
Öykülerde Düşler Yazı: Fatih Balkış
2010'da yayımlanan romanlar arasında Işık Gürer'in “Mine”sinin ayrı bir yeri vardı kuşkusuz. Gürer, henüz ilk kitabında tarihin tozlu sayfalarını aralamış, imkânsız bir aşk hikâyesini tüm canlılığıyla bizlere anlatmıştı. Tutkunun, aşkın ve yazgının boyun eğdirdiği ruhları, birbirine geçen öyküleri, eski bir konağın büyülü atmosferinde okurla paylaşıyordu. Hayatın acımasızlığı, körpe duygulara, Mine'ye, kadınlığı öğretiyordu sanki. Osmanlı'nın son zamanlarına denk gelen bu destansı hikâyede, hem zamanın ruhu korunmuş hem de konağın iç yaşamının çelişkileri ve çalkantıları betimlenmişti. Gürer'in dili kullanışıyla, ruhun derinliklerine açılan yollar kolayca keşfediliyor ve gizli olan açığa çıkarılıyordu. Gücün karşısında masumluğun, zamanın ağırlığı karşısında tutkuların uçuculuğu, kendini var etmenin yollarını arıyordu. Her karakterin özenle kurgulanmış ve başka yönlere savrulan kişisel hikâyeleri de okuma zevkini artırıyordu.
Çok geçmeden Işık Gürer, “Gündüz Düşleri” adını taşıyan ve içinde on altı öykü bulunan ikinci kitabını yayımladı. Gürer'in zamana yayılmış, birbirinden farklı izlekler taşıyan öykülerinde bu kez, insanın en tekinsiz duygularının peşinden gidiliyor. Saklananlar, bastırılmış duygular, yüzleşmeler, itiraflar ve sonunda kaçınılmaz yazgıyla birlikte gelen yalnızlıkların izi sürülüyor. Yalnızca hayatın yanılsamalarının yer aldığı öyküler, demek yanlış olur bu öyküler için. Çünkü seyrettiğimiz dünya, tanıdığımız, bildiğimiz sokaklardan geçerek anlatılıyor. Sanki öykü kahramanları orada öylece bekliyorlar bizi. Kendimizi cesaretlendirip onların peşine düşsek her biriyle karşılaşacakmışız gibi bir duyguyla doluyor içimiz. Bu gerçeklik hissi, kuşkusuz öykülere derinlik katıyor ve kahramanların duygularının samimiliğini ortaya çıkarıyor.
Düşlerde öyküler
Işık Gürer'in öykülerinde açığa çıkan gerçeklik, pek çoğumuzun anılarından kopup gelen kokuları, izleri barındırır. Hayatın donduğu, ağır çekim bir film karesi gibi zamanın yavaş aktığı ama kendi içinde devingen bir dünyadır bu. Her şeyin berrak, yalın ve saf olduğu zamanlardan kalma insanlar gelip karşımıza dikilirler. Çocukluğumuzun perçinlenen duyguları, mahallemizin o aklımızdan hiç eksilmeyen kokusu, bu hikâyelere eşlik eder onca ağırlıkları, onca acıları ve yalnızlıklarıyla…
Peki, nasıl olur da yazgı, gerçekten de eriyip giden zamana kazınır tüm izleriyle? Karşı konulmaz, bizi avuçları içine almış ve dönüştürme şansımızın olmadığı bir dünyayla başa çıkmaya çalışırız. Bunu bilmek trajediyi değil, sanki ironiyi artırır. Bizi, mücadele ettiğimiz yazgı karşısında komik duruma düşürür. Öykülerdeki kişiler, olaylar da yaşama paralel bir evrene yansıyor gibidir.
Perizat Hanım'ın nefes alış verişleri, sanki yok olmaya başlamış bir dünyaya ağıt gibidir. Kendi gerçekliğini “ayna”larda, başka hikâyelerde arayan bir zihnin yakarışlarıdır sanki. Ama trajik olan, bu acıdan herkesin bir pay alacak olmasıdır. Hikâyelerin tek bir sahibi yoktur, öyle değil mi? Paylaşıldıkça bizim olmaya, gelip içimizde yer edinmeye alışıktırlar. Yavaş yavaş gerçekleşen bir kemirilmedir bu eylem. Pişmanlıkların ve hataların tuğlalardan bir duvar örmesidir aslında. Zihnimiz kendi gerçekliğinden vazgeçer bir süre sonra. Ve başka hikâyelerde, başka dünyalarda arar kendi rüyasını. Sınırlarda yaşamak, ötekine yakın olmak ya da Işık Gürer'in deyimiyle “gündüz düşleri” görmektir bu.
“Hayal” adlı öykü, çocukluğun büyülü zamanlarına götürüyor okuru. Ancak çocuğun oyunlarla çevrelenmiş zihni, tıpkı Perizat Hanım'ın parçalanan aynası gibi, gerçeklik imgesiyle parçalanıyor. Bu kez deliliğin sınırından değil, gerçekliğin, büyümenin sınırından geçiyor okur. “Vazgeç” adlı öykü ise bambaşka bir biçim denemesini içeriyor. Gürer, bir başka büyük yazar Kafka'nın kısacık bir öyküsünü yeniden yazıyor. 1910'ların Prag'ından tam 100 yıl sonra, 2010'ların İstanbul'una getiriyor bizi. Aynı tedirginlik, aynı ikilemler ve aynı korkularla.
Kitaptaki en güçlü öykülerden biri de kuşkusuz “Yol Ayrımı”dır. Evli bir çiftin yaşamlarının dönüm noktasını oluşturacak bir kararla, yollarından sapmalarıyla yaşananlar, bize tesadüfün ve hayatın alaycılığını bir kez daha kanıtlar gibidir. Kısa, ama etkili bu öyküde, O'Henry öykülerindeki yazgıyı ve Maupassant öykülerindeki yalınlığı anımsarız.
On altı öykünün de kendini var ederken katmansız, derinliksiz ve gündelik yaşamın doğasından kopup gelen bir dünyaya kapılarını açtığını söylemek yanlış olmaz. Işık Gürer'in kahramanları bilinç yoksunluğuyla yaşamın kırılma anlarına doğru sürüklenirler. Yaşamın kusursuzluğu bir anlığına zedelendiğinde trajedileriyle yüzleşirler. Suskun bir kabulleniştir bu. Zihinlerine tutulan küçük bir ışık, onların eşikte oluşlarını gösterir bize. Ket vurulan, görmezden gelinen ve üzeri örtülen ne varsa açığa çıkar. Peki, bu katmanları, duvarları, sıvayı ve boyaları bu kadar net ayrıştırabilmenin nedeni nedir? Sanırım bu sorunun yanıtı ancak öyküler okunup bitirildikten bir süre sonra, okurun zihninde doğacaktır.
Son olarak hikâyelere eşlik eden fotoğraflardan da söz etmek gerekiyor. Hepsi birer kitap kapağı gibi özenle seçilmiş, hikâyelerin en can alıcı noktalarına vurgu yapıyorlar. Fotoğrafların romanlarda ve öykülerde birlikte kullanılması yeni bir şey değil elbet. Ancak “Gündüz Düşleri”ndeki fotoğraf editörlüğünü de ayrıca tebrik etmek gerekiyor. Çünkü onlar da öykülerle aynı patikaları paylaşıyorlar.
“Gündüz Düşleri”, hiç şüphesiz bu yıl yayımlanan öykü kitapları içinde en ağır ve yaralayıcı duyguları içeriyor. Öykü dünyamızdaki yavaşlığı, yinelemeleri anımsadığımızda, “Gündüz Düşleri”nin nasıl bir sığınağa dönüştüğünü kolaylıkla fark ediyor okur. Perizat Hanım'ın nefesiyle doğan öyküler, çocukluğun, olgunluğun ve yeniden yaşlılığın kapılarından geçip bir çeşit döngü gibi birbirlerini izliyorlar. Okura kalansa, o döngünün bir parçası olduğunu anımsamaktan ve öykülerdeki koca dünyayı keşfe dalmaktan başka bir şey değil.