
Hem Mideyi Hem Kafayı Doyurmak Yazı: Feyza Hepçilingirler
İkinci Dünya Savaşı sonrası harabeye dönen Almanya'da, fırınlarla birlikte tiyatro salonları da onarılmaya başlanmış. Bir gazete röportajında, sanatın, kültürün önemini vurgulamak için anılıyordu bu olay. O gazete kesiğini hâlâ bir yerlerde saklıyorumdur. Çok etkilenmiştim çünkü. Bu durumu eleştirenler çıkmış elbette, çıkmaz mı? “İnsanlar açken tiyatro binasını onarmak da nereden çıktı? Önce insanımızın karnını doyuralım. Sıranın, sanata, kültüre gelmesine daha çok zaman var. İnsanlar açken tiyatroya mı gidecek?” diye mırıldananlar, homurdananlar olmuş. Dönemin bu işlerden sorumlu bakanı, Almanya'da yalnız binaların yıkılmadığını, savaşın insanları da yıktığını anımsatmış ve o tiyatro salonlarının elden geçirilmesinin amacını şu sözlerle açıklamış: “Yıkılan insanı onarmak.”.
İnsanlar açken sinemayı, tiyatroyu mu düşünür; aklına sanat mı gelir, diyeni haksız bulamayız elbette. Ancak görünmeyen gereksinmelerin, görünenlerden daha az önemli olduğunu da söyleyemeyiz. Açlık, evet, giderilmelidir; ama insanı, biricik önceliği açlığının giderilmesi olan bir yaratık olarak görmek, onu karnı doyurularak sakinleştirilen bir hayvan yerine koymak değil midir? İnsana, insan olduğu için saygıdeğer olduğunu kavratmak, karnını doyurmakla olmaz. Başka insanların, hayvanların, doğadaki canlıların, doğanın ve yaşamın kendisinin saygıyı hak ettiğini anlatmak, karınları doyurmak kadar önemli değil mi? Güzelliklerden zevk almasını, yaşamaktan sevinç duymasını, başkalarını mutlu etmenin keyfini, bilgilenmenin önemini, birlikte yaşamanın gereklerini, yalnızca karnını doyurarak kazandırabilir miyiz insanlara?
İkinci Dünya Savaşı ya da (bence) daha doğru adıyla İkinci Paylaşım Savaşı'yla dünyadaki bütün dengeler altüst oldu. Parayı, geliri, sermayeyi, toprağı; zenginlik sayılan şeylerin hiçbirini paylaşmayı beceremeyen devletler, birçok ülkeyi darmaduman etti, milyonlarca insan öldü; devletler yıkıldı, yeni devletler kuruldu. Dünyayı sarsan ekonomik krizler, yaşamı tümden değiştiren toplumsal değişimler yaşandı; sistemler çöktü. 1926'dan bu yana Türkiye de ne ekonomik krizler, ne buhranlar, ne darbeler, ne kırılmalar ve çatlamalar yaşadı. Bütün bu süre içinde ayakta kalmak kolay iş değildi. Türkiye genelinde bakılsa yıllara meydan okuyarak yalnızca ayakta kalmayı değil, güçlenerek büyümeyi, gelişmeyi başaran kaç firma var? Bu büyük firmaların, toplumsal yaşamın ticaretle doğrudan ilgili olmayan alanlarına, sanata, kültüre yatırım yapmasının önemi yeni yeni kavrandı. Kimi büyük bankaların yayınevleri, sergi salonları var artık. Kimi şirketler spora destek veriyor; kimileri müziğe destek veriyor. Kâmil Koç Otobüsleri de yolcularının gözünde ne kadar güven kazanıyorsa karayolu yolcu taşımacılığında da o kadar ticari başarı kazandığının bilincinde olan bir firma. Yolcuların duyduğu güven, firmaya kazandırıyor; firma da kendisini bugünlere getiren yolcularına Yolculuk dergisi ile teşekkürlerini sunuyor.
Yıkılan insanı onarmak için değil, insanın yıkılmasını beklemeden, onu sağlam, dirençli, huzurlu, rahat, mutlu, dünyada olup bitenden haberli, Türkiye'deki olanaklar hakkında bilgili tutacak bir tutam güzelliği elinin uzanacağı yere koyarak yapıyor bunu. Günde ortalama 26 bin kişiye pırıl pırıl bir “Yolculuk” dergisi sunuyor. İnsanların uyuklayarak, esneyerek, dışarıyı seyrederek, bomboş geçirecekleri saatleri, öğrenerek, dinlenerek, acımasız yaşam koşullarının yaraladığı yanlarını az da olsa iyileştirme fırsatı bulmalarına olanak vererek geçirmelerini sağlıyor. Üstelik bunu, yolcularının açlığını da bastırmaya çalışırken yapıyor. Ne iyi yapıyor!