Yolculuk Dergisi 87. Sayı

Amerikan Kasabasında Yaşam Yazı: Feyza Hepçilingirler


Amerika'yı Hollywood filmlerinin bize aktardığı kadarıyla tanırız. Doğrusu hiç de az değildir izlediğimiz Hollywood filmleri. Orana vurulsa dünya sineması örneklerinin tümünden çoktur; kimimizin izlediği Amerikan filmi sayısı, yerli film sayısını ikiye, üçe katlar. Kovboy filmleri, polisiyeler, bilimkurgular, romantik komediler, neler neler… Amerikan sinema sanayisinin kalbi Hollywood orada bulunduğu için, bu filmlerin çoğu, ABD'nin batı kıyısında çekilir. Uzun uzun palmiye ağaçlarını anımsayın, dört şeritli, beş şeritli yollar, birbirini dik kesen geniş caddeler… Orası Los Angeles'tır. Bir de sokakları, caddeleri, sürünen bir yılan gibi alçalıp yükselen, polis arabaları tarafından izlenen aracın, o kıvrımların birinden öbürüne neredeyse uçarak geçtiği yollar… Burası da San Francisco'dur. Adını bu yollardan alan bir de dizi izlemiştik bir zamanlar: “San Francisco Sokakları”. İşte Kaliforniya'nın bu iki büyük kentinin arasında kalan bir kasabada geçirdiğim üç ayın izlenimlerini aktaracağım size. Genellemeler yaptığımda da yalnızca o bölgeden söz ediyor olacağım. Kasabalarda yaşayanların lüks ve konfor bakımından büyük kentlerde yaşayanlardan bir eksiği yoktur. Fazlası vardır hatta. Sözgelimi Los Angeles, ABD'nin suç oranı en yüksek kentidir; oysa birkaç saat uzaktaki bir kasabada yaşam, sakince akıp gider. Büyük kentlerde pek yakalanamayan huzur, kasabalarda doyasıya yaşanır. 16 yaşını doldurmuş hemen herkesin arabası vardır. Her keseye uygun araba bulunur; benzin deseniz bizdekinin üçte biri fiyatınadır. Toplu taşıma yok denecek kadar az olduğundan, özel araç lüks değil, gereksinmedir. Her kasabanın içinde ve hemen ulaşılabilecek kadar yakınında çok büyük marketler vardır. Amerikalının başta gelen eğlencesi alışveriştir çünkü. Marketler de dünyanın her yerinden gelen yiyecekle doludur. Bilmediğimiz, tanımadığımız bir yığın sebze. Amerikalı bu sebzeleri nasıl pişirir? Pişirmez, çoğunu çiğ yer. Örneğin Girit kabağı denen yeşil kabak, havuç gibi uzunlamasına dilimlenip sunulur. Amerikalı, lahana dolması yapmaz, kapuskayı bilmez; lahanayla ne yapar peki? Salata yapar. Enginarı bütün olarak haşlar, yapraklarını teker teker sosa batırıp kemirir. Bizim sulu yemeklerimizin tümü “çorba”dır Amerikalı için. Kupkuru yemeklerini biraz sulandırmak için soslar icat etmiştir. Bir Amerikalı sizi akşam yemeğine davet etmişse mangal yakacaktır. Mangalda et, tavuk, sosis, balık kızartacağı gibi, kabak, biber, mantar, Brüksel lahanası, brokoli, kuşkonmaz, mısır gibi sebzeleri de kızartabilir. Yanında, içine kereviz sapından çileğe kadar pek çok şey doğranmış bir salata. Şanslıysanız ziyafetiniz bu; şanssızsanız yine mangal yakılır; ama orada pişirilip size sunulan yalnızca hamburger olabilir. Kahvaltıda bizim gibi zeytin, peynir ekmekle yetinmez Amerikalı. Özellikle tatil sabahları geç kahvaltılarda patatesler, soğanlar kavrulur, sosisler kızartılır, omletler, pancake'ler, waffle'lar yapılır, meyve salataları hazırlanır. Basit bir pazar kahvaltısı bir şölene, bir eğlenceye döner. Zaten eğlenmek için hiçbir fırsatı kaçırmaz. Fuarların, panayırların, festivallerin, şenliklerin biri biterken öteki başlar. Sözün kısası, kasaba yaşamında, Hollywood filmlerindeki kaçma kovalamalar, otoyollarda kıyasıya takipler, çarpışan, havada uçan, ters dönen arabalar, takır takır işleyen silahlar yoktur. O filmlerdeki gibi değildir hayat, maceradan maceraya koşulmaz. Bizdeki gibi yaşanır. Amerikalının bizden tek farkı, yaşamını eğlenceli kılmak için, bizim göstermediğimiz kadar büyük bir çaba göstermesidir.