Yolculuk Dergisi 86. Sayı

Leviathan Yazı: Fatih Balkış


SAYFALARDAYOLCULUK Yazı: Fatih Balkış Leviathan B ir kenti uzun uzadıya betimleme yanlısı değilim çünkü yaşadığım kenti keşfetmeye değil, içinde kaybolmaya çalışırım. Amacım; Louis Sebastien Mercier'in "Paris Tablosu'nda yaptığı gibi kentin tarihsel, kültürel bir portresini çıkarmak değil (çünkü bunu onun gibi başarmam olanaksız) ya da Michel Butor'un, "San Marco'nun Betimi"ndeki gibi kenti bütün incelikleriyle sözcüklere dizme girişimi. Yalnızca zamana ve mekana ruhunu katan şeylerden söz etmek istiyorum. Ama bir kez daha görünümlerin silik izlerini ve dönenceye katılan yeni edinimleri düşününce, kendimi sınırlama ihtiyacını hissediyorum. Kendi rotamı oluşturmaya çalışırken, yüzümü yarımadaya dönmemle başlıyor açmazlarım. Neleri hesaba katmam, hangi rotaları bir başkası için feda etmem gerekiyor? Endişem, kalecinin yaşadığından daha büyük mü olacak? Hangi silüeti sahipleneceğim? Yolculuğa başlamak için, Beşiktaş'tan Emirgan'a uzanan sahil yolunu mu, yoksa Gümüşsuyu'ndan yukarı, Taksim Meydanı'na uzanan yılankavi yokuşu mu seçeceğim? Belki de yalnızca ara sokakları tercih edecek ve arka sokakları İstiklal Caddesi'nin görkemine yeğleyeceğim. Her edimde kazanılan bir zenginlik. Her adımda ve yönelişte Ali Baba'nın mağarasına ulaşma. Sonra tarihi yarımadayı kucaklayan en önemli yol. Yüksek Kaldırım ve Mevlevihane. Daha aşağıda, Alman Kültür Merkezi'nin görsel mekanı ve şaşırtıcı ama Zürafa Sokak'ta genelev. Pul koleksiyonerleri, sahaflar, çalgıcılar. Nasıl da büyüleyici bir çıkmaz sokak bu. Nasıl da devinimin kısıtlandığı parlak bir patika. Sonra Karaköy'den karşıya uzanan çarşaf bir deniz. İşte karşıda surları yıkılmış ve çıplak bir şehir. Ama göründüğü gibi değil. Yaklaş ve sallanan köprüden geç. Taklit saatleriyle Afrikalıların, fotoğraf makineli sarışın turistlerin ve rastgelecilerin yoğun uğraşlarının arasından, geç ve buyur edil karmaşaya. Yalnızca yarımadanın görkemli tarihi değil, yaşamın su seviyesinde akıp gitmesi bence burada dikkati çeken şey. Üç teneke kutu ve bir futbol topuyla oyun icat eden akıllılar ya da köprüde alışılmadık bir zamanda üç top çeviren bir jonglör. Alt geçitteki seyyar satıcılar, havalanamayan oyuncak helikopterler, sürekli kalça sallayan Şakiralar ve onun bıyıklı ve gözlüklü hali Şakir. Yarımadanın içlerine doğru duygular da değişmeye başlar. Çünkü bir söylenceler bütünüdür. Mit statüsüne yükselmiştir. Tarih içinde bütün gezginlerin akınına uğramış ve üzerine yüzlerce kitap yazılmıştır. Yalnızca halkın değil, soylu sınıfın ve turistlerin kendilerini koyvermiş bir biçimde içine bıraktıkları bir nehir gibidir. Mısır Çarşısı'na açılan yolların birinde, hiçbir rota izlemeksizin kendinizi bıraktığınızda bambaşka bir yerde bulursunuz kendinizi. Sürüklenmek böyle bir şeydir. Yalnızca buyurgan üst yapılarıyla değil, yeraltı dehlizleriyle de kendinden söz ettirir. Dinsel hiyerarşinin bütün heybetiyle kendine açığa vurmasına karşın, sadeleşmiş ve yalıtılmış koca bir dairedir. Fetihten sonra çıkarılan soyağaçları, mekanı betimleyen gözlemler ve tarihselci bir bakış nedense asla derinleştirilemez. Kanallar, dar sokaklar, bükümlü yokuşlar sürprizlerle doludur. Bu hibrit yapı, binlerce yılın izlerini taşır ve binlerce yıl, binlerce bakış ve dokunuş demektir. Eğlencelidir ve ironiktir. Kuşkucudur ve masalsıdır. Her adımda 114 Yolculuk