Kötülere Saygı Yazı: Yüce Yöney

Kötülere Saygı Yazı: Yüce Yöney


Listeye sondan başlayarak göz atmak bu yazıda yapılabilecek tek kötülük belki. O hâlde içeriğe atfen öyle yapalım: 92. sıradaki Norman Stansfield ismi çok kişiye yabancı gelebilir, ama filmi izlerken herkesin ondan nefret ettiğini garanti edebiliriz. Luc Besson'ın, 1994 yapımı “Leon-Sevginin Gücü” filminin kötü adamının adı o. Çocuk yaşta bir Natalie Portman ve hafızalara ilk yer ettiği karakterle, Jean Reno'nun rol aldığı filmde, küçük Mathilda'nın peşindeki Stansfield'i, Gary Oldman canlandırmıştı. Stansfield istediğini gerçekleştirememiş ama Leon'u (Reno) son anda öldürmeyi becermişti ya da Leon kendiyle birlikte onu öldürmüştü diyelim; ne fark eder? İzleyici bir tür baba-kız ruhunu bulduğu Leon-Mathilda ikilisini ayırdığı için gözü yaşlı biçimde lanetlemişti onu. Film gibi Oldman'ın oynadığı karakter de çok başarılı olmuş, Jean Reno ne kadar prim yaptıysa Oldman da o kadar beğenilmişti. Film, özellikle Stansfield'ın tuvalette hap attığında kafasını yukarı kaldırıp çevirerek, tepedeki kameraya baktığı sahneyle de anıldı daima. Daha sonra bir Türk filminde, Mustafa Altıoklar'ın “Ağır Roman”ında çok benzer bir çekim görülünce yönetmen epey eleştirilmişti. Kötülerin 77. sırasında bir dönemin en güzel filmlerinden bir karakter yer alıyor: Dr. Szell. Sinema tarihinin en saygıdeğer oyuncularından, İngiliz tiyatrosunun gelmiş geçmiş en iyi Shakespeare yorumcularından, Sir unvanlı Laurence Olivier'ın oynadığı Nazi savaş suçlusu Dr. Szell, acımasız bir karakter olarak kendinden sonra çekilecek sayısız senaryoya ilham kaynağı olmuştu. John Schlesinger'ın ismi, seyredenleri hâlen heyecanlandıran filmi “Marathon Man”deki (1976), gencecik Dustin Hoffman'ın oynadığı Babe rolü kadar, gözünü kırpmadan, soğukkanlı bir zevkle onun dişlerini oyan Szell rolüyle de hatırlanıyor hâlâ. Nazilerden söz ederken listede 77'den 7'ye bir sıçrama yapmak gerekiyor ki orada başka bir listeyle karşılaşıyoruz. “Schindler's List-Schindler'in Listesi”nde Ralph Fiennes'in canlandırdığı SS subayı Amon Goeth, film için yaratılmış bir karakter değil. II. Dünya Savaşı sonrasında Polonya'da binlerce insanın ölümünden sorumlu tutularak mahkemeye çıkarılan ve sonunda ölüme mahkûm edilen gerçek bir kişi. “Schindler'in Yahudileri” olarak bilinen kişilerden biri, toplama kamplarından birinin başındaki Goeth'i, “Onu gördüğünüzde ölümü görmüş olurdunuz.” diye tarif etmiş. Ralph Fiennes'in bu karakteri ne denli başarıyla canlandırdığı ise ortada; sadece Total Film'in listesinde değil, Amerikan Film Enstitüsü'nün “tüm zamanların en kötü 50 adamı” listesinde de yer alıyor. Kimi zaman, gerçek dünyanın insanlarıyla bilimkurgunun acımasız robotları arasındaki farkı görmek güçleşiyor. Roy Batty, bir siborg'un ismi. Ridley Scott'ın ünlü “Blade Runner-Bıçak Sırtı” (1982) filminde insan olmayı hak ettiğini düşünen bir siborg Roy Batty. Dünya'nın dışındaki kolonilerde çalışan yeni nesil siborg'lardan biri ve her şeyiyle insana benziyor. İnsan gibi düşünebilir, sorgulayabilir, kızabilir, sevebilir. İnsanlardan sadece bir özellikleriyle ayrılır bu siborg'lar: yaşam süreleri önceden belirlenmiştir. Roy'un önderliğindeki dört siborg, kendilerini yaratan Dr. Tyrell ile hesaplaşmak ve yeniden programlanıp yaşam sürelerindeki sınırı kaldırtmak için kolonilerden Dünya'ya gelir. Ancak programın değiştirilme imkânı yoktur. Roy, yaratıcısı Tyrell'ı öldürür; bu, günahların, kötülüklerin en büyüğüdür. Siborg'ları etkisiz hâle getirmeye çalışan Rick Deckard'ı Harrison Ford'un, Roy Batty'i Rutger Hauer'in canlandırdığı film, siberpunk türünün sinemadaki ilk yansımasıydı. Roy Batty'den başka bir siborg'a daha yer veriyor Total Film'in listesi: Arnold Schwarzenegger'i ününü zirveye taşıyan, James Cameron'ın 1984 tarihli filmi “The Terminator-Yokedici”deki siborg, 17. sırada. Dile kolay, 100 film var listede. Hepsi de anılmayı hak ediyor ama daha fazla uzatmadan ilk beşi vermekle ve filmlerin önemi itibariyle, ilk ondaki iki tanesini öne çıkarmakla yetinelim biz… 9. sırada Ajan Smith bulunuyor. Hugo Weaving'in yüzünü unutulmaz kılan Ajan Smith, “Matrix” üçlemesinin en ilginç karakteri. Andy ve Lana Wachowski'nin efsane hâline gelmiş serisindeki Ajan Smith, bir bilgisayar programı aslında. Ama serinin ilk filminin sonunda, başroldeki Keanu Reeves'in oynadığı Neo, bir anlamda yazılımını değiştirince ikinci filmde bir virüse dönüşüyor. Tek amacı Neo'yu yok etmektir ve bir bakıma “Bıçak Sırtı”ndaki Roy gibi kendi iradesi vardır artık. İnsana dair bir özellik olan iradeye sahip olmak, iki filmde de benzer şekilde yansır: iradeye sahip olan gerçek kötü olur. Her sinemaseverin gönlünde yer etmiş yapımlardan biri olan Stanley Kubrick'in “The Shining-Cinnet” (1980) filminde, başrol oyuncusu Jack Nicholson'un göz alıcı bir performansla canlandırdığı Jack Torrance, altıncı sırada. Dağdaki bir otelde kış bakıcısı olmayı kabul eden Torrance, ailesiyle birlikte buraya yerleşir. Aslında bir yazar olan ve kışın, kapalı bir otelde çalışabileceğini düşünen Torrance, ailesiyle yalnız kaldığı bu otelde, giderek delirmeye başlar. Şeytani bir mekân olarak otel, Torrance'ı ele geçirir, geçmişin anları ve hayaletleri onu, aklının sınırlarına götürür. Artık karısı ve çocuğu için bir tehlikedir… Listenin 1. sırasındaki karakter; Heath Ledger'ın usta işi oyunculuğuyla şekillenen Joker. “Batman” filmlerinden biri olan Christopher Nolan imzalı “The Dark Knight-Kara Şövalye”de, Batman'in düşmanı Joker, sadece şeytani kötülüğü ile değil, Ledger'ın performansına saygıyla da yerleşiyor buraya. Onu sırasıyla şu karakterler takip ediyor: “Star Wars-Yıldız Savaşları”nın orijinal üçlemesinden (1977-1983) Darth Vader (David Prowse ve James Earl Jones); “The Silence of the Lambs-Kuzuların Sessizliği”nden ve devam filmlerinden Hannibal Lecter (Anthony Hopkins); Coen Kardeşler'in “No Country For Old Men-İhtiyarlara Yer Yok” filminden Javier Bardem'in oynadığı katil Anton Chigurh karakteri ve Milos Forman'ın efsaneleşmiş filmlerinden “One Flew over the Cuckoo's Nest-Guguk Kuşu”ndan hemşire Ratched (Louise Fletcher). Son bir not da herkesin aklına gelecek soruya yanıt olsun: Alfred Hitchcock'un meşhur “Psyco-Sapık” filmindeki Norman Bates karakteri de anılıyor elbette. Anthony Perkins'in oynadığı Bates, 10 numarada. Ancak kötü adamlar yabancı filmlerin tekelinde değil. Türkiye'den bakınca insanın hafızası başka isimlere kayıyor ister istemez. Sonuçta bizim de kendimize göre kötülerimiz var, hem de performanslarını düşününce nice Amerikan seri katillerinin lafı bile edilmez. Erol Taş, Kazım Kartal, Bilal İnci, Hüseyin Peyda, Danyal Topatan, Nuri Alço ve elbette Tecavüzcü Coşkun… Onların, çocukluğumuzdan beri bilinçaltımıza “kötü adam kahkahası” olarak yer eden o kahkahaları bile yeter listeye girmelerine. Ancak bu noktada bir farklılığın altını çizmek gerekli ki Türk sinema tarihine dair önemli bir özelliğe de işaret eder bu durum. Total Film'in seçiminde olduğu gibi böyle seçmeler film karakterleri üzerinden yapılır. Lakin biz yerli filmlerden bahsederken karakterlerin isimlerinden söz edemeyiz pek. Erol Taş, ilk akla gelen kötü adamlardandır ama bir kişi bile çıkıp herhangi bir filmindeki canlandırdığı karakterin adını veremez. Bizde “kötü karakter” yoktur, kötü adam tiplemeleri vardır. Erol Taş'ın oynadığı karakterler de aynıdır, neredeyse yaptığı kötülükler de; boşuna tüm Türkiye bir oyuncuyu “tecavüzcü” diye tanımıyor. Aynı oyunculara aynı tipleri oynatma geleneği bizim gösteri sanatlarımızın kökenine kadar gider aslında. Ama bu yazı o kadar ileri gitmeyecek doğrusu. Senede 300 filmin seri imalat mantığıyla üretildiği Yeşilçam sinemasının kendine has olgularından biri olarak, bunun da bir tadı olduğunu hatırlamak yeterli şimdilik.