
Isparta'da Bir Anadolu Hikayesi Yalvaç Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş
Bir adımla başlar yolculuk. Geleceğe doğru atılsa da bazen geçmişin sayfalarında yol aldırır insana. Meraklı bir başlangıç, öğrenmeye açık bir gezinme, eskilerden alıntılar, sürprizler, aşklar, maceralar ve farklı karakterlerle devam eder yolculuk kitabının sayfaları. Yolculuğun iyisi, daha bitmeden başından başlama isteği uyandırandır. Bazen de daha dönüş yoluna geçerken yenisini planlar insan. Ne çok yer vardır gezecek… Durulan, beklenen, adım atılmayan anlara acınır. Bazen çok uzaktaki bir hikâyenin peşine düşüp kendinden uzaklaşmak ister insan aslında; bazen de yanı başındakinin izini sürer, kendinden bir parça bulmak, kendini tamamlamak için. Bizden bir hikâyedir Yalvaç; geçmişi, sıcak gülüşleri, el emeği zanaatları, sarmalayan evleri, özenle pişen yemekleriyle…
Hıristiyanlığın doğduğu yer: Antiokheia
Kâmil Koç'un İstanbul, Antalya ve Isparta'dan yeni başlayan Yalvaç seferleriyle ilçeye varıp Isparta'nın en büyük ilçesi olan Yalvaç'ın zenginliklerini keşfe çıkabilirsiniz. İnanç turizminde önemli yer kaplayan, antik dönemin önemli merkezlerinden olan ve bölgeye başkentlik yapmış Antiokheia antik kentine çeviriyoruz ilk olarak rotamızı. Kentin kuruluşu MÖ 3. yüzyıla dayanıyor; tarih sahnesine çıkışı ise MÖ 275 yılında. Kent, en parlak dönemini Roma egemenliğinde yaşamış. Augustus döneminde (MÖ 27-MS 14) Pisidia bölgesinde sekiz koloni kurulmuş, konumu nedeniyle sadece Antiokheia'ya “Colonia Ceasareia” yani “Sezar'ın Şehri” unvanı verilmiş. Bu dönemde Antiokheia, hâkim olduğu Pisidia bölgesinde başkent konumuna yükselen önemli bir Roma kolonisi hâline gelmiş. Kentin önemini fark eden Aziz Paulus, MÖ 46-62 yılları arasında Antiokheia'ya üç kez gelerek Hıristiyanlığın temellerini burada atmış ve dini dünyaya buradan yaymaya başlamış. Bizans döneminde önemli bir dinî merkez hâline gelen Antiokheia, bugün Yalvaç'ın inanç turizminin temelini oluşturuyor.
Antiokheia antik kentine batı kapısından girip ana caddeden ilerliyoruz. Düzenli kazıların henüz 2008 yılında başladığı kentte, gün yüzüne çıkarılacak daha çok şey olduğu açık. Antik kentin tiyatrosu Greko-Romen planlı ve caveası yarım daireden geniş bir şekilde. Buradaki tiyatro, Pisidia'nın diğer önemli kentleri olan Sagalassos, Selge ve Termessos tiyatrolarından da büyük. Kentin en yüksek noktasında kayaların oyulmasıyla elde edilen düzlükte inşa edilen Augustus Tapınağı, kentin en önemli yapılarından biri. Ortada konumlanan tapınağın arkasında yarım daire şeklinde sütunlu galeri yer alıyor.
Antik kentin ayakta kalan yapılarından biri olan hamamın kazılar sonucunda bazı bölümleri açılmış. Büyük ve düzgün bloklardan oluşan taş örgülü hamam, iri ve sağlam yapısıyla dikkat çekiyor. Antik kente su taşıyan anıtsal çeşme ve su kemeri, kentin yaklaşık 1 kilometre kadar uzaklığında bulunuyor. Geniş bir U şeklinde planlanmış yapı, su kemerlerinden gelen suyu depolayıp kente dağıtmak için yapılmış. 800 metre uzunluğundaki su kemerleri de anıtsal çeşme ve hamam gibi MS 1. yüzyılda inşa edilmiş.
Men tanrısının tek merkezi
Antiokheia antik şehrinin yaklaşık 5 kilometre güneydoğusunda, 1600 metre yükseklikteki Gemen Korusu'nda, Anadolu'nun eski inanışlarından Ay Tanrısı Men adına yapılmış bir tapınak ve çevresinde toplanmış yapılardan oluşan bir kutsal alan bulunuyor. Yükseklerde yer alan ve oldukça zor bir araba yolundan çıkılan kutsal alan, Yalvaç'ı yükseklerden gören, herhangi bir kazı çalışmasının olmadığı, yapıların doğal sebeplerle ve insan eliyle yıkıldığı bir yer. Dünyada benzeri olmayan Men kutsal alanı, Antiokheia'nın, Frig devrinden erken Hıristiyanlık devrine dek baştanrısı olmuş Men adına yapılmış, tüm dünyada şehirleşmiş tek dinsel merkez olması özelliğini taşıyor. Men, Anadolu'nun özellikle iç-batı bölgelerinde genel kabul görmüş, yoksul, güçsüz, hasta insanların koruyucusu, sembolü olan hilal şeklindeki Ay'ın gizemli gücüyle insanlara iyilik ve şifa dağıtan, kökleri MÖ 4. binde Mezopotamya'ya dek inen bir tanrı.
Çınaraltı'nda yavaşlayan zaman
Yükseklerde mitolojinin ve fantastik hikâyelerin koridorlarındaki koşumuz, aşağıda gerçek hayata dönünce son buluyor. Yorgunluk atmak için Yalvaç'ın merkezindeki Çınaraltı'nın serin gölgesindeki çay bahçelerinden birine oturuyoruz. “Hükümetlerin yıkılıp kurulduğu yer burası.” diyor Yalvaçlı dostlarımız. İlçenin merkezi konumundaki Çınaraltı, adını, 1200 yıllarında dikilmiş, yaklaşık 800 yaşındaki, 16 metre boyunda ve yaklaşık 10 metre gövde çevresi olan anıtsal çınardan alıyor. Koruma altındaki çınarın civarında medrese, hamam ve Devlethan Cami yer alıyor. Devlethan Cami, 14. yüzyılda 2. Kılıçarslan'ın kardeşi Devlethan adına yapılmış. Çınaraltı'nın merkezi oluşturduğu meydan, renkli minyatür ahşap arabadan yapılmış banklarla süslenmiş. Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan beri at arabası, fayton, kağnı, sal arabası ve tatar arabası yapılan Yalvaç'ta bugün sokaklarda hâlâ at arabası görmek mümkün. Parktaki at arabasından yapılmış bankların sahibi Yaşar Küçüker, daha önce gerçeğini yaptığı at arabalarının bugün minyatürlerini üretiyor. 1962'den beri at arabası yaptığını söyleyen Yaşar Usta, dokuz senedir de turistik amaçlı satılmak üzere minyatürlerini yapıyor. Ahşap kısmını kendi yapan, boyası için de Akşehir'e gönderen Yaşar Usta'nın renkli minyatür at arabalarının yapıldığı ve sergilendiği atölyesi, çocuklar gibi şenlendiriyor bizi. Kendisi de oldukça cana yakın ve güler yüzlü olan Yaşar Usta, keyifle poz veriyor.
Anadolu'nun zanaatları Yalvaç'ta yaşıyor
Komşusu ise Keçeci Gencer Kondal. Daha çok çobanlar için kepenek yaptıklarını söyleyen usta, ziyaret ettiğimiz sırada, yaz sıcağında yünlerle boğuşarak, özenle bir kepenek hazırlamaya çalışıyor. Kuzu veya koyun yününden yapılan keçelerden hazırlanan ürünlerde genellikle siyah, mavi ve kırmızı renk kullanılıyor. Bu atölyede, kepeneklerin yanı sıra turistik olarak heybe, torba, fes gibi ürünler de imal ediliyor.
Sanayi mahallesinde bir sokak tamamen tabakhanelere ayrılmış durumda. Oldukça ağır bir koku altında çalışmak zorunda kalan işçiler buna alışmış olsa da biz röportaj ve çekim yaparken oldukça zorlanıyoruz. Hiçbir kazancın, üretimin, emeksiz olmadığını bir kez daha görüyoruz. Manda derilerinin işlenip kullanıma hazır hâle getirildiği tabakhanelerde ayrıca elde edilen direlerle, pamuğu çekirdeğinden ayıran çırçır topu adı verilen malzeme de imal ediliyor. Mehmet Bayakı ve oğlu Ramazan Bayakı, bize derinin işlenmesi hakkında bilgi veriyorlar: “Deriyi işlerken zırnık ve kireç kullanılıyor. Zırnık, tüyleri eritmeye yarayan yarı doğal bir malzeme. Kireç tamamen doğal. Bu, derinin kıllarını döküyor ve kabartmaya yarıyor. Ondan sonra arkasının leşlerini yani kasabın bıraktığı etleri temizliyoruz ve ikinci bir kireçleme yapıyoruz. Daha sonra kireçleri temizlemek için amonyum sülfat ve güvercin pisliği ya da yeni bir kimyasal kullanıyoruz. Daha sonra tuz ve asitle pikle dediğimiz salamura işlemi yapılıyor. Pikle yapıldıktan sonra deri, kullanacağımız türe göre işleniyor.” Deriler dönen dev bir kazanda işlemden geçtikten sonra kuruması için iplere seriliyor; derilerin neden farklı renklerde olduğunu soruyorum. “Mavi olanlar kimyasal. Siyah olanlar boyalı, onlar bitkisel. Onların üzerinde boya olmasa ten renginde çıkar. Meşe palamuduyla pişirdikten sonra buna yağ da ilave diyoruz. Bu yumuşamasını sağlıyor. Onsan sonra kurutarak role yapmak için hazırlanmış oluyor. Daha sonra uçlarını kesiyoruz, birbirine vuruyoruz, kesime hazır oluyor.” Deriler bu şekilde kesilip çırçır toplarına demir parçalarla çakılıyor. Dediklerine göre çekirdeği pamuktan ayıran başka makineler varmış ama onlar çırçır topları kadar verimli değilmiş.
Saraçlık da Selçuklulardan beri Yalvaç'ta yaşayagelen bir meslek. Atölyelerin sayısı azalsa da hâlâ üretime devam ediyorlar. Genellikle at ve eşekler için yular, koşum, paldım, hamut, başlık, tasma, kulak kayışı, dizgi gibi ürünler yapılıyor. 11 yaşında çırak geldiği dükkânda çalışmaya devam eden Orhan Usta, semercilik yapıyor; dükkânın camında ustasına ait Semerci Mehmet Ali Berkaya tabelası hâlâ duruyor, altında Çırağı Orhan notuyla. Örnek alınması gereken usta-çırak ilişkisini hatırlatıyor adeta.
Yalvaç evleri restore ediliyor
Yalvaç'ın eski mahallelerinde yaptığımız geziye Yalvaç Belediyesi'nden Kültür ve Turizm Müdürü ve Arkeolog Ercan Kafafçı da katılıyor ve bize ilçenin sivil mimarisi ile koruma çalışmalarını anlatıyor. Sokak sağlıklaştırma çalışmaları başlatan Yalvaç Belediyesi, Kaşcami ve Kaşyukarı mahallelerinde evlerin dış cephelerinin sıva ve boyasını yaptırmış. Traşzade Konağı, restore edilip Yalvaç'a özel eşyaların ve geleneklerin sergilendiği bir konak. Ercan Kafafçı, bize konağı gezdirirken bilgiler de veriyor: “Evin yaşam bölümüne hanay adı veriliyor, bir uzun yeri odalara açılırken diğer uzun yeri bahçeye açık alçak bir korkulukla birleştirilmiş. Abdest alınan bölüm önemli, sabun tuzağı diyorlar. Kültür olarak hiçbir zaman abdest suyunu kanalizasyon suyuna karıştırmıyorlar, direkt bahçeye akıtıyorlar. Hanayın önemli bölümlerinden biri de köşk bölümü. Aile bireyleri gündüz burada toplanıyorlar. Köşk, cumbalı, dışa çıkıntılı, kafesli. Siz dışarıyı görüyorsunuz ama dışarıdakiler içeriyi göremiyor. Bunlar Yalvaç'a özgü yapılar. Serpin dediğimiz ambarlarına kışlık yiyecekleri ve bakliyatları koyuyorlar. Odaların eşiğinde iki kapı yer alıyor. Bunun iki nedeni var; biri odanın ısısının dışarı çıkmamasını sağlamak, diğeri de odanın mahremiyetini korumak. Burası cumhuriyetle birlikte ticaret yollarından uzak kalmış. Bu bir anlamda iyi olmuş, bir anlamda kötü. İyi olmuş; Oğuz boylarının getirdiği gelenekler devam etmiş. Birçok el sanatı, yemek kültürü, mahalle fırınları devam ediyor. Diğer anlamda da ticaretten uzak kalınca ekonomik olarak zayıflamış. Buranın yapımında ÇEKÜL Vakfı başkanının da emeği var.” Sakin şehir başvurusunda bulunduklarını ve Türkiye'nin ilk sakin şehri Seferihisar'ın Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından ziyaret edilip değerlendirildiklerini söyleyen Ercan Kafafçı, şanslarını yüksek gördüklerini söylüyor.
Yalvaç'ın sivil mimarisini yansıtan bir diğer yapı da kadınların toplanıp el sanatları ve zanaatlar öğrenebilecekleri bir mekân olarak düzenlenen ve ilçenin çok sevilen öğretmeni Mustafa Bilgin'in doğup büyüdüğü ve onun adı verilen Öğretmen Mustafa Bilgin Kadınlar Sanat Evi. İlçenin yaşatılmaya çalışılan bir geleneği de kadınların çalıştığı mahalle fırınları. Kadınlar burada taş fırında köy ekmeği ve hamırsız adı verilen enfes bir tür hamur işi yapıyorlar. Dolu dolu geçen geziyi tamamlamanın en güzel yolu, doğayla iç içe olmak. Gün batarken ilçenin 25 kilometre dışında yer alan Hoyran Gölü'ne geliyoruz. Piknik yapılabilen, plajı bulunan Hoyran Gölü, aslında Eğirdir Gölü'nün kuzey yarısına verilen ad.
Hıristiyanlığın doğuşu ve yayılışındaki rolüyle inanç turizminin önemli rotalarından biri olan Yalvaç, bugün sahip çıktığı zanaatları, sivil mimarisi, gelenekleri ve sıcacık insanlarıyla dönüp dönüp baştan yaşama isteği uyandıran bir yolculuk hikâyesi.