
Avrupa'nın Kalbi Brüksel Yazı: Murat Mallı, Fotoğraflar: Seda Mallı - Murat Mallı
Belçika'ya ilk gittiğimde buranın, mimarisi, insanları, konuşulan dili ve coğrafi koşullarının da etkisiyle gerçekten Hollanda ve Fransa arasında kaldığını düşünmeden edemedim. Ama şehirle kendimi baş başa bıraktığımda, aslında onun bambaşka özellikte bir yer ve hatta Avrupa'nın en önemli kenti olduğunu gördüm. Bugünkü durumu ve geçmişteki durumuyla tam bir zıtlık oluşturan şehir, 6. yüzyıl başlarına uzanan Brüksel ismini, bölgede bulunan bataklıklardan almış. Buraya yerleşen insanlar, bölgeye “Bruocsella” (bataklıklar içindeki kent) adını vermişler ve zamanla ismi bugünkü hâlini almış. Bu değişim şehrin sadece isminde değil, doğal yapısında da kendini göstermiş. Çoğu göller doldurulmuş, nehirlerin üstü kapatılarak boşaltım kanallarına dönüştürülmüş, ormanlar kesilmiş ve parsellenmiş.
Avrupa Birliği'nin en önemli kurumları olan AB Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'nun resmî organlarının çoğu Brüksel'dedir ve bu sebeple Brüksel, Avrupa'nın başkenti olarak gösterilir. NATO Merkez Karargâhı'nın da burada olması şehre ayrıca bir önem kazandırmıştır. Nitekim kentin her tarafında bu izleri bulmak mümkün. Sadece binalar değil, eşsiz güzellikteki parkları ve gelişmiş modern kentçilik anlayışıyla şehir sizi büyüleyeceği gibi, yoğun trafiğiyle de İstanbul'u anımsatacaktır.
O sebeple şehri gezerken son derece gelişmiş tramvay ağını kullanmanızı tavsiye ederim. Metro, şehir içinde sadece üç ana güzergâhta (Clemenceau ve Simonis, Koning Boudewijn-Hermann Debroux, Erasme-Stochel, Bas) işliyor ve çoğu Avrupa kentindekinin aksine, bana çok güven verdiğini söyleyemeyeceğim. Onun dışındaki her yere tren veya otobüslerle de gidebilirsiniz. Brüksel'de ulaşım araçlarını kullanırken en çok keyif aldığım şey, büyük bir özgürlük duygusu veren tek günlük bilet oldu. Bu bilet sayesinde aynı gün içinde sınırsız seyahat imkânı bulabilirsiniz. İster otobüs ister metro isterseniz de tramvayla şehri fethetmenin en kolay yolu bu.
Belçika nüfusunun yüzde 60'ı Flamanca konuşmasına rağmen bu oran Brüksel'de yüzde 20 kadar; nüfusun çoğunluğu Fransızca konuşuyor. 1971'deki anayasa değişikliğiyle ülke, yönetim olarak üç ayrı bölgeye ayrılmış; Flamanca konuşulan Flandre, Fransızca konuşulan Valon ve her iki dilin de konuşulduğu Brüksel. En son Paris tecrübemde büyük dil problemi yaşarken, burada da aynı problemi yaşayacağımı ve kimsenin benimle yine İngilizce konuşmayacağını düşünürken, sadece genç nüfusun değil, çoğu insanın İngilizce konuştuğunu öğrendim ve şehri gezmek daha keyifli hâle geldi. Gittiğiniz yerdeki insanlarla anlaşabilmek avantajdır; böylece yerel halkla doğrudan iletişime geçebilirsiniz ve şehir kitaplarında bulamayacağınız yerleri keşfetmenizin önü açılır. Kentteki ilk günümde arkadaşım Tolga'nın tavsiyesine uyup şemsiyemi yanımdan ayırmadım ve onun da dediği gibi hava bir anda değişip beni kapalı ortamlara girmeye zorladı. Kısa zamanda gelişen bu olumsuz hava durumunun geçmesi, dışarıda bekleyen harika yerleri görme olanağını bana yeniden verdi.
Brüksel, ismini ve yüzünü bize hep ana haber bültenlerinde, AB kaynaklı toplantılarda gösterse de, aslında onun dışarıda keşfedilmeyi bekleyen birçok özelliği var. Havanın da neredeyse kararmaya başladığını hisseder hissetmez, adımlarımı hızlandırıp bir an evvel Grand Place'a (Büyük Meydan) yetişmek istedim. Meydan, ünlü restoranları, dükkânları ve orta çağdan kalma etkileyici mimarisi ile şehrin kalbinin olduğu büyüleyici bir yer. Özellikle havanın biraz kararmasının ardından binanın aydınlatması hem günün ışığını hem de insanların ışığını aynı anda görmenizi sağlayarak karşınızda gururla duruyor adeta. Manzarayı daha iyi görmek ve oranın yoğunluğunu az da olsa gözlemlemek için oturduğum kafenin garsonu ile yaptığım sohbette, belli dönemlerde kurulan devasa çiçek halısının burayı daha da ilgi çekici kıldığını ve yoğun bir turist ve fotoğrafçı akınına uğradığını öğrendim. Ayrıca her yana dağılmış sokak çiçekçilerinin arasında kendinizi masalsı bir dünyada sanıyorsunuz. Çoğu, meslek loncaları için kurulmuş olan bitişik onlarca bina, adeta sarayları anımsatıyor. Bunlardan ilki ve bana göre en güzeli La Louve, anıtlar ve heykellerle adeta bir müze gibi. Marc De Vos tarafından binaya eklenen dört heykel; doğru, yalan, savaş ve barış kavramlarını simgeliyor. Ve diğer binalar Le Renard, Le Comet ve 1852'de Victor Hugo'ya da ev sahipliği yapmış Ressamlar Odası Le Pigeon görülmeye değer. Ama bana kalırsa Grand Place Meydanı'nda yer alan en görkemli bina, Hotel De Ville. Ama isminin çağrıştırdığı gibi burası bir otel değil, belediye binası. Ayrıca hemen buranın altında bulunan turizm bürosundan, kent hakkında bir sürü broşür ve harita alabilirsiniz.
Grand Place'da şehrin ışıklarının artmaya başladığı sıralarda, ilk gördüğümde şaşkınlıkla karşıladığım işeyen çocuk çeşmesinin (Manneken Pis) 1619 yılında Jerome Duquesnoy tarafından yapıldığını öğreniyor ve hakkındaki efsaneyi benim gibi onu ziyaret eden turistlerden öğreniyorum. Zengin bir şehirli, ulusal şenlikler sırasında biricik oğlunu kaybeder ve çocuk beş gün sonra Rue de I'Etuve'ün köşesinde bu halde bulunur. Sonra da bu köşeye, yaşananları sembolize eden bu heykel dikilir. Bir diğer hikâye ise şehri yanmaktan kurtaran cesur bir çocuğu anlatır. Efsanelerinin varlığı ve buranın kostümlerinin de etkisiyle turistlerin yoğun ilgisini çekiyor. Oradan ayrıldıktan hemen sonra, bir heykel görüyorum ve önündeki insanlar dikkatimi çekiyor. Hakkında çok fazla bilgi öğrenemediğim bu heykelin önünde insanların bazıları gözlerini kapatıyor, bazıları ellerini kalbine götürüyor ve diğer elleri ile heykelin üzerinde ellerini gezdiriyorlardı. Onlara bunu neden yaptıklarını sorduğumda, gerçekleşmesini istediğin dileğini düşünüp heykele dokunduğunda gerçekleşeceğini öğreniyorum ve ben de bunu denemekten tabii ki kendimi alamıyorum. Dileğime gelince; evet, gerçekleşti…
Brüksel'deki ikinci günüme, 102 metrelik atom çekirdeğinin şaşırtıcı manzarası ile başlıyorum. Atomium, Brüksel'in biraz dışarısında ve Avrupa Birliği Köyü'nün yakınında. 1958 yılında bir fuar için inşa edilmiş Atomium ve Avrupa ülkelerindeki yapıların küçük maketlerle sergilendiği Mini Europe, size küçük bir Avrupa turu yaptırdığı gibi, kendinizi de dev gibi hissetmenizi sağlayacak.
Brüksel'deki bu önemli yerlerin dışında, tavsiye edebileceğim yerler arasında; özellikle müzik merakı olanlar için Eski Müzik Aletleri Müzesi, sanat düşkünleri için Modern ve Eski Sanatlar Müzesi ve çizgi roman kahramanı Tenten'in bulunduğu Çizgi Roman Müzesi geliyor.
Fransız mutfağının hâkim olduğu restoranlardan birinde, bir akşam yemeğinde “mosselen” (midye) yemenizi ve özellikle yemeklerden sonra yenen peyniri, şarabınızla tatmayı ihmal etmemenizi öneririm. Brüksel'in çılgın gece yaşamının hâkim olduğu barlarda, 600'den fazla bira türünden bazılarını kesinlikle denemelisiniz. İnsanlarının sıcaklığı ile çok kolay iletişim kurduğum ve hangi mağazaya girersem mutlaka selamlanarak ve güler yüzle karşılaştığım bu kentten ayrılırken, tekrar ziyaret etmek için şehre söz veriyorum.
Bon Voyage!