Yolculuk Dergisi 84. Sayı

Hız Tutkunu, Evcimen Bir Avustralyalı Eric Bana Yazı: Yüce Yöney


Dünyanın her ülkesinden oyuncuların hayallerini süsleyen Hollywood, bu durumu daima iyi değerlendirdi doğrusu. Kendi ülkelerinde başarılı olan birçok yönetmen ve oyuncu, kapağı buraya atmaya çalıştı oldum olası. En azından Hollywood'da bir-iki filmde boy göstermek bile prestij sayıldı hep. Türkiye'den isim de vermek mümkün. Eskilerden Muzaffer Tema mesela ya da yakın dönemden örnek vermek gerekirse Haluk Bilginer sayılabilir. Tüm dünya için geçerli bu. Ve işin doğrusu, Amerikan sinema endüstrisi de bu durumdan memnundu her zaman. Sonuçta bu da Hollywood'u besleyen mekanizmanın bir parçası değil mi! Bir dönem ve aslında hâlâ, özellikle İngiliz oyuncular çok boy gösterdi Amerikan yapımlarında; Jude Law, Michael Caine, Emma Thompson, Daniel Day Lewis, hatta Sir Laurence Olivier… Son yirmi yıla baktığımızda ise bir başka ülkenin adını daha zikretmek gerekiyor: Avustralya. Bugün Hollywood filmleriyle dünya çapında şöhreti yakalayan çok sayıda Avustralyalı oyuncu var: Nicole Kidman, Mel Gibson, Cate Blanchett, Geoffrey Rush, Naomi Watts, Hugh Jackman… Bu isimlere eklenen bir oyuncu da Eric Bana. 1968, Melbourne doğumlu aktörün Avustralyalılığı aileden değil. Annesi Eleanor Alman, babası Ivan Banadinovich ise kökleri Zagreb'de olan bir Hırvat. Perşembenin gelişi çarşambadan belli olurmuş, sözüne inananlar için iyi bir örnek Eric Bana; okul yıllarında hocalarının taklidini yaparak bütün okulda popüler olmayı başarmış daha o yıllarda. Ancak kehanet dolu sözlerin de bir sınırı vardır elbet; herhalde kimse yolun sonunun, akıllı, güçlü, sağduyulu mitolojik karakter Prens Hektor'a varacağını düşünmemiştir o zamanlar. Ama taklitleriyle sempati kazanan küçük Eric hakkındaki kısa vadeli öngörülerin de gerçekleşmediğini söylemek doğru olmaz. 10'lu yaşlarının ilk yıllarında izlediği “Mad Max”teki Mel Gibson'a olan hayranlığı onu aktörlüğe yöneltse de taklit yeteneği 1990'ların başında barmen olarak çalıştığı Melbourne Castle Hotel'de stand up komedyenliğine taşımış ancak onu. O yıllarda çıkmayı başardığı bir-iki popüler televizyon şovu kendine güvenini daha da arttırmış belli ki, Sylvester Stallone, Tom Cruise, Arnold Schwarzenegger gibi oyuncuların taklitleriyle tanınır hâle gelmeye başlamış. Nihayet 1997'de kendi şovunu yapacak kadar prim toplamış, hatta o yıl Logie Ödülleri'nde “En Popüler Komedyen” ödülünü almayı bile becermiş. Gerçi sonunda seyirci yetersizliği gerekçesiyle şovu gösterimden kaldırılmış ama zaten Eric de başka bir yola girmiş o dönem. Melbourne'e yapılacak yeni havaalanına kurban gidecek evlerinin yıkılmasına direnen bir ailenin hikâyesinin anlatıldığı, 1997 yapımı “The Castle” adlı filmde oynadığı bir yan rol olan kickbox seven muhasebeci rolü, sinema dünyasında bir geleceği olacağının sinyaliydi birçok kişi için. Nitekim aynı yıl, Avustralya'nın yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Mark “Chopper” Read'i oynamak üzere seçildi yönetmen Andrew Dominik tarafından. Eric Bana'nın sinema kariyeri gerçek anlamda bu rolle başladı denebilir. Dominik'in filmi “Kasap/Chopper”, ona yeteneğini sergileme fırsatı veren çok önemli bir roldü kuşkusuz. Read'i hakkıyla canlandırarak bu fırsatı değerlendirmek için ne gerekiyorsa yapmaya kararlıydı Bana. Yapması gerekenler arasında saçlarını kazıtmak ve dünyanın abur cuburunu yemek de vardı. Böylece yaklaşık 30 kilo aldı, vücuduna eklenen bu kilolar 1.89'luk Bana için bile fazlaydı. Ancak vücudu kilolardan fazlasını gördü, Read'inki gibi dövme yaptırması da gerekiyordu ve Bana her gün sabahın köründe filmin setine gelerek saatlerce vücuduna dövme yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Yine de arzuladığı performansı sergileyebilmesi için sadece fiziki benzerliğin yeterli olmadığını biliyordu; hapishanede de zaman geçirmesi, özellikle Read'in tavırlarını analiz etmesi gerekiyordu. Onu da yaptı. Hapishanede birkaç gün kaldı ve Read'le görüştü. Sonunda azılı bir suçluya dönüşmeyi başardı. Hem de ne başarı! Beklenenin çok üstünde hasılat yapan ve Avustralya Film Enstitüsü Ödülleri'nde üç ödül birden kazanan filmdeki performansıyla uluslararası düzeyde fark edildi. Bu festivalde ve Stockholm Film Festivali'nde en iyi aktör seçildi. Dahası ABD'nin tanınan eleştirmenlerinden Roger Ebert, bu filmdeki oyunculuğunu öve öve bitiremedi. "Bir komedyen olan Eric Bana'nın gelecekte büyük bir yıldız olacağını düşünüyorum. Bu performansı çok az sayıda aktör gösterebilir. Hiçbir oyunculuk okulunun öğretemeyeceği bir yeteneğe sahip, gözünüzü ondan alamıyorsunuz…" Her şey bir yana bu filmdeki başarısı Eric Bana'nın, Ridley Scott gibi önemli bir yönetmenle çalışmasını sağladı. Scott, “Black Hawk Down/Kara Şahin Düştü” adlı filminde onu denemeye gerek duymadan doğrudan filmin kadrosuna dahil etti. Artık önü açılmıştı. O kadar ki bir süre sonra bugüne kadar gerçekleştirilen en iyi “Hulk” filminde günümüzün en iyi yönetmenlerinden Ang Lee ona başrolü verdi. Bu muhteşem çizgi roman uyarlamasında da klasını konuşturdu Eric Bana. Her ne kadar film Ang Lee'nin yorumuyla öne çıksa da oyunculukların filme katkısı da küçümsenemezdi. Üstelik sadece Lee gibi bir yönetmeni memnun etmek bile yeterli başarı sayılırdı. Bana, 2003 yapımı bu filmde en beğendiği oyuncular olarak nitelediği Sam Elliott ve Nick Nolte ile beraber oynama şansını elde etmişti. Sinemanın dâhileri arasında sayılan Steven Spielberg, ünlü “Munich/Münih” filminde Bana'ya başrolü vermesini, onun “Hulk”taki performansına bağlıyordu. “Hafta sonu çocuklarımı 'Hulk' filmini izlemeye götürdüğümde başrol karakterinin hem güçlü hem de bir o kadar kırılgan olabildiğini hayranlıkla izledim. 'Münih'teki Avner karakteri de bu şekilde canlandırılmalıydı.” Eric Bana, Spielberg'i haklı çıkardı. Film gösterime girdikten sonra Los Angeles Times'da yayınlanan eleştiri bunun en iyi kanıtlarından biri: “Bana, Avner karakterinde hassaslık ve acımasızlığı bir araya getiriyor. Endişeyi yüzündeki her mimikte yansıtıyor…” Spielberg'in tavrı gibi, seyredenin Bana'ya yeni bir rol verme hevesi Avustralyalı aktörün kariyerinde sık rastlanan bir durum. Bana'yı, yıldızını parlatan “Kasap/Chopper” filminde izleyen Brad Pitt de aynı tepkiyi göstermiş. “Kasap”tan yıllar sonra yönetmen Wolfgang Petersen, “Troy/Truva” filminin oyuncuları üzerine çalışırken Aşil rolünü üstlenen Pitt, Hektor rolü için hiç tanımadığı ama “Kasap”ta hayran olduğu Bana'yı önermiş. Sonrası malum; Petersen iyi bir oyuncu, setteki yakınlaşmaları sonrası Brad Pitt de iyi bir arkadaş kazanmış. Aslında Avner gibi subay karakterleri de Hektor gibi savaşçı komutanlar da, gençliğinde taklidini yaptığı Stallone gibi oyuncuların temsil ettiği tipler de Bana'nın ruhuna uygun karakterler değil. Silahlardan nefret ettiğini söylüyor mesela. (Hollywood'un eski popüler aktörlerinden silah delisi Charlton Heston mezarında ters dönmüş olabilir.) Ailesine olan düşkünlüğüyle tanınıyor. Her film sonrası aylarca çocuklarına zaman ayırmayı ilke edinmiş evcimen bir insan. Adı hiçbir dedikoduya karışmayan, eşine bağlılığını ve aşkını her fırsatta dile getiren bir aile babası. Her film sonrası Avustralya'ya dönüp yarışmak için sabırsızlandığını söyleyen, motosiklet ve otomobillere tutkun bir yarışçı. Eric Bana canlandırdığı karakterlere hiç benzemiyor gerçekten. Ve rolleri üzerinden düşünmeye başlayınca bambaşka bir soru beliriyor insanın aklında: Nasıl oluyor da komedi kökenli, bu konudaki yeteneği kanıtlanmış başarılı bir aktör, Hollywood'da komedi filmlerinde oynamıyor. Acaba bu durumdan Eric Bana'nın mizah anlayışı üzerine bir sonuç çıkarmak gerekir mi?