
Sonsuzluğun Evrenine Yolculuk Kitaplar Yazı: Fatih Balkış
Özellikle “Gülün Adı” ve “Foucault Sarkacı” gibi romanlarıyla edebiyat severlerin yakından tanıdığı bir isim olan Umberto Eco'nun peşine düşüp, yapıtlarının izini sürmeye başladığımızda, şaşırtıcı bir evrenle karşılaşırız. Çünkü Eco, yalnızca iyi bir romancı değil, aynı zamanda dil bilimci, edebiyat kuramcısı, bir estetik uzmanı, ortaçağ sanatları, teoloji ve İncil konusunda eşi bulunmaz bir araştırmacı, üniversite profesörü, sinema eleştirmeni, gündelik yaşamın estetiği üzerine sayısız deneme yazmış bir filozoftur ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz çok yönlülüğe sahip bir rönesans insanıdır. Yapıtları arasında kuracağımız köprülerde karşımıza çıkan; kusursuz bir bellek ve insanlık tarihini enine boyuna kuşatmış bir zihin olacaktır. Hep şunu düşündürür Eco: “Nasıl olur da gündelik yaşamın akışına, hızına karşın bunca şeyi okumaya zaman bulabilir insan?” Kısacık bir denemesinde ya da oylumlu kuramsal kitaplarında bile aynı yoğunluğu görürüz. Onlarca yapıtın adının geçtiği ve okurda onlara karşı da bir okuma güdüsü uyandıran iştah açıcı yazılardır bunlar. Ama hiç şüphe duymadığımız bu edebi güçten, geçen ay sosyal medya kanalları aracılığıyla bütün edebiyat dünyasının ilgisini çeken bir açıklama geldi ve okurlar bir çeşit hayal kırıklığı yaşadı. Çünkü Eco, birçok başyapıtı okumadığını yıllar sonra itiraf ediyor ve insanı asıl bu okunmayan kitapların belirlediğini söylüyordu.
Eco, dünyadaki kitapların sayısının, onları okumak için harcadığımız saatlerden çok daha fazla olduğunu söylerken, “Hangi birimiz tam olarak İncil'i okuduk, yani baştan sona, ‘Savaş ve Barış’ı kaçımız bitirebildik? Peki ‘Mahabharata’?” diye sürdürür sözlerini.
Eco'nun sıcak itirafı, yaşam boyu karşı karşıya olduğumuz bir kültür mirasının taşınmasının öyle pek de kolay bir yük olmadığı gerçeğini açığa çıkarır. Antik metinlerden ortaçağa; Dante, Boccaccio, Petrarca, Shakespeare ve Milton'a; Balzac, Flaubert, Dickens'tan modern dönemin okunması zor yapıtlarına yüz binlerce kitap kendi öneminden hiçbir şey yitirmeden okunmayı bekliyor. Ne kitap listeleri, ne dostlarımızın yaptığı okuma önerileri, ne de bir eleştirmenin ısrarlı savunusu bu kitapları okumak için yeterli bir neden oluşturmaz bizde. Derinlere kök salmış ve birbirine bağlanan kanallarla yaşamaya, yükselmeye devam eden dev bir ağacı andırır kitapların mirası. Ona sahip olmak içinse güçlü bir sabır, irade ve ruhumuzu ışıldatacak bir arzuyla dolu olmamız gerekir. Bazen küçük bir kitapla başlar her şey, bazen iç karartıcı koca bir romanla. Bizi belirleyen, kişiliğimize yön veren ve hatta seçtiğimiz cümlelerden bakışlarımıza kadar işleyen derin etki böylece oluşur.
Yalnızca özdeşleşeceğimiz karakterler değil, kimi zaman en acımasız olanlara karşı da yakınlık duyarız. Bazen o karakterin sözcüklerini kendimizinkilerin içine katarız. Sonsuza kadar belleğimizin bir köşesinde taşıyacağımız, kimi zaman sığınacağımız kimi zamansa nefretle anımsayacağımız dünyaları barındırır. Defalarca yeniden başladığımız, hep yarım bıraktığımız, okumak için gün saydığımız ve hatta okumak için belli bir yaşı beklediğimiz kitaplar vardır söz gelimi. Bazen iki kere, üç kere okuruz ama her okuyuşta yeni bir şey fark ederiz. Coşkumuzu, dostlarımızla paylaşmak isteriz, ama onlarda aynı etkiyi bırakmadığında hayal kırıklığına uğrarız. Bir kitabı bitirmenin mutluluğunu yaşarız bazen. Vapurda, bir yolculukta, evde son cümleyi okuyup kitabı kapattığımızda, ruhumuz bir kez daha ışıldar mutlaka. İşte bu yüzden bütün önemli kitapları okuma girişimi boşuna bir uğraştır, dahası gerçekçi değildir. Ruhumuza dokunan ve bizi özel kılan kitaplarla geçirilen bir yaşamdır önemli olan, ne kadar çok okuduğumuz değil...
Okumanın hazzı
Yazımı yine çok sevdiğim bir İtalyan yazar olan ve Eco'nun çağdaşı İtalio Calvino'nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” adlı kitabından bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Kuşkusuz, kitaplarla olan ilişkimizi anlatan en güzel metinlerden biri.
...
“Dükkânın vitrininde aradığın kitabın başlığını taşıyan kapağı buldu gözlerin. Bu göz izini sürerek güç bela ilerledi dükkânda, masaların, rafların üzerinden sana kaş çatıp gözdağı vermeye çalışan okumadığın kitapların oluşturduğu kalın barikatı geçtin. Ama bu huşu duygusuna asla pabuç bırakmaman gerektiğini biliyorsun, onların içinde, okumana gerek olmayan kitapların, okumak için değil başka amaçlar için yazılmış kitaplar sınıfına girdikleri için kapağını bile kaldırmadan okuduğun kitapların kim bilir kaç evlek tuttuğunu biliyorsun. Böylece surların en dış duvarını geçtin ama o zaman da bir taneden fazla hayatın olsaydı kesinlikle okuyacağın ama ne yazık ki günlerin sayılı olduğu için okuyamayacağın kitapların piyadeleri saldırdı üzerine. Hızlı bir manevrayla onlardan sıyırttın ama daha önce okunması gereken öteki kitaplar olmasaydı okumaya niyetlendiğin kitapların, şimdi çok pahalı olan ve ucuzlamasını bekleyeceğin kitapların, gene öyle olup da ucuz baskısının çıkmasını bekleyeceğin kitapların, herkesin okuyup da senin de okumuş kadar olduğun kitapların, mızraklı erlerinin içine dalarsın. Bu saldırıyı savuşturup kalenin kulelerinin dibine gelirsin, oraları da başka birlikler tutmuştur:
Yıllardır okumayı düşündüğün kitaplar, yıllardır arayıp da bulamadığın kitaplar, şu an üzerinde çalıştığın şeyle ilgili kitaplar, gerektiğinde elinin altında olsun diye sahip olmak istediğin kitaplar, belki de bu yaz okumak için bir kenara ayırabileceğin kitaplar, raflarındaki öteki kitapların tamamlayıcısı olarak gereksindiğin kitaplar, sende birden, haklı bir nedeni kolayca bulunamayacak açıklanması olanaksız bir merak uyandıran kitaplar.
Raflar ne kadar üstüne üstüne gelse de, kitabevine girdiğin anda hepsine birden sahip olmak istersin yine de; belki de sırf kitaplığında durmaları için... Okumayı şiddetle istediğin; fakat dili ağır olduğu ya da tam olarak anlamadığın için yarısında bıraktığın, bırakmak zorunda olduğun kitaplar, gerçekten istediğini sandığın ama kapağını açıp ilk sayfayı okuduktan sonra aradığının o olmadığını anladığın kitaplar, eğer yeterli zamanın olsa birkaç kez daha okumayı isteyeceğin kitaplar ve sanırım en can acıtanı da bitmesin diye yavaş yavaş, korka korka okuduğun kitaplar... Ama biterler yine de...”