Yolculuk Dergisi 87. Sayı

Kırklarında Hala Çiçek Açıyor Juliette Binoche Yazı: Yüce Yöney


eçtiğimiz ay, İngilizler'in ünlü gazetesi The Guardian andı onun adını: Juliette Binoche! “Erkek eleştirmenler Juliette Binoche'un bulunduğu yapımları acımasızca eleştiriyor ama yazılarını 'tek güzel yanı, kadroda Binoche'un da bulunması' diye noktalıyorlar.” diye yazıyordu The Guardian. Sinema tarihinin en iyi oyuncusu değil Binoche, ancak güzelliğinin ardına sığınan sıradan bir oyuncu da değil. Eleştirmenlerin, The Guardian'da söylendiği tarzda yorumlarda bulunmaları, Binoche'a dair bir sözleri olduğundan değil, ortaya çıkan eseri yermenin yolu olarak görülmeli. Yoksa eleştirmen ya da izleyici olsun, büyük çoğunluk onun güzel bir kadın olduğu kadar yetenekli ve başarılı bir oyuncu olduğu konusunda hemfikir. 1964'te, Paris'te, aktris ve tiyatro öğretmeni bir anne ile tiyatro yönetmeni bir babanın kızı olarak dünyaya gelen Binoche, Paris'te olmayı da sanatçı bir ailesi olmasını da iyi değerlendirmiş belli ki. Doğup büyüdüğü kentte, Conservatoire National Supérieur d'Art Dramatique'te öğrenim görmesi, daha hayatının ilk döneminde belli avantajlar sağlamış ona. Fransa'nın en prestijli konservatuarından mezun olur olmaz, ünlü yönetmen Jean-Luc Godard'ın ilgisini çekmiş olması bile yeterli değil mi? Yine de kendisine dünya çapında şöhret getiren film Godard'ın eseri değil. Philip Kaufman'ın yönettiği, Milan Kundera'nın ünlü romanından uyarlanan “The Unbearable Lightness of Being/Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” filmi ile hafızalarda yer etti Binoche. Daniel Day Lewis, Lena Olin ve Juliette Binoche gibi genç yeteneklere dayanan çok iyi bir kadrosu vardı filmin. The Guardian, bu filmi örnek göstererek, oyunculuğunun ilk yıllarında çektiği filmlerde soyunmasının insanların kafasında ona karşı bir önyargı oluşturduğunu yazıyor. Ancak işin doğrusu Binoche, hiçbir zaman güzelliğinin oyunculuğunu gölgelemesine izin vermedi. Kendisi gibi Fransız sinemasının önemli kadın oyuncuları arasında yer alan Catherine Deneuve gibi o da güzelliğini ve yeteneğini sinemanın hizmetine vermeyi bildi. Tabii The Guardian'ın, Binoche'un yeteneği kadar cinsel cazibesinin de, çoğu erkek olan tiyatro ve film eleştirmenlerinin yazdıklarını etkilediği yorumu da temelsiz değil. Ancak gazetedeki yazıda belirtildiği gibi, Binoche bu konuda çok rahat. Bu yönde hiçbir rahatsızlık hissetmediğini söylüyor: “Yaptığınız işe kalpten inandıysanız, nasıl gözüktüğünüzü umursamıyorsunuz. Bu işin güzelliği burada.” Rahat, içten tavırları olan, kendine güvenli ve iddialı ama bu iddiasını kibirli bir biçimde ortaya koymayan bir oyuncu Binoche. Rolüne hazırlanırken de bu özelliklerinin izini görmek mümkün. Leos Carax'ın yönetmenliğinde çekilen “Les Amants du Pont-Neuf/Köprüüstü Âşıkları” filminde canlandırdığı evsiz kadın karakteri için, Paris sokaklarında yerlerde yatmış mesela. “Alice ve Martin” filmindeki karakteri için keman çalmayı öğrenmiş. Johnny Depp'le beraber oynadığı, hayranlarına hayran katan “Chocolat/Çikolata” filmi için yazar Harris'in evine haber vermeden gidip birkaç gün kalmış… Şu sıralar tiyatroda boy göstermesine neden olan, August Strindberg'in 1888'de yazdığı tiyatro oyunu “Matmazel Julie”deki rolünün hazırlığı için ise esprili bir yorum yapmış: “Strindberg'i ziyarete gittim; o, oldukça ilginç bir karakter. Ama onun karısı veya sevgilisi olmak istemezdim.” Şu sıralar bu tiyatro oyunuyla gündemde olan Juliette Binoche'u, tiyatro geçmişinde çok başarılı performansları olsa da, sinemadaki performanslarıyla hatırlıyoruz biz. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”nin ardından oynadığı filmler arasındaki 1992 yapımı “Damage/Ölesiye”, ilk akla gelenlerden biri. Josephine Hart'ın romanından uyarlanan, Fransızların önemli yönetmenlerinden Louis Malle'in çektiği, Jeremy Irons'la birlikte rol aldığı filmde, tabiri caizse “döktürmüştü” Binoche. Geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden Josephine Hart'ın romanı gibi, film de çok beğenilmiş, kendine özel bir hayran kitlesi edinmişti. Oğlunun nişanlısıyla ilişkiye giren bir politikacının, genç kıza karşı tutkusunu ve bu tutkunun beraberinde gelen trajik sonu anlatan film, Binoche'un kendini ispatladığı filmler arasında sayılıyor. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”yle açtığı kapıdan “Ölesiye” ile geçen Binoche için de, hayranları için de 90'lı yılların ilk yarısı çok tatminkar geçmişti. 1993'te, Krzysztof Kieslowski'nin meşhur “Üç Renk” üçlemesinin ilki, “Blue/Mavi”de başrolü aldığında, daha otuzuna gelmeden önemli filmlerde katkısı olan bir oyuncu olarak sivrilmişti genç Binoche. “Mavi”yle aynı zamanda Steven Spielberg'ten o sıralarda çekeceği “Jurassic Park” için de teklif aldığı, ancak tercihini “Mavi”den yana kullandığı yazılmıştı o dönem. Yazılanlar doğruysa, Spielberg'e “Bu filmde oynamayı ancak dinozor rolü bana verilirse kabul ederim.” diye cevap vermişti. Binoche, daha sonra Spielberg'ten başka teklifler de aldı fakat yönetmenin hiçbir filminde oynamadı. Bir söyleşisinde bu durumu, Spielberg'in kadınlar için iyi roller oluşturamadığına, çok erkek odaklı bir bakışı olmasına bağlamıştı. Spielberg gibi Hollywood'u da birçok kez geri çevirdi Binoche. Kim bilir kaç kez hakkında “artık Hollywood'a gidiyor” tarzında yazılar yazdı sinema yazarları. Ancak bir türlü Paris'i bırakmadı; aksine hem Fransız hem uluslararası yapımlarda oynamayı sürdürdü. 1997'de, Anthony Minghella filmi “The English Patient/İngiliz Hasta” ile Oscar ödülü kazandığında bile sinema kariyerinin kalanı için Hollywood'u seçmedi. Arada Richard Gere ile birlikte oynadığı “Bee Season/Umut Mevsimi” gibi Hollywood yapımlarında boy göstermedi değil. Ama Avrupa sinemasına hep sadık kaldı; Kieslowski'nin “Mavi“sinden sonra Los Angeles'in mavisi gözünü boyayamadı onun. Michael Haneke gibi Avrupa'nın en önemli yönetmenleriyle çalışmaya devam etti. Fransa'nın, film başına en fazla kazanan kadın oyuncusu unvanını aldığında bile kendini yüceltmeyi, başarısından dolayı övünmeyi seçmedi: “Ben büyük bir Fransız kadını değilim. Büyük Fransız kadınları George Sand, Marguerite Duras ve Simone de Beauvoir'dır.” Binoche'u anlatmak için, beraber çalıştığı yönetmenlerin onun hakkındaki sözlerinden tutun da rol aldığı filmlere yaptığı göz ardı edilemez katkılara kadar birçok kaynaktan faydalanılabilir. Ancak onu en iyi anlatacak olan kendi bakış açısıdır. Binoche, “İngiliz Hasta“ filmiyle en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında, Oscar tarihinin en büyük sürprizlerinden birini gerçekleştirerek Oscar'ı kazandığı yıl, efsanevi oyuncu Lauren Bacall da ünlü şarkıcı Barbara Streisand yönetmenliğinde çekilen “The Mirror Has Two Faces/Aşkın İki Yüzü” filmiyle bu dalda adaydı. O sıralar bir bahis oynansaydı, herhalde en az parayı çoğunluğun favorisi Lauren Bacall verirdi. Juliette, ödül konuşması için mikrofona uzandığında ağzından şu sözler döküldü: “Bir konuşma hazırlamadım. Ben ödülü Lauren'ın alacağını düşünmüştüm.” Ve tabii onun karakterine ve düşünce yapısına dair en iyi fikri verecek olay da 1985'te, Cannes'da, plajda gerçekleştirdiği performanstır. O sıralar henüz 21 yaşında, genç bir aktris olan Binoche, Cannes Film Festivali sırasında medyanın ve dolayısıyla yapımcıların ilgisini çekmek için kentin ünlü plajında soyunan oyuncuları hicveden bir performans sergilemişti. Bugün hâlâ video paylaşım sitelerinde izlenebilecek o küçük gösteri, onun zekâsının göstergelerinden biri olarak kabul edilebilir. Binoche, o günden bu yana sinema dünyasındaki yerini belirlerken hep nerede durması gerektiğini bildi. Louis Malle, Haneke ya da çekimleri yeni biten son filminin yönetmeni David Cronenberg gibi önemli isimlerin tercihi olması boşuna değil. Gelecek yıl oynayacağı heykeltıraş Camille Claudel'i anlatan filme dair yorumu, onun kendine dair farkındalığının kanıtı gibi: “Çok ilginç bir çalışma olacak, çünkü bir kadının ve yaratıcılığın hikâyesi bu. Kadınlar doğuştan yaratıcı, sadece çocuk doğurdukları için değil, içlerinde gizlice çiçek açan taraflar var. En çok da kırklı yaşlarda oluyor bu.”