
Pine Point'e Hoş Geldiniz Yazı: Fatih Balkış
Yaşadığımız yerler kalıcı izler bırakır üzerimizde. Yıllar sonra bazen bir koku, bazen bir başkasının gözlerinde yakaladığımız tanıdık bir gülümseme, bizi bir zamanlar ait olduğumuz o yerlere götürür. Tuhaf ve kaçınılmaz olarak zamansız, uzamsız bir boşluğa düşeriz. Nereye ait olduğumuzu, nereden geldiğimizi, neleri geride bıraktığımızı sorgularız. Sonra biri, sözgelimi bir melankolik, yıllar sonra doğup büyüdüğü toprakları, sokakları görmek için anılarının peşine düşer. Uzun ya da kısa bir yolculuk sonunda geri dönülür. Aynı zamanda zihnimizdeki anılar treni de harekete geçer. Çocukluğumuzun en acı verici anları, en zor zamanları görünür önce, tüm bunları art arda izlemenin telaşına kapılmışken, birden o uzun, soluksuz mutlu anları seçmekte zorlanırız. Hiç mi mutluluk yaşamamışızdır ya da mutluluklar bizden alıkonulmuştur? Bu kadar bilinmezliklerle dolu o büyülü zamanların değeri nasıl yeniden verilebilir? Zihnimiz bize oyunlar oynarken, geçmişe giderek yaklaşırız. Derken geçmişin izlerine karşın, bizim o geçmişte bıraktığımız izleri anımsarız. Cebimizdeki çakıyla bir ağaca kazıdığımız kalbin içindeki soru işaretini düşünürüz. Sokakların yanı sıra evimizin çatısının da yaşamımızın bir parçası olduğunu ve o kiremitlerin altına bir şeyler sakladığımızı hatırlarız. Acaba bir başkası, bizden sonra bir başka çocuk onları keşfetmiş midir? Yoksa bizi ele verecek, kendimizle yüzleştirecek, belki bir gerçeği yeniden doğuracak bir kartpostal, isimsiz bir sevgiliye yazdığımız bir aşk şiiri hâlâ orada duruyor mudur?
Bazen bütün bunları düşünmek bile bizi mutlu eder. Gitmeye, yol almaya, yüzleşmeye gerek kalmaz. Çocukluğumuzun sevimli teyzelerinin şimdinin yaşlı hanımefendilerine dönüştüğünü, en iyi arkadaşımızın şimdi evli ve çocuklu olduğunu düşünmek yeter. Karşılaşmanın ve bir anıyı yeniden yaşatmanın anlamsız olduğuna karar veririz. Ama emin olduğumuz şey, bizden bir şeylerin o mekânlarda yaşadığı ya da o mekânın esintilerinin sonsuza kadar ruhumuzun boşluklarında eseceğidir; ne kadar değişmiş olursa olsun! Ama bir de şunu düşünelim; çocukluğumuzu geçirdiğimiz ve geçmişimizin yükünü taşıyan evlerin, sokakların hatta koca bir kasabanın yok olduğunu... Böylesine tekinsiz bir resmi, daha doğrusu resimsizliği hayal edebilir miyiz?
Kayıp şehir: Pine Point
İki sinemacı, Michael Simons ve Paul Shoebridge, işte bu resimsizlik üzerine bir araya gelirler ve şimdilerde yok olmuş olan, doğup büyüdükleri kasabanın hatıralarının peşine düşerler. Amaçları, Kanada'nın kuzeyinde yer alan ve 1964'te bir maden kasabası olarak kurulup, 1987'de madenin kapanmasının ardından tüm kasabanın boşaltıldığı, evlerin tırlara yüklenerek taşındığı, bugün yalnızca birkaç okul binası, bozuk asfalt yolları ve elektrik direkleri bulunan bir yok şehre dönüşen Pine Point'i yeniden yaşatmaktır. Belki gerçekten de bu kasabayı baştan inşa etmek için başka türlü bir çaba gerekir, ama gerçekleştirdikleri proje, insanın en temel duygularını dürten ve onu saf bir alana doğru iteleyen bir sürece dönüşür. “Welcome to Pine Point” (Pine Point'e Hoş Geldiniz) için melankolik bir ağıt nitelendirmesini yapabiliriz. Yaşamlarının belki de en önemli zamanlarını bu topraklar üzerinde geçiren iki arkadaşın, bir kasabaya hayat verme mücadelesi, aynı zamanda orada yaşamış bütün insanların katılımıyla yeni bir boyut kazanır. Toplanan onca materyal, belge, fotoğraf, video ve ses kayıtlarının kurgulanmasının ardından ortaya interaktif bir kitap projesi olan “Welcome to Pine Point” çıkar.
Michael ve Paul'un derinlemesine araştırmalarının ardından, yok edilenin yalnızca bir maden kasabası olmadığını, şimdi dünyanın dört bir yanına dağılmış olan bu sessiz kasabanın sakinlerinin de kendi toprakları olarak belirledikleri Pine Point'i sahiplendiklerini anlarız. Çünkü kasabanın eski sakinleri projeyi duyduklarında, geçmişlerine dair var olan her şeyi paylaşmaktan çekinmezler. Toplanan fotoğraflar, mezuniyet defterleri, doğum günü kayıtları derken, bir anlamda yok edilmiş bir kültür kendi küllerinden yeniden doğar.
Özellikle Kanada'nın kuzeyindeki bölgelerde sıkça yaşanan bir durum bu. Geniş ama zengin yeraltı kaynakları olan topraklar, elverişsiz iklim koşullarına karşın, gelecek için yeni umutlar verebiliyor insanlara. Yalnızca hayatlarını kazanabilmek ve daha iyi bir gelecek için zorlu çalışma koşullarını göze almış insanların yaşadığı türden bir ikilem bu. Nedenleri üzerine düşünmek ise başlı başına bir sorun. Belki de ülkenin ortak bir tarihi olmaması yüzünden bu kadar kolay vazgeçiyor insanlar yaşadıkları coğrafyalardan. Belki de dünyanın yüzölçümü en geniş ikinci ülkesi olan, ama nüfusu yalnızca otuz dört milyonla sınırlı olmakla ilgili aidiyetsizlik. Dünyanın “en yaşanılabilir” ülkesi olmasına karşın, kendinizi bir türlü ait hissedemediğiniz ve yerlilerden başka kimsenin tam olarak sahiplenmediği, her ân terk edilmeye hazır bir ülke.
“Welcome to Pine Point”, müziğiyle, donuk renkleriyle, uzak sıcaklığıyla sizi kendine hayran bırakacak bir proje. Dili İngilizce olsa da, fotoğraflar, sesler ve müzik sizi etkilemeye yetecek. Çünkü orada insanın hikâyesi var. Çünkü insanların kendilerini, dostluklarını ve paylaşımlarını anımsayabildikleri zamanlara duyulan bir özlem var. Oysa hepsini içimizde taşıdığımız hâlde.