriye sadece bu kilise kalmış. “Pantepoptes”, İsa'nın sıfatlarından biri ve “her şeyi gören” anlamına geliyor. Kilise, 1081-1087 yılları arasında İmparator Alexios Komnenos'un annesi Anna Dalasena tarafından yaptırılmış. Kadınlar Pazarı olarak bilinen ama satıcı kadınların olmadığı pazar, Zeyrek'in trafiğe kapalı caddesinde. Daha çok Siirt ve Van ürünlerini satan dükkânlarla dolu çarşıda çeşit çeşit peynir, et ürünü ve sakatat bulabilirsiniz. Açıkta satılan işkembe, kelle gibi sakatatlarla, dizi dizi asılmış, hemen orada kesilip hazırlanan etlerle, sanki Doğu'nun bir yerel pazarındaymışsınız gibi hissedeceksiniz. Biraz ilerideki restoranlarda da Zeyrek'in meşhur büryan kebabını tadabilirsiniz. Tarihî Yarımada'nın sınırlarını belirleyen surlardan karaya ait surlar da UNESCO Dünya Miras Listesi'nde. Bugün Yedikule'den başlayan surlar Topkapı ve Edirnekapı'dan Haliç'e ulaşıyor. Kara surlarının uzunluğu yaklaşık 7 kilometre. Tüm Ortaçağ boyunca kenti bin yıldan fazla saldırılara karşı koruyan surlar, Fatih Sultan Mehmet'in ileri askerî zekâsı ile 1453'te aşıldı. İstanbul, tarih boyunca kucak açtığı medeniyetler tarafından sevilmiş, sahiplenilmiş, güzelleştirilmiş, ele geçirilmek istenmiş, direnmiş, sahip olunmuş, yeniden ve yeniden kurulup hep eklenerek yaşamış, hem güzelleşmiş hem çirkinleşmiş. Farklı medeniyetlerden kalan izler sadece bizim değil dünya üzerindeki bütün kültürlerin de mirası aynı zamanda. UNESCO Dünya Miras Listesi'nde, İstanbul'da yer alan mekânların her biri, yeniden ve yeniden görme isteği uyandıran; birkaç adım mesafede bir medeniyetten başka bir medeniyete yolculuk yaptıran, dönemlerinin en güzel örnekleri.