Anadolu Kültüründe Sığla Ağacı Yazı: Hasan Torlak, Fotoğraflar: Faruk Akbaş

Anadolu Kültüründe Sığla Ağacı Yazı: Hasan Torlak, Fotoğraflar: Faruk Akbaş


Ülkemizde “günlük” veya “sığla ağacı” olarak adlandırılan Liquidambar orientalis, Anadolu'da 65 milyon yıldır yaşamaktadır. Dünyada sadece Türkiye'nin güneybatısında yetiştiğinden ülkemize endemik ağaçlardandır. Sığla ağacı, dere boylarını, taban suyu yüksek alanları, nemli, humuslu toprakları ve sıcağı sever. Sığla, tabanında sürekli su ister, su basar ormanları sever. Sığla ormanlarının görünümü tropikal yağmur ormanlarına benzer. Sığla ormanları çok özel bir flora ve fauna yapısına sahip olup buralarda tespit edilen 200 bitki türünden çoğu endemiktir. Sığlanın cins adı olan Liquidambar, Latincede akıcı anlamına gelen “liquidus” ile Arapçada “amber” kelimelerinin birleşiminden oluştuğundan, adının anlamı “akıcı, hoş koku”dur. Yani ağacın bilimsel adındaki iki farklı dilin birleşimi, sığlanın kültürler arasında birlikteliği sağladığının, endemik kokularımızın farklı kültürleri kendi potasında birleştirdiğinin göstergesidir. Sığla yağı, yüzyıllardır Muğla insanının gelir kaynağı olmuştur. Ağacın, balsamı (yağı) alınmış kabukları “buhur” olarak kullanılır. Sığla yağı elde etmek için bahar aylarında ağaç gövdelerine çizikler atılır, temmuz ayından itibaren gövde üzerinde biriken salgı ve kabuklar özel bıçaklar ile kazınır. Sığla balsamı Hipokrat'tan bu yana birçok hastalıkta kullanılır. Binlerce yıldan bu yana ilaç sanayisinde hammadde olmuştur. Sığla yağı içindeki maddeler cilt için çok yararlıdır. Yaralarda, egzama türü cilt hastalıklarında, gonore, sedef, basur, mide yaraları ve ülser gibi hastalıklarda kullanılır. Antiseptik sığla yağı bu yaraların üzerini kaplayarak kısa sürede iyileşmesini sağlar. Bazı hayvanlar yaralarını, ağaçtan akan balsama sürerek tedavi etmektedir. Eski Mısır'da ölülerin mumyalanmasında kullanılan sığla yağı, sahip olduğu antiseptik özelliği nedeniyle çok iyi bir koruyucudur. Fenikelilerin en önemli ihraç ürünlerinden olan sığla, o yıllarda insanları ve hayvanları rahatsız eden haşerelere karşı doğal bir böcek ilacı olarak kullanılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde sığla yağı, sünnet olan çocukların yaralarının çabuk iyileşmesi için kullanılmıştır. Bunun dışında öksürük, bronşit gibi hastalıklarda dâhili olarak kullanılırken deri ve mantar hastalıklarında merhem şeklinde harici olarak kullanılır. Sığla ağacının oluşturduğu ormanlar yazın ferahlatıcı bir hava oluşturmaktadır. Bu nedenle sığla ormanları bölge halkı tarafından özellikle sıcak yaz günlerinde ve tatillerde piknik yapmak için tercih edilen mekânlar arasında yer alır. Sığla ağacının odunu da güzel kokuludur. Sığla yağı, güzel kokusu ve tedavi edici özellikleri nedeniyle en eski Akdeniz uygarlıklarından beri kullanılagelen bir salgıdır. Mısır piramitlerindeki mumyalarda sığla yağının varlığı tespit edilmiş, buhur kalıntılarına rastlanmıştır. Mısır kral mezarlarında MÖ 14. yüzyıla ait sığla yağı içeren kaplar bulunmuştur. Asur kil tabletlerinde de sığla yağından bahsedilmektedir. Parfümün tarihi; insanoğlunun, ateşi keşfettiği ve bazı ağaçlar ile reçinelerin yandıklarında diğerlerine göre daha güzel kokular yaydıklarını ayırt edebildiği ilk zamanlarda başlamıştır. Eski Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın sığla yağını aşk iksiri ve parfümü olarak kullandığı söylenir. Günümüzde de sabun ve parfümeri sanayisinde sığla yağı kullanılmaktadır. Ayrıca bu yağ, tütüne güzel koku vermek için kullanılır. Sığla balsamı ve buhuru, dinsel ritüeller açısından da çok değerlidir. Ağaçtan sığla yağı elde edilmesinden artakalan kuru yongalar (buhur), yüzyıllardır, Pagan tapınaklarında, kiliselerde, camilerde, havralarda kötü ruhları uzaklaştırmak ve ortama huzur getirmek amacıyla kullanılmıştır. Bu duman, eski medeniyetlerdeki insanlar tarafından bir tılsım olarak değerlendirilirdi. Onun, insanın ruhunu rahatlattığına, hatta buhur yakıldığında şeytanı, kötü ruhları ve zararlı böcekleri bölgeden uzak tuttuğuna inanılırdı. Buhur binlerce yıldan beri Anadolu'da mistik bir görev üstlenmiştir. Egzotik kokusu, dinler üstü bir harç, bütünleşme sağlamaktadır. Halk inancında, negatif enerjiyi kovan özelliği ile nazara karşı koruyucu olarak kullanılmaktadır. Bayramlarda ve cenazelerden sonra ölü evlerinde buhur yakılmaktadır. Buhurun her türlü kötülüğü yok ettiğine dair inanç bugün de sürmektedir. Günlük ağacı, antik çağlarda kutsal alanlarda tütsü olarak ve bu alanları kokulandırmak için kullanılırdı. Ayrıca mitolojik bir kuş olan ve kendi küllerinden yeniden doğan Phoenix (Anka), öleceğini anladığı zaman sığla ağacı dallarını toplamaya başlar, öldükten sonra yanan sığlanın küllerinden bu kuş yeniden doğardı. Sığla ağacının ana yaşam alanı olan Muğla ilindeki bir antik kentin adının da Phoenix olması ilginçtir. Antik Anadolu'nun güneybatı uygarlıklarındaki tapınak ve sunaklar, endemik sığla kokuluydu besbelli. Görüleceği üzere sığla ağacı yeniden doğuşu simgeleyen bir ağaçtır. Antik tapınak ve kutsal alanlarda koku olarak kullanılması ile birlikte yeniden doğuşun sembolü olması, sığla ağacının yayılış alanlarında yer alan Karya, Likya ve Pisidya yöresinde ölen insanların cenaze törenlerinde kullanılmış olmasını akla getirmektedir. Arkeologlar, ölen insanların cesetlerinin yakılması (kremasyon) uygulamasının çıkış yerinin Anadolu neolitik çağı olduğunu belirtmektedirler. Ölülerin yakılmasının nedenlerinden biri, ruhun öbür dünyaya daha hızlı gitmesi, bedeni daha rahat terk etmesinin sağlanmasıdır. Sığla ağacının yanarken çıkardığı kendine özgü koku, ölen kişinin ruhunu sembolize ettiğinden, ruhun bedenden çıkarken izleyeceği yolun göstergesi de sığla ağacının tuhaf kokusu olmaktadır. Dolayısıyla ölü yakma kültürünü doğuran unsurlardan birinin de Anadolu'nun endemik sığlası olduğu düşünülmektedir. Nitekim günümüz Muğla köylüleri, perşembe günleri, cenaze ve benzer toplanmalarda sığla ağacı dallarını yakarlar. Bunun amacı ölen kişilerin ruhlarının ait oldukları yere dönmelerini sağlamaktır. Yani sığla ağacı tütsüsü, antik çağdaki kremasyon ritüelinden kaynaklanan uygulamalarla, günümüzde de bedenlerin ruhlarını öte dünyaya taşımaktadır. Hatta yöre köylüleri ruhların öbür tarafa gitmesi için yaktıkları bu ateşle ilgili, ölü ruhlarının gitmeleri gereken yere gitmediklerini ve yeryüzünde kaldıklarını açıklarken “Geliyola da gitmiyola, ondan bu ateşi yakıyoz.” sözcüklerini kullanmaktadır. Sığla yağının yanık ve etkileyici bir kokusu vardır. Bu koku neşe veya ferahlık değil, insanın içine bir ağırlık çöktürmektedir. Ağaca “günlük” denilmesinin nedeni bazı günlerde sığla tütsüsünün yapılmasıdır. Dolayısıyla ölen insanlar ve öte dünyadaki ruhlarla özdeşleşen bir ağaçtır o. Marmaris ve Köyceğiz dolayında sığla ağacı yapraklarından ıspanağa benzer çok lezzetli bir yemek de yapılmaktadır. Osmanlı döneminde İzmir, Aydın, Saruhan ve Menteşe dolayı, Sığla Sancağı olarak adlandırılırdı. Diğer bir deyişle Osmanlı yönetimi, Anadolu'nun güneybatısına bu yöreye özgü ve endemik olan sığla ağacının adını vermişti. Eh ne diyelim, darısı lokal endemik bitki ve ağaçlarımızın yetiştiği diğer yörelerimizin başına.