Karun Kadar Zengin Bir Şehir Uşak Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş

Karun Kadar Zengin Bir Şehir Uşak Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş


Yağmurun göğü yıkayıp berraklaştırdığı, pamuk gibi bulutların tarlalardaki gelinciklere ve haşhaş çiçeklerine selam durduğu, tatlı esen rüzgârın tarlaların ortasındaki tek tük ağaçları okşadığı, doğanın kendine hayran bıraktığı, her baharın tazelenme, her filizin yeni bir başlangıç olduğunu hatırlattığı sakin bir yaz günü, Uşak'ı keşfetmek için şehre yaklaşıyoruz. Gezente yağmur bulutlarıyla kesişiyor yolumuz bazen; güneş pırıl pırıl parlarken tepemizde, birden damlalar iniveriyor. O geçince tertemiz açılıyor gökyüzü; kırmızı gelinciklerin, morlu beyazlı haşhaş çiçeklerinin güzelliğine bir dokunuş da ondan geliyor; kuşların cıvıltıları, rüzgârın derinden gelen sesine ekleniyor. Doğasıyla bizi buyur eden Uşak'ın bitkileri, Karun Hazineleri'nde, Lidyalıların para ve süs eşyalarında da yer bulmuş kendine. Tarih boyunca insanları etkilemiş olacak ki o değerli hazinelerde, bitki ve doğa motifleri yer alıyor bolca. Uşak'ın endemik bitkilerinde de Lidya izleri görülüyor; Lidya geveni (Astragalus lydius) ile Lidya karanfili (Dianthus lydius) bitkilerinde olduğu gibi… Dünyanın ikinci büyük kanyonu: Ulubey Kanyonu Uşak'ın doğal güzelliklerinden biri Ulubey Kanyonu. ABD'deki Grand Canyon'dan sonra dünyanın en büyük ikinci kanyonu olan Ulubey Kanyonu, yaklaşık 75 kilometre uzunluğunda. Ulubey Çamlığı denilen mesire yerindeki seyir terasından uçsuz bucaksız kanyonu seyrediyoruz. Göz alabildiğine uzanan kanyonu üç ayrı noktadan izliyoruz; ilki çamlık, ikincisi üniversitenin yakınları ve son olarak Avgan. Avgan civarından kanyonun aşağısına inip, Pepuza antik kenti ve tarihî su kanallarını görmeye karar veriyoruz. Vadi içine inip arabayı bırakıyoruz ve patikadan uzun bir yürüyüşe geçiyoruz. Etrafımızı saran kaya blokları, ince dere yatağı, yükseklerdeki kemerler, antik dönemden kalma mağaralar; yol boyunca gördüklerimiz. Epeyce ilerledikten sonra Pepuza antik kenti denen yere geliyoruz ancak bu sefer de oldukça yorucu ve dik bir tırmanış bizi bekliyor. Patikanın bile olmadığı, yağmurun ıslatıp kayganlaştırdığı çimlerde düşe kalka ilerliyor ve mağaraların olduğu bölüme çıkıyoruz. Pepuza şehri, Hıristiyanlığın kaybolmuş mezheplerinden Montanizm'in başkenti. MS 165-550 yılları arasında yaşayan bu mezhebin mensupları, yöreyi kutsal bir bölge olarak kabul etmiş. Hatta Hz. İsa'nın gökten bu kente ineceğine ve Ömerçalı Dağı’ndan bu olayı izleyeceklerine inanmışlar. Cılandıras Köprüsü de bu kanyonda yer alıyor. Banaz Çayı üzerindeki köprünün Lidyalılar mı Romalılar mı tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Clandras Köprüsü olarak bilinen yapının aslı su kemeri. Roma döneminde yapıldığı tahmin edilen su kemeri yaklaşık 1 kilometre ilerideki Pepuza kentine su taşıyan kanalların başlangıcında yer alıyor. Kesme taştan yapılmış olan köprü, tek gözlü ve 24 metre uzunluğa, 17 metre yüksekliğe sahip. Kenarında kurulmuş tesiste bir şeyler yudumlayıp suyun sesiyle yorgunluk atabilirsiniz. Blaundos antik kenti de yine Ulubey ilçesinde görülmesi gereken yerlerden biri. Uşak'ta Sebaste ve Akmonia antik kentleri de bulunuyor ancak yer üstünde görülecek daha fazla şey vaat eden Blaundos'a çeviriyoruz rotamızı. Bugüne kadar yüzey araştırması ve arkeolojik kazı yapılmamış olan ve antik kaynaklarda ismi geçmeyen Blaundos'ta, sur duvarlarından parçalar, kapı ve kemer kalıntıları ile İon tarzı mabet dikkat çekiyor. Masmavi gökyüzünün altında, güneşin sıcak ışıklarıyla aydınlanan taşlar, altın sarısı bir renge bürünmüş. Kim bilir kazılsa daha neler çıkacak yerin altından; ne bilgiler taşıyacak tarihin bulanık sayfalarından bugüne? “Bazı kalıntılar günümüze oldukça iyi bir durumda ulaşabilmiştir. Örneğin Helenistik çağda yapılmış kuzey surlarının giriş kapısının kemeri, sur duvarlarının bazı kısımları ve İon üslubundaki mabet ve diğer yapıların kalıntıları ayakta kalabilmiştir. Ayrıca kentin ortasında, 7.60 x 14.20 metre ölçüsünde, Roma İmparatoru Claudius'un mabedi ile yalnızca bir tarafında oturma kademeleri olan stadyum oldukça iyi durumda günümüze gelebilmiştir.”1 Bir Anadolu kadınının başarı hikâyesi Bu kadar yorulduktan sonra acıkmış olan karnınızı Ulubey ilçesindeki Halime Abla Döndürme Evi'nde doyurabilirsiniz. Üçgen böreği, fincan böreği, demir tatlısı, döndürme; burada tadabileceğiniz lezzetli ürünler. Bir Anadolu kadınının başarı hikâyesi var bu mütevazı dükkânda. İlkokul mezunu, ucundan dokunduğu politikanın çirkin yüzüyle karşılaşan Halime Tuncay, hırs yapıp açtığı bu döndürme evinde yedi yıldır hem başka kadınlara iş imkânı sağlıyor, hem ülkenin dört bir yanına gönderdiği hamur işleriyle şehrin mutfağını tanıtıyor hem de torunlarını dahi okutacak parayı kazanıyor. Evlere, işyerlerine, kurumlara, Uşak'ın merkezine ve hatta tüm Türkiye'ye gönderdiği hamur işleriyle meşhur Halime Abla'dan hikâyesini dinliyoruz: “Geçen dönem Ulubey'de ilk kadın belediye meclisi üyesiydim. İki grup işsiz var; bir grup işi sevmeyen, bir grup da işi seven ama iş bulamayan. İşi sevene iş bulma siyasetiyle belediye meclisine girdim. Seçimi kazandıktan sonra işsizlikle ilgili herhangi bir çalışma yapılmayınca inat ettim ve kendi işimi kurmaya karar verdim. Bir gün kadın kollarının toplantısına katıldım, başkanımız da avukat bir kadındı. Kadınların yaptıklarını pazarda sattıklarını söyledi. Ben de döndürme börek yapıp satmayı düşündüm; sermaye koymadan üç kadın buldum yanıma, bir de ben dört. 12 Temmuz'da yedi sene bitecek şimdi. Harika bir işim var, Allah'ıma bin şükürler olsun. Hayatı başardım yani. Ben 58 yaşındayım ama 35 filan gibi görüyorum kendimi. Ben hayatta hep daha ileri gitmek istedim, okumak istedim, babam okutmadı ama bu benim hakkımmış. Bak 55 yaşında da olsam okudum, ustalık belgemi aldım. Şimdi üç tane torunum var, onları özel okula gönderiyorum, masraflarını karşılıyorum. Kızım da şimdi açık öğretimde okuyor. Onun da okul harcını yatırıyorum, ihtiyaçları karşılanıyor. Yanımda iki kadın çalışıyor; biri ev aldı kendine, diğeri de oğlunu evlendirecek.” Karun Hazineleri, Uşak'ta Antik çağda Anadolu'nun batısında yer alan, güneyi Karia, kuzeyi Mysia, doğusu Phrygia, batısı Ionia ve Aiolia bölgeleriyle çevrili alana Lidya deniyor. Halikarnaslı tarihçi Heredot'a göre; üç sülalenin yönettiği Lidya İmparatorluğu'nun son sülalesi Mermnadlar, ülkeye yaklaşık 141 yıl egemen olmuşlar, Lidya'nın bölgede siyasi ve ekonomik yönden en önemli ülke olmasını sağlamışlar. Saray entrikaları ile ikinci sülale Heragliklerden imparatorluğu ele geçiren üçüncü sülale Mermnadlar, Kral Gyges ile başlar, Ardys, Satyattes, Alyattes ile devam edip Kroisos (Karun) ile son bulur. MÖ 7. yüzyılın ikinci yarısında Gyges ile başlayan güçlü Lidya İmparatorluğu, parayı icat ederek insanlık tarihindeki en önemli buluşlarından birini gerçekleştirmiştir. İlkçağ dünyasının ekonomik gelişimini hızlandıran bu olay, tarihin akışını da değiştirmiştir. Lidya'nın ilkçağ dünyasının en zengin ülkesi durumunda olmasının önemli sebebi, Tmolos (Bozdağlar) Dağları'ndan çıkan ve Hermos (Gediz) Nehri'ne karışan, başkent Sardes'ten geçen Paktolos (Sart) Deresi'nin alüvyonları içerisindeki altındır. Buradan elde edilen altın, Lidya'nın kaderini belirlemiştir. Bir takım saray entrikaları ile ülkeyi ele geçiren üçüncü sülalenin dördüncü ve son kralı Kroisos, babası Alyattes'in ölümünden sonra MÖ 560 yılında tahta geçmiş ve akıl almaz zenginliği sayesinde “Karun kadar zengin” deyimiyle ününü günümüze kadar taşımıştır. MÖ 560-546 yılları arasında ülkesini yöneten bu kralın dönemine ait, Uşak ilinin 25 kilometre batısında, Uşak-İzmir karayolu üzerinde bulunan Güre Köyü yakınlarındaki Lidya tümülüslerinde, kaçak kazılarla bulunup kaçırılan ve tekrar ülkemize geri getirilen eserlere Karun Hazineleri deniyor. Lidya döneminin en görkemli eserleri olarak bilinen altın, gümüş, bronz ve mermerden meydana gelmiş olan bu hazineler, 1965, 1966 ve 1967 yıllarında yurtdışına kaçırılmış. Kültür Bakanlığı, bu eserleri ülkemize geri getirmek için New York Metropolitan Museum of Art aleyhine dava açmış ve sonuç olarak eserler 1993 yılında ülkemize geri getirilmiş. Daha sonra tekrar bir kaçırılma macerası atlatan eserler bugün Uşak Müzesi'nde sergileniyor. Karun'un hazinelerini görebileceğiniz Uşak Müzesi'ni mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. İnsanı büyüleyen güzellikteki hazinelerden en ünlüleri; deniz atı broşu, yonca ağızlı gümüş sürahi, hayvan başlı bilezikler, kanatlı güneş kursu biçimli gerdanlık ve kuyumcu kalıpları. Müzede ayrıca Hitit, Roma ve Bizans dönemlerinden de eserler sergileniyor. Geçmişin izindeki yolculuğunuza biraz yakın tarihten devam etmek için Atatürk ve Etnografya Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Açık mavi ve beyaz renkle boyalı eski bir Uşak evi olan yapı, İstiklal Savaşı'ndan sonra Yunan Kuvvetleri Başkomutanı General Trikopis'in, esir alınarak Atatürk'ün huzuruna çıkarıldığı yer olması açısından önem taşıyor. Doğanın renginden ilmeklerin rengine… Lidyalılar, Karun Hazineleri, antik kentler, doğal güzellikler derken oldukça yorulmuş bir şekilde günü tamamlıyoruz. Yüzyıllar önce Paşa Hanı ismiyle hizmet veren yapı, restore edilerek bugün Otel Dülgeroğlu adıyla günümüz yolcularını ağırlıyor. Bizim de tercihimiz bu tarihî binadan yana oluyor. 1996'da hizmete açılan Otel Dülgeroğlu, özgün dokuyu korumuş yapısı, dinlendirici atmosferi, sıcacık çalışanları, yöneticileri ve muhteşem kahvaltısıyla hiç ayrılmak istemediğimiz bir yer oluyor. 1898 yılında Tiritoğlu Mehmet Paşa tarafından Fransız bir mimara yaptırılan Paşa Hanı, şehrin merkezinde, konaklamasanız bile uğrayıp soluklanacağınız, bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir mekân bugün. Güzel ve zengin bir kahvaltının ardından yaz sıcağının iyice bastırdığı güne başlıyoruz. Halılarıyla ve ilçesi Eşme'nin kilimleriyle meşhur şehrin bu dokumalarının izini sürüyoruz. Uşak Belediyesi'nin bir yıl önce yaptırdığı Dokur Evi'ne gidiyor, halı dokuyan kadınları izliyor ve el sanatları eğitmeni Sibel Taşçı'dan bilgiler alıyoruz. “Uşak halısının özelliği yün ve kök boya kullanılması. Uşak halısının ana renkleri; kırmızı, lacivert, krem rengidir. En çok kullanılan motifler; madalyon, kuşlu, çintemanidir. Her motifin bir anlamı var. Örneğin Yıldız motifi Türk halılarında üretkenliği ifade eder. Doğum, barış içinde yaşam ve evrenin yenilenmesi gibi anlamları içerir. Sekiz köşeli yıldızların Uşak halılarındaki versiyonları içerisinde palmet ve rumiler görülür. Zemindeki boşluklarda ise geometrik hâlde çiçekler, kısa dallar, çengel motifleri görülür. Ağustos ayından beri Dokur Evi'nde Uşak halısı dokuyoruz. İş-Kur'un açtığı kursumuzda öğrencilerimiz günlük 15 lira alıyorlar. Kadınlar hem halı dokumayı öğreniyorlar hem de üretim yapıyorlar. Üç ay süren kursun ardından, öğrencilerimiz isterlerse sigortalı olarak burada işe başlayabiliyorlar. Dokunan halıları Uşak Belediyesi başka şehirlere satıyor. Her dönemde kırk kişi geliyor. Tezgâhlarımız ise Isparta'dan geldi.” Eşme kilimleri içinse Kurtuluş Mahallesi’ndeki dükkânları geziyoruz. Ercan Arslan, dükkânındaki kilimleri bize tek tek açarak motifleri sıralıyor. “Eşme kilimlerinde hayat ağacı, üzümlü, toplu, altınbaş, başaklı adlı motifler kullanılır. Eşme'ye bağlı Ağabey ve Karaahmetli köylerinde üretim devam ediyor. Genelde 1.20'ye 1.80 metre ölçülerinde dokunuyor.” Karun Kilim'den İsmail Demir ise en güzel halı ve kilimlerini sergiledikten sonra bizi atölyelerine yönlendiriyor ve Ayşe Can'dan Uşak halılarıyla ilgili bilgiler alıyoruz: “Uşak halıları, 17. yüzyılda üretilen ilk halılardı. Daha öncelerden Uşak halılarının kalmasının sebebi kök boya kullanılması nedeniyle renklerinin akmaması. Ayrıca kapalı dediğimiz kravat düğüm kullanıldığından ilmeklerin dökülmemesi ve uzun elyaftan dolayı bu halılar 600-700 yıl yaşayabilmiştir. İstanbul'da İslam Eserleri Müzesi'nde, Paris'te Louvre Müzesi'nde ve bazı müzelerde var. Amerika'da, Avrupa'da bilinen Türk halısı zaten Uşak halısıdır. Biz geleneksel yöntemlerle dokumaya devam ediyoruz. Artık kök boya kullanmasak da, kök boyaya yakın doğal bir boya kullanıyoruz. İlmek sayısı, metrekarede atılan düğüm anlamına geliyor; 102 bin düğüm kullanıyoruz. Ağırlıklı olarak İstanbul ve yurtdışından gelen siparişler üzerine üretim yapıyoruz.” Sokakların ruhu… Uşak'ın tarihî yapılarından, yapılış tarihi bilinmeyen Ulu Cami; tuğlaların farklı dizilişiyle dikkat çeken Burmalı Cami; Batı etkisinin görüldüğü Çakaloz Cami ile 1890 yılında Fransızlar tarafından yapılan ve pek çok dizide, filmde kullanılan Uşak Tren Garı; şehir merkezinde görülebilecek yapılar. Aybey, Karaağaç, Ünalan ve Köme mahallelerinde de Uşak'ın sivil mimarisini yansıtan, kapı önü muhabbetlerinin devam ettiği, çocukların koşturduğu sokaklarda turlayabilirsiniz. Yorulunca bir kahvede mola verebilir, Uşak'ın ünlü helvalarıyla enerji toplayıp yolunuza devam edebilirsiniz. Çocukların neşesiyle şenlenebilir, yoldan geçen uçurtmacının uçurtmasının kanadına takılarak sokaklarda gezinebilirsiniz. Kültür Bakanlığı ile Uşak Belediyesi, şehrin sivil mimari özelliklerini yansıtan evlerin korunması için bir süredir çalışmalar yürütüyor. Uşak ile ilgili kitap hazırlığında olan Sezai Keyvanoğlu ile beraber şehrin eski mahallelerini geziyoruz. “Sevdalıyım ben Uşak'a. Uşak tarihiyle ilgili bir kitap hazırladım. Maddi imkânsızlıklardan dolayı henüz basamadım. Şu anda Uşak'ın nüfusu 200 bin, ben 20 bin olduğu zamanları bilirim. Dolayısıyla biz o günlerin özlemi içerisindeyiz.” diyor. Uşak ve evleriyle ilgili bilgiler alıyoruz Sezai Keyvanoğlu'ndan: “Uşak evleri, genellikle tek katlı ya da çift katlıdır. Bundan 50-60 yıl öncesinde herkesin arabası olmadığı için herkesin bir atı ya da merkebi vardı. Bu sebepten evlerin alt katları ve kilerleri vardı. Bu kilere, sonbahardan itibaren tarhana, salça, bulgur, bakliyat konulurdu. İlk kat taştan oluyor sonra ahşap yapı. Bizim burada kış uzun sürer. Dolayısıyla herkes kışlık yiyeceklerini, içeceklerini sonbaharda alır. Yüzden fazla ev restore edilmemiş halde mevcut. 1960'lı, 70'li yıllarda bu mahallelerde her sokakta birkaç tezgâh vardı. Ekonomik durumun biraz düzelmesiyle şimdi bu evlerde halı dokunmaz oldu. Bundan yaklaşık yüz yıl evvel, Osmanlı Bankası üçüncü şubesini Uşak'a açmıştır. Bunun nedeni Uşak halılarıydı. Burada dokunan halılar Londra'daki soylu ailelerin evlerini süslerdi.” Alaaddin Firizoğlu'ya ait olan ev, bugün okul olarak kullanılıyor. Sokaklarda yaptığımız uzun yürüyüşün ardından yaz sıcağından kaçmak için gölgesine sığındığımız bahçesinde çocukların eğlencesine ortak oluyoruz ve onlarla beraber saatlerimizi geçiriyoruz. Uşak'ın ciritçi kadınları Bir Türkmen ve Yörük şehri olan Uşak'ta cirit çok yaygın bir spor. O kadar ki 2005 yılında Uşak Bayan Atlı Cirit Takımı'nın da kurulmasıyla cirit, erkeklerin hakimiyetinden çıkmış. Rakibi olmadığı için yarışlara katılmayan ama tüm Türkiye'de gösterilere çıkan Uşak Bayan Atlı Cirit Takımı'nın iki üyesiyle buluşuyoruz. Sporlarına gönülden bağlı Aysun Yılmaz ve Gülşah Dursun ile kısa bir gösterinin ardından sohbete başlıyoruz. Takımı kuran Aysun Yılmaz, 2000 yılında Binicilik Federasyonu'na kadın hakemlerin dâhil olması projesiyle birlikte Mehmet Kaşanlı'nın önerisiyle yarışlarda kadın hakem olarak görev almaya başlamış ve 11 yıldır hakemliği sürdürüyor. 2005 yılında da dayı kızları, amca kızları bir araya gelip kulübü kurmuşlar. Evlenip ayrılanlar, yeni katılanlar derken takım bugünkü hâlini almış. Uşak'ta başka kadın takımı olmadığı için sadece gösterilere katılıyorlar. Erkekler kadar iyi cirit atamıyorlar ama ata hakimiyetleri çok iyi. Kadınların bu kadar dikkat çekmesini erkekler kıskanıyor bazen. Gösterilerde kendilerine en deli atları verdiklerini, çok sert mücadele ettiklerini söylüyorlar. Ama onları hiçbir şey yıldıramıyor. “Mesela beni istemeye geliyorlar, ciritten vazgeçmem, bunu kabul ediyorsan gel beni iste, diyorum. Çünkü ben bunu parasal olarak ya da iş için değil sevdiğim için yapıyorum.” diyor Gülşah Dursun. Dededen ciritçi Aysun Yılmaz ise Uşak'ta hanım ağa olarak biliniyor; “Çok güzel bir spor ama tehlikeli. Karşılaştığımız engellemelere, haksızlıklara rağmen buradayız çünkü cirit sporunu, atları çok seviyoruz.” diyor. Antik kentleri, Karun Hazineleri, ciritçi kadınları, foterli amcaları, gelincik ve haşhaş tarlaları, doğası, yemekleri kadar rengârenk kilimleri, evleri ve insanlarıyla Uşak bize birbirinden değişik güzellikler sunuyor. Biraz Egeli, biraz Anadolulu Uşak, hazineleri cebinde, yol üzerinde geçilen değil, yolun sonunda varılan yer olmayı bekliyor.