
Toprağı Sakız, Denizi Huzur Kokar Çeşme Yazı: Şebnem Türkoğlu, Fotoğraflar: Faruk Akbaş
Birbirine tutkun iki sevgili Çeşme'yle rüzgâr. Bıkmadan, usanmadan, tutkuyla, yüzyıllardır sürer birbirlerine olan bu aşkları. Ne Çeşme rüzgârsız olabilir ne de rüzgâr ondan vazgeçebilir. Çeşmelilerin hayatı da bu sevdayla, rüzgârla koyun koyuna şekillenir. Yel değirmenleri, rüzgâr sörfü ve rüzgârgülleri bu sevdanın ürünleridir. Dar sokaklarda sıralanan eski taş evler, begonvillerle süslüdür. Eşsiz kumsalları, berrak denizi, adını aldığı çeşmeleri, görenleri kendine hayran bırakır. Tadına doyulmaz kumrusu, nadide sakız ağaçları ve reçelleri ise damakları şenlendirir.
İlk çağda Cyssus adıyla bilinen Çeşme, 12 İon kentinden biri olan Erythrai'nin (Eritre) Ildırı iskelesiydi. Korunaklı bir limana sahip olan Erythrai, deniz ticaretinde gelişmişti. Sakız Adası'ndan Anadolu kıyılarına en yakın ve güvenilir nokta olması nedeniyle yüzyıllar boyunca ticari alışverişi canlı olarak sürdürebildi. Ancak İzmir limanının gelişmesi Çeşme'nin liman ve ticaret merkezi olarak önemini azalttı.¹ Rumların ilçeye yerleşmesiyle bağcılık ve şarapçılık başta olmak üzere buğday, siyah üzüm, anason ve kök boya üretimi yapılıyormuş. Ancak Kurtuluş Savaşı'nın ardından Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesiyle, Türkiye'deki Rumların Yunanistan'a gitmesi, oradaki Türk nüfusun da Türkiye'ye gelmesiyle bu üretimler sekteye uğramış. 20. yüzyılda ise Çeşme, beldeleriyle birlikte bir turizm merkezi olmuş ve bu sayede yeniden gelişerek, canlanmış.
Arkeoloji müzesiyle Çeşme Kalesi
Çeşme'yi gezmeye ilçe merkezinden başlıyor ve öncelikle limana doğru yöneliyoruz. Yatların ve teknelerin sıralandığı liman, Ege'nin derinliklerine doğru bir yolculuğa davet ediyor isteyenleri. Buradaki turizm acenteleriyle günübirlik olarak Eşek Adası'na ya da Sakız Adası'na gidilebiliyor. Limanın biraz ilerisinde, kendi hâline terk edilmiş kalelere örnek olması gereken bakımlı ve tertemiz Çeşme Kalesi uzanıyor. 1508 yılında II. Beyazıt tarafından yaptırılan kalenin surları, metrelerce yükseklikte ve düşmanlarına korku salan türden değil. Ama kapladığı geniş alan ve Çeşme'yi çepeçevre gören yapısıyla oldukça etkin bir kale. Çiçeklerle bezeli bakımlı bahçelerinin yanında, içindeki Çeşme Arkeoloji Müzesi ve Osmanlı-Rus Deniz Savaşı hakkında belgelerin olduğu müzede, bir kaleden çok daha fazlasını buluyoruz. Kalenin önündeki Cezayirli Hasan Paşa'nın bronz heykeli ise Çeşme Kalesi'ni tek başına müdafaa etmeye hazır gözlerle izliyor ufku. Hazır Çeşme Kalesi civarındayken 1528 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan kervansarayı da görmeden geçmiyoruz. Kalenin çevresinden dolanınca karşımıza çıkan kervansaray, girişindeki vitrayları, orijinal çelik kaplı, ahşap kapısıyla çok etkileyici. Şimdi butik otel olarak hizmet veren kervansarayın yaz sıcağındaki serinliği ve atmosferi hayli güzel.
Çeşme'nin kalbi İnkılâp Caddesi'nde atıyor
Marinayla kale arasında kalan İnkılâp Caddesi; eski Çeşme evlerine, kumruculara, İzmir'in en enfes sakızlı dondurmalarının doğduğu Rumeli Pastanesi'ne, eski bir Rum kilisesi olan Ayios Haralamnos'a, hediyelik eşya satan dükkânlara, çınar altı kahvelerine ve kafelerine ev sahipliği yapıyor.
Çeşme'ye gelip de kumru yememek olmaz, deyip acıkan karnımızı doyurmak için mis gibi kokuların yükseldiği bir kumrucuya oturuyoruz. Özel susamlı kumru ekmeğinin içine Kars kaşarı, sucuk ve domates koyularak yapılan kumru, Çeşme'nin en sevilen ayaküstü yiyeceklerinden. Başka yerlerde yediğimiz gibi içine mayonez ve ketçap da koyulmuyor.
Biraz dinlendikten sonra eskiden Ayios Haralamnos Kilisesi olan Çakabey Kültür Merkezi'ni geziyoruz. Yüksek tavanı ve kemerli sütunlarıyla mağrur duruşunu koruyan kilise, birbirinden güzel sergilere ev sahipliği yapıyor. İnkılâp Caddesi'nde ilerlemeye devam edince bu kez sakızlı dondurmanın doğduğu Rumeli Pastanesi'ne geliyoruz. Pastanenin önü hayli kalabalık. Methini duyduğumuz meşhur sakızlı dondurmanın tadına biz de bakmak istiyoruz ve kendimize ikişer top sakızlı dondurma ısmarlıyoruz. Aldığı övgüleri fazlasıyla hak eden bu dondurma, külah yerine Çeşme'nin lezzetli kavunuyla da yenebiliyor. Caddeden Çeşme'nin dar sokaklarına girdiğimizde gözlerimiz buz gibi suların aktığı o meşhur Osmanlı çeşmelerini ararken birer ikişer çıkıyorlar karşımıza. İlçeye ismini veren bu çeşmeler, pirinç başlıkları ve işlemeleriyle keyifli bir hava veriyor sokaklara.
Termal sularla deniz suyu, Ilıca'da
birbirine karışıyor
Çeşme tarihinde önemli bir yeri olan Erythrai antik kentini görmek için Ildırı'ya gitmek üzere yola çıkıyoruz ama yolumuzun üstündeki Ilıca'ya da kayıtsız kalamıyoruz. Uzun, beyaz kumsalı, açık turkuaz denizi, kaplıcaları ve ağaçlarla kaplı, düzenli sokaklarıyla huzurlu bir havası var. Ilıca'nın bir buçuk kilometre kuzeyindeki Şifne Ilıcaları'nda ise termal sularla deniz suyu birbirine karışıyor ve başta romatizma olmak üzere pek çok metabolik rahatsızlığa ve cilt hastalıklarına iyi geliyor.
Ilıca'ya çok da uzak olmayan Ildırı Köyü, İon kentlerinin en güzellerinden biri olan Erythrai antik kenti'nin kalıntılarına ev sahipliği yapıyor. Giritli Rhadamanthys oğlu Erythros tarafından kurulan antik kentten günümüze pek bir şey kalmamış.
Çeşme'nin butik beldesi Alaçatı
En az Çeşme kadar ünlü olan Alaçatı, gezimizdeki son durağımız. Yılın 330 günü esen Ege rüzgârına yarenlik eden rüzgârgülleri karşılıyor bizi Alaçatı'nın girişinde; devasa boyutlarına rağmen zarif güzellikleriyle Türkiye'nin ilk rüzgâr enerjisi santralinin üyeleri olarak elektrik üretiyorlar. Alaçatı'nın sembollü hâline gelen taş değirmenlerse belde merkezinde çıkıyor karşımıza. Zamanının en önemli yapılarından olan yel değirmenleri, yüksekçe bir tepeden yan yana Alaçatı'yı seyrediyor, yerli ve yabancı ziyaretçilerini ağırlıyor. Yel değirmenlerindeki taş işçiliği neredeyse beldenin tamamına hâkim. 1800'lü yıllarda, adalardan Alaçatı limanının inşası için gelen Rumlar tarafından yapılan taş evlere, rengârenk kapı ve pencereler, canlı renkli begonviller eşlik ediyor. Alaçatı'ya özgü olan her şey titizlikle korunuyor burada.
Rüzgâr sörfünün vazgeçilmez adresi
Alaçatı, rüzgâr sörfü tutkunlarının Türkiye'de aklına gelen ilk yer. Yılın 330 günü esen rüzgârı ve kapalı bir koy olmasının sağladığı güvenlik, onu vazgeçilmez kılıyor. Rüzgârın karadan denize doğru esmesi ve kıyının yaklaşık 700 metreye kadar yürünebilecek sığlıkta olması, yediden yetmişe herkesin sörf yapabilmesini sağlıyor. Koyun bu özelliği onu dünya sörf şampiyonaları için de aranılan bir yer yapıyor.
Sakız ağaçları canlanıyor
Alaçatı'nın diğer önemli özelliği ise kadim sakız ağaçları. Sütlü tatlılara, reçellere, dondurmalara ve yemeklere eşsiz bir aroma veren damla sakızı, bugün Yunanistan'ın Sakız Adası'ndan sağlanıyor. Mübadele döneminde Yunanistan'dan gelen Türklerin, sakız ağacını bilmemeleri nedeniyle yerlerine tütün ekmesi, bugün onu yok olma noktasına getirmiş. Çeşme'de hiç sakız ağacı kalmamış değil elbette. Alaçatı'daki Sakızlar Restoran'ın hemen yanı başında, koruma altında
117 ağaçlık bir sakızlık var. Alaçatı'nın en değerli mirasını oluşturan bu ağaçların her biri yaklaşık 200 yaşında. Bu nedenle ağaçlar hasat edilmiyor.
Çeşme hem doğal güzellikleri hem de kültürel mirasları ve yaşam tarzıyla belki de İzmir'in en güzel ilçesi. Rüzgârla şekillenen hayatların sürdürüldüğü ilçe, kaybettiği değerlerini yeniden yaşatıyor, mevcut olanlara ise artık sıkı sıkıya sarılıyor. Çeşme de bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor ve yaz sıcağında bile insanı bunaltmayan havası, turkuaz denizi ve beyaz kumsallarıyla yaşama sevinci veriyor, bin derde deva damla sakızıyla sağaltıyor.