
Ve Tıp, Geleneği Doğrular. Yazı: Feyza Hepçilingirler
İlk tartışma anne sütüyle beslenen bebeğe su verip vermeme konusunda çıktı. Ben taze bir anneanne olarak, iki çocuk büyütmüş olmanın bilgiçliğiyle su içirmek gerektiği hükmünü tereddütsüz verdim. Kızım bana inanmayıp doktora sormak istediğinde bozuldum. “Nedir yani, bizim tecrübemize güvenilmiyor mu?” demedim. “Topraktan mı yetiştin sen? Kim büyüttü seni?” kavgasına girmek için, doktordan gelecek onayı beklememin daha uygun olacağını düşündüm. Öyle ya, doktor nasıl olsa benim söylediğimi yineleyecekti; ben de haklı çıkmanın gururunu doya doya yaşayacaktım. Anadolu'da kadınlar, bebeklere meleklerin su verdiğine inanır; meme verdikleri sürece bebeklerine su vermezlermiş. Bizim çocuklarımızı götürdüğümüz doktorlar, bunun gülünç olduğunu, bebeğin de suya ihtiyacı olduğunu söylerdi. Ayrıca şimdinin bitki çayları gibi, cezvelerde kaynatıp içirdiğimiz sular da dün gibi aklımda.
Doktordan gelen yanıt, beni değil, bebeklere meleklerin su verdiğine inanan Anadolu kadınlarını doğruladı. Efendim, bebek, gereksindiği suyu, zaten emdiği ana sütünden alırmış. Bu aşamada verilecek su, sara (epilepsi) hastalığını tetikleyebilirmiş. Sara mı? Sustum. Doktordan daha iyi bilecek değildim; ama yalnızca bu konuda sustum. Çocuk büyütme deneyimimi torunumda konuşturmayacaktım da neyi bekleyecektim?
Bebeği sırtüstü yatırdığını görünce kızımı uyarmayı görev saydım. “Yan yatır. Aslında en iyisi yüzükoyun yatırmak.” Bizim zamanımızda doktorlar bunu önerirdi. Gerçi ben öyle yatırdığımda evdeki büyüklerden biri gelir, çevirirdi bebeği; ama doğrusu, herhalde doktorun önerdiğiydi. Bu konuda da bana güvenilmeyip doktora danışıldı. Bu kez haklı çıkacağıma kesinlikle emindim. Akıl var, mantık vardı. Bebek arka üstü yatırılırsa kusmuğuyla boğulabilirdi. Daha bir güvenle bekledim doktordan gelecek yanıtı. Yine olmadı. Doktor, bebeklerin ağızdan nefes almayı daha sonra öğrendiğini, şimdilik zaten yalnızca burnundan nefes aldığı için kusmuğuyla boğulmasının söz konusu olmayacağını söyledi. Yok artık, bu kadarı fazlaydı; ama yenilmedim. “Kucağa alıştırma.” dedim. “Kucağa alışırsa hep kucakta olmak ister, rahat edemezsin.” Bu yargımı da yalanlayacak değildi ya doktor. Güvenle bekledim. Yine olmadı. Üstelik, kucağa alıştırıp alıştırmamak bir yana, anne ile yavrusu, olabildiği kadar çok, ten tene temas etmelilermiş. Meme emerken, günde en az sekiz kez annesinin tenini hissetmeliymiş çocuk.
Özgürlüğü kısıtlanmasın diye kundaklamamaya; alışırsa hep onu ister diye, ayakta sallamamaya da çalışırdık bebeklerimizi. Bunları söylemeden önce, hazır alınmış, kendinden yapışkanlı kundak bezlerini gördüğüm iyi oldu. Demek sakıncalı bulunmuyordu ki özel olarak imal ediliyordu kundak bezleri. Ayakta sallama konusunu açmamaya karar vermem de bebeğin yatması ve oturması için alınan eşyalara dikkat edince oldu. Tümünde, bebeği çeşitli hızlarda sallama düzeneği vardı. Bütün bu aletler bebeği sallayarak avutmak ve uyutmak üzere kurgulanmış ve yapılmışsa ayakta sallamak, artık sakıncalı görülmüyor demekti. Bu karara kendi kendime varmam, beni yeni bir yenilgi duygusu yaşamaktan kurtardı; iyi oldu.
Sonraki günlerden birinde, bebeklerin belleği olduğunu keşfettim. Çığlık çığlığa bağırırken kulağına yaklaşılarak sürekli çıkarılan bir “şşşşşş” sesi, sakinleştiriyordu onu. Bu ses, ana karnında duymaya alıştığı seslere benziyordu çünkü. Saptamamı kızıma söylediğimde, doktorların da öyle dediğini öğrendim. İlk kez doktorlarla aynı noktada buluşmuş oluyordum. Bebek epeyce gürültülü bir ortamdan gelmişti ve sessizlik değil, o ortamı anımsatan sesler rahatlatıyordu onu. Bizim yaşlıların, bebekleri “pışşş pışşş” diye uyutması, bu gerçeğin farkında oldukları anlamına mı gelmekteydi yani? Ninnilerdeki monoton sesler de bunun için miydi?
Tıbbın yeni yeni keşfettiklerini, annelerimiz, ninelerimiz yıllardan beri biliyorlar mıydı? Boşuna mı karşı çıkıp durduk onlara? Hay Allah!