Erciyes'in Eteğindeki Tarih Kayseri  Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş

Erciyes'in Eteğindeki Tarih Kayseri Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş


Bereketli Kızılırmak'ın büyük yayı ve görkemli Erciyes Dağı'nın geniş etekleri arasında bir ovada kurulmuş olan Kayseri'ye düşüyor bu ay yolumuz. Geçmişi erken Hitit dönemine kadar uzanan ve günümüzde bir sanayi ve ticaret şehri olarak öne çıkan şehrin tarihini, doğal güzelliklerini ve mimari miraslarını gezmek ve tanıtmak için yollardayız bu kez. Şehir merkezi, tarihî kale içinde ve etrafında kurulmuş. Çarşılar, dükkânlar, camilerin yarattığı karmaşa, yaşlı kale duvarlarını oldukça yormuş. Öğrendiğimize göre işte bu nedenle, kale içindeki tezgâhlar kaldırılarak etraf temizlenecek, böylece tarihî kale yapısı öne çıkabilecekmiş. Gerçekten de önünden geçen tramvay, tezgâhlar, dükkânlar, trafik, cami ve çarşılar derken hak ettiği dikkati çekemiyor Kayseri Kalesi. Kale aslında içkale ve dışkale olmak üzere iki bölümden oluşuyor; ancak dış kale surları ve burçları günümüze pek ulaşmamış. İçkalede on sekiz adet burç bulunuyor; Bizans döneminde yapıldığı varsayılan içkale, Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlı dönemlerinde de onarılarak kullanılmış. Kayseri mutfağında lezzetli bir yolculuk Kayseri'nin tarihî yapılarının önemli bir kısmı, kalenin de baktığı Cumhuriyet Meydanı'nda bulunuyor. Saat Kulesi ve ona bitişik Muvakkithane de bunlar arasında. Sultan 2. Abdülhamid'in fermanıyla Kayseri Mutasarrıfı Haydar Bey tarafından 1906'da yaptırılan kule, 10 metre yüksekliğinde ve kesme taştan yapılmış. Büyüklük olarak İstanbul'daki Kapalıçarşı'dan sonra gelen Kayseri'deki Kapalıçarşı, günlük alışverişin merkezlerinden biri. Hemen yanında bulunan çarşıda ise Kayseri'nin meşhur pastırması satılıyor. Sıralanmış onlarca pastırma dükkânından Merkez Pastırma'nın kapısından giriyoruz ve Kemal Selçuki'den bilgi alıyoruz. “Türkiye'de tüketilen pastırmanın yüzde 90'ı Kayseri'de yapılıyor. Kayseri pastırmasının ve sucuğunun özelliği, doğal olması. Bu bize atalardan kalma, Orta Asya'dan gelme. Ermeniler zamanında biraz daha geliştirilmiş, sonra Türklere geçince devam etmiş. Tabii şimdi teknolojiyle üretim kolaylaştı. 1965-1970'li yıllarda pastırma ve sucuğun üretimi altı aydı. Altı ay sonra soğuk hava depoları bulunmadığı için kapatılırdı fabrikalar. Şimdi 12 ay üretim yapılıyor, teknoloji fevkalade düzgün, fabrikalarımız muntazam. Genelde tosun keseriz, çünkü erkek eti yağsız olur. 350-400 kiloluk tosundan 40-45 kilo pastırma çıkar. Pastırma, etin hep kaliteli kısımlarından çıkar, geri kalan da sucuk olur. Etin bonfile, sırt, antrkot, but, kürek kısımlarından pastırma yapılır. Sucuğun içine sarımsak, renklendirici, kırmızıbiber, baharat ve tuz konur. Pastırmada da boy denen bir buğday türü, çemen otu, kırmızıbiber, sarımsak ve tuz kullanılır; 4-5 kiloluk kemiksiz bir parça etten olur. Önce etler kesilir, etlere birkaç bıçak yeri vurulur. Oralara biraz su basılır, buna pres sistem deriz. Etin suyu alındıktan sonra kurutulur, sonra yıkanır, tekrar kurutulur, tuzu alınır o yıkamada. Eskiden üç ayda olurdu kurutma ama şu anda buhar sistemiyle, kurutma sistemleriyle 20 günde oluyor. Ondan sonra çemeni kararız büyük havuzlarda. Pastırma 1-2 gün çemenin içinde yatar. Sonra çemenin üstü düzeltilir, kurutulur ve piyasaya sevk edilir.” 45 yıldır bu işi yapan Kemal Selçuki, işinin zorluklarını ve püf noktalarını da şöyle anlatıyor: “Kapalı kutu bir iş. Mesela 100 tane tüketiciden 95-96 tanesi anlamaz. Satıcının vicdanına kalmış bir şey. Anlamak için etin bölümünü bilmek lazım.” Kayseri'nin mutfağına ait lezzetlerden denediğimiz mantı, Develi cıvıklısı ve nevzine, yine tadına doyulmaz yemekler. Herkesin bildiği meşhur Kayseri mantısını her yerde bulabiliyorsunuz. Develi cıvıklısı ise Develi ilçesine özgü, daha çok kuşbaşıyla yapılan bir tür pide. Nevzine ise cevizli, tahinli, şerbetli, oldukça lezzetli bir tatlı. Kayseri'nin tarihî yapıları Gevher Nesibe Medresesi ve Şifaiyesi, tadilatta olduğu için ziyarete açık değil. Hekim, cerrah, kehnal (göz mütehassısı), akıl hastanesi, ruh hastalıkları koğuşları ve eczane kısmı bulunan medrese, dünyada bilinen ilk tıp okulu olarak belirtiliyor. Daha önce Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılan medresenin, tadilattan sonra ne amaçla kullanılacağını öğrenemiyoruz. Hunat Hatun Medresesi ise yine Cumhuriyet Meydanı'nda yer alan tarihî eserlerden biri. Cami, hamam ve türbeyle birlikte Selçuklu hükümdarı 1. Alaaddin Keykubat'ın karısı Mahperi Hunat Hatun tarafından 1237 yılında inşa ettirilen medrese, taç kapısındaki ve türbedeki süslemelerle dikkat çekiyor. Türbeye medresenin içindeki kapısından ulaşılıyor. Kayseri'de yer alan diğer kümbetlerden biri de Döner Kümbet adıyla bilinen Şah Cihan Hatun adına yapılan türbe. Hayat ağacı, insan başlı kanatlı iki pars, çift başlı kartal arması ve geometrik süslemeleriyle dikkat çeken kümbet, her açıdan aynı görüntüyü verdiğinden adına Döner Kümbet denmiş. Atatürk Evi, eski bir Kayseri evi olarak aynı zamanda kentin sivil mimari örneği anlamında değerlendirilebilir. Nadir korunabilen Kayseri evlerinden olan Reşit Ağa Konağı, Atatürk'ün 1919 yılında iki gün burada konaklaması nedeniyle Atatürk Evi olarak düzenlenip ziyarete açılmış. Dışı taş, içi ahşap oldukça sevimli bir Anadolu konağı. Anadolu'nun tarihi Kültepe'de yatıyor Bölgede yerleşimin başlangıcı MÖ 3 bin yılının ortalarına kadar uzanıyor. Kültepe höyüğünde (Kaniş ve Karum) yapılan kazılar sonucunda, buradaki yerleşimle ilgili önemli bilgilere ulaşılmış. İç Anadolu'daki en büyük höyüklerden biri olan Kültepe, hem Kayseri'nin hem de Anadolu'nun tarihi açısından önem taşıyor. Kayseri'de bilinen ilk yerleşim, iskânı erken tunç çağında başlayan Kültepe'dir (Kaniş, Karum). Kültepe'yi Hitit öncesi Anadolu'nun yerli halkı olan Hattiler kurmuşlardır. Kültepe'nin hemen yanı başında yer alan ve Asurlu tüccarlarca kurulan Karum'da (pazar yeri) 1948 yılından beri devam eden kazılarda, bu döneme ışık tutan 20 binin üzerinde çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bu metinler ticari ilişkiler, antlaşmalar ve mektupları içermektedir. Kültepe, MÖ 4000 yıllarından Roma çağı sonuna kadar devamlı olarak iskân görmüştür. MÖ 11. ve 7. yüzyıllarda, Erciyes'in eteğinde yer alan Mazaka şehri kurulmuştur. MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda bu bölge, Med ve Perslerin egemenliğine girmiştir. MÖ 280 yıllarında kurulan Bağımsız Kapadokya Krallığı'nın başkenti olan Mazaka, bu dönemde 400 bin nüfuslu büyük bir şehirdi. MS 17 yılında Roma Devleti'nin eline geçen Mazaka, Roma'nın bir eyaleti olmuş ve ismi Kaisareia olarak değiştirilmiştir. 395 yılında Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu içerisinde yer alan bu bölgede, büyük bir şehir olarak yerini korumuştur. 691 ve 721 yıllarında Kayseri, kısa sürelerle Arapların akınlarına uğramış ve 1071 yılında Malazgirt zaferinden sonra Türk topraklarına katılmıştır. 1127 yılında Danişmendlilerin, 1162 yılında ise Anadolu Selçuklularının olan şehir, Selçuklular zamanında Konya'dan sonra ikinci başkent olmuştur. 1244 yılında İlhanlıların saldırısına uğramış, bir süre Moğol-İlhanlı valilerince yönetilmiştir. Kayseri, 1343 yılında Eretna Beyliği'nin, 1398 yılında Osmanlıların eline geçmiştir. 1402 yılında Ankara Savaşı'ndan sonra Karamanoğullarının ve Dulkadiroğullarının olan şehir, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim'in İran seferi dönüşünde kesin olarak Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmıştır.1 Kayseri-Sivas yolunun 20. kilometresinde bulunan Kültepe'de kazılar devam ettiğinden ziyarete henüz açık değil. Ancak buradan çıkarılan eserler Kayseri Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Müzedeki 1000'e yakın eser kronolojik sıra içinde iki büyük salon ve bahçede yer alıyor. Birinci salonun girişinde eski tunç devrine ait (MÖ 3000-2000) polikrom ve monokrom seramiklerle su mermeri (alabastron) idoller yer alır. Büyük salonda; Kültepe ören yerinde 1948 yılından beri yapılan düzenli kazılarda açığa çıkartılan Asur ticaret kolonileri devrine ait (MÖ 1950-1750) eserler tipolojik olarak sergilenmektedir. Bunlar arasında çivi yazılı tabletler, boyalı ve boyasız, pişmiş topraktan yapılmış, yuvarlak, yonca ve gaga ağızlı testiler, vazolar, meyvelikler, silindir ve damga mühürler, hayvan biçimli içki kapları (ryton), madeni eşyalar ve kalıplar ile İmamkulu Hitit kaya kabartması mulâjı önemli bir yer tutar. Aynı salonun güney bölümünde; Kültepe, Kululu ve diğer merkezlerden getirilmiş geç Hitit devrine (MÖ 1200-700) ait heykellere, kabartmalara ve hiyeroglif stellere yer verilmiştir. İkinci salona geçişi sağlayan koridorda, Kültepe'den çıkartılan Frig devri (MÖ 750-300) seramikleri görülür. İkinci salonda; Kayseri çevresinden toplanmış, Helenistik (MÖ 330-MS 30), Roma (MS 303-95) ve Bizans (MS 395-1071) dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bunlar arasında; kıymetli madenlerden yapılmış ziynet eşyalarını, cam şişe ve kolyeleri, mermer heykel ve heykel parçalarını, bronz figürinleri ile Herakles lahdini sayabiliriz. Bahçede ise Helenistik, Roma ve Bizans çağına ait, mermer heykeller, mezar stelleri, pişmiş toprak iri erzak küpleri ile tümülüs mezar örnekleri sergilenmektedir.2 Arkeoloji Müzesi'nin yakınındaki mezarlık ilgimizi çekiyor ve akşamüstü yağan ince yağmurun altında epeyce oyalanıyoruz mezarlıkta. Zaman içinde eğilip bazı kısımları toprağa gömülmüş olsa da Osmanlı hatta Selçuklu döneminden kalma olduğunu tahmin ettiğimiz mezar taşları, bitkisel motifleri ve taş süslemeleriyle rehber kitaplarda gözden kaçan tarihî eserler. Kayseri'nin inanç evleri Kayseri, ibadethaneler açısından oldukça zengin bir şehir. Gayrimüslim nüfusunun azalmasıyla cami dışındaki ibadethaneler faaliyette olmasa da tarihî camiler, farklı özellikleriyle rotalarımızda yer alıyor. Gülük Cami, bunlar arasından minber süslemeleriyle dikkatimizi çekiyor. Danişmentliler döneminde inşa edilen yapıda, cami, medrese ve hamam yer alıyor. Ne zaman yapıldığı belli olmayan, birkaç defa onarım gören caminin Selçuklu motiflerinin yer aldığı boyama minber süslemesi oldukça güzel. Gayrimüslim nüfusun ibadethanelerinden Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi, halk arasında Ermeni Kilisesi olarak biliniyor. Şehir merkezine yakın olmasına rağmen kiliseyi bulmakta oldukça zorlanıyoruz. Harita ve rehber kitaplarda hakkında fazla bilgi bulunmadığı gibi halk da yerini bilmiyor. Cafer Bey Mahallesi, Yeni Sokak'ta bulunan kiliseyi, şehirdeki üçüncü günümüzde ısrarlı aramalar sonucunda buluyoruz. Yüksek duvarların çevrelediği kilisenin zilini çalıyoruz, çalıyoruz ama kimse açmıyor. Öğreniyoruz ki papaz sadece pazar günleri kiliseyi açıyormuş ve yılda bir kez paskalyada ayin yapılıyormuş. Ermenilerin Anadolu'da kurulan ilk kilisesi olarak bilinen Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi, ilk olarak 1191 tarihinde yapılmış, 17. yüzyıla kadar ayakta kalmış, 19. yüzyılın ortalarında yıkılmış. 1859 yılında yeniden yapılan, 1885 yılında da büyük bir onarım geçiren kilise, 2009 yılında Ermeni cemaatinin katkılarıyla restore edilerek tekrar açılmış. İbadet mekânı fresklerle kaplı olup burada bitkisel, geometrik motiflerin yanı sıra pandantiflere İncil yazarlarının resimleri yapılmış olan kilisenin, bu özelliklerini görmemiz maalesef mümkün olmuyor. Kayseri-Sivas karayolu üzerinde, şehre yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta bulunan Sultanhanı, yol üzerinde görkemli yapısıyla dikkat çekiyor. Selçuklu Sultanı 1. Alaeddin Keykubat tarafından 1232-1236 tarihleri arasında yapılan ve ticaret yolları üzerine yaptırdığı vakıf hanlarının en önemli örneklerinden biri olan, yolcuların üç gün ücretsiz misafir edildiği Sultanhanı, mutfak, revir, hamam, mescit ve ahır gibi bölümlerden oluşuyor. Sistemi bakımından Türk tarih ve kültürünün parlak devrini yansıtan kervansarayın ortasındaki Köşk Mescit ile diğer kervansaraylardan ayrıldığını öğreniyoruz ancak göremiyoruz. Tarihî yapı kiralanmış, kapısına da kilit vurulmuş. Erciyes, Soğanlı Vadisi, Kapuzbaşı Şelaleleri ve Sultansazlığı Kayseri'nin tarihî yapılarından etkilenmiş, Selçuklu sanatının örneklerine hayran kalmış, yöresel lezzetleriyle damaklarımızı şenlendirmiş, keşfe devam ediyoruz. Görkemli dağ Erciyes, Kayseri'nin Kapadokya'sı Soğanlı Vadisi, Türkiye'nin en büyük şelalelerinden Kapuzbaşı Şelaleleri ve halkının doğal varlıklarını, üretime, geçim kaynağına dönüştürdüğü Sultansazlığı kentin doğal varlıkları arasında. 3917 metre yüksekliğindeki Erciyes Dağı, sönmüş bir volkan dağı ve üzerinde birçok volkan konisi bulunuyor. İç Anadolu'nun en yüksek dağı olan Erciyes, kış turizmi, dağcılık ve yayla turizmi amaçlarıyla kullanılıyor. Erciyes, beyazlara bürünmüş görkemli yapısıyla insanın doğa karşısında ne kadar küçük ve çaresiz olduğunu hatırlatıyor. Türkiye’de kış sporlarının önemli merkezlerinden olan ve 2200 metrede bulunan Erciyes Kış Sporları Turizm Merkezi'nde iki adet telesiyej, iki adet de teleski bulunuyor. Telesiyejlerin her biri 1500 metre uzunluğunda ve 1250 kişi/saat kapasiteli, teleskilerin her biri ise 1500 metre uzunluğunda ve 750 kişi/saat kapasiteli. Ayrıca toplam 700 kişi/saat kapasiteli üç adet baby-lift bulunuyor. Şehrin 25 kilometre güneybatısında bulunan Soğanlı Vadisi ise Kayseri'nin Kapadokya'sı olarak biliniyor. MS 9-13 yüzyılları arasına tarihlenen vadi yamaçlarında yer alan kaya konileri, Romalılar döneminde mezarlık, Bizanslılar döneminde ise kilise olarak kullanılmış. Kayalara oyulmuş kilise, manastır, mağara ve güvercinliklerle Soğanlı Vadisi, Hıristiyanlığın önemli yerleşim yerlerinden biri. Elliye yakın kaya kilisesinden Karabaş, Tokalı, Yılanlı ve St. Barbara kiliseleri, süslemeleri ve duvar resimleriyle günümüze kadar ulaşabilmiş kiliselerden. Duvarlardaki resimler, İncil'de yer alan, İsa Peygamber'in doğumu, vaftizi, mahkemesi, mucizeleri, çarmıha gerilişi, Hz. Meryem'in başından geçen olaylar, at üzerinde Kudüs'e gidişi gibi konular ve azizlere ait fresklerden oluşuyor. Vadiye girdiğimizde önce bizi Soğanlı bebekleri satan kadınlar karşılıyor. Yöre kadınlarının el emekleriyle yaptığı bu bebeklerden almadan geçemiyoruz. Oldukça geniş bir alanı kaplayan Soğanlı Vadisi, Nevşehir'in Kapadokya'sından etkilenenler için bir başka güzergâh olarak mutlaka görülmesi gereken doğal, tarihî ve dinî bir alan. Kapuzbaşı Şelaleleri, Kayseri'ye 165 kilometre uzaklıkta, ancak bu yolu gittiğinize fazlasıyla değiyor. Beş tanesi büyük, ikisi küçük yedi şelaleden oluşan Kapuzbaşı Takım Şelaleleri, Yahyalı ilçesi sınırlarında bulunuyor. Büyük olan şelaleyi hem uzaktan izlemek hem de yakınında suyun gürültüsünü duymak ve yüzünüze çarpan suyla ferahlamak oldukça keyifli. Aladağ Millî Parkı sınırları içerisinde bulunan şelaleler, ortalama 40-60 metre yükseklikleri, kapladıkları alan ve taşıdıkları suyla Türkiye'nin en büyük şelalelerinden. Türkiye'nin önemli sulak alanlarından olan Sultansazlığı, hem canlı çeşitliliği ve popülasyonu hem de sazlıktan elde edilen hasır ve kamış nedeniyle önem taşıyan bir nokta. 300'e yakın kuş türünün yaşadığı göl, bu özellikleri nedeniyle tabiatı koruma alanı ilan edilmiş. Kayseri'ye 90 kilometre uzaklıkta olan Sultansazlığı, Develi ve Yeşilhisar ilçelerinin sınırları içinde, 319 bin hektarlık bir alanı kaplıyor. Bölgede sazlardan üretim yapan Tunalar Hasırcılık'tan İbrahim Kınık, izolasyon malzemesi olarak kullanılan sazların üretimi hakkında bilgi veriyor: “Aralık ve ocak aylarında saz kesimi başlar. Biz kendi araçlarımızla sazı getiririz, burada huni şeklinde dikilir. Kış bitince işlenmeye başlar, paketlenir, yurt dışına gönderilir. Yurt dışında çatı, izolasyon malzemesi oluyor; yurt içinde şemsiye, hasır, sepet yapılıyor. Sazlık tuzlu olduğu için sazlar daha sert ve daha uzun oluyor. Hollanda, İngiltere, Danimarka'ya ihraç ediyoruz. Burada üç firma var, ikisi devamlı çalışıyor. Biz 25 senedir faaliyette olan en eski şirketiz burada. Kış geldi mi 100-200 kişi çalışıyor. Ayrıca sazlıkları biçenler de bu yörenin insanları olduğu için yüzde 60-70'inin geliri buradan sağlanıyor.” İlçelerde yolculuk… Ne yazık ki Kayseri bir sanayi şehri hâline gelirken çok kültürlü ve inançlı yapısını, tarihî miraslarını yeterince koruyamamış. Şehirdeki farklı etnik kökene sahip vatandaşlarımızın nüfusu gittikçe azalırken onlara ait yapılar, gelenekler, ritüeller de yok olmuş. Kent merkezi dışındaki belde ve köylerinde bulunan tarihî kiliselerin çoğu yıkık durumda. Mimari ve tarihî açıdan büyük öneme sahip bu eserlerin sadece dinî açıdan değerlendirildiğine ve kullanılmadığı için gereksiz gözüyle bakıldığına şahit oluyor, cehaletin yıkıcılığıyla yüz yüze geliyoruz. Ünlü yönetmen Elia Kazan'ın doğum yeri olan Germir'de üç tane kilise var ancak kullanılmadığı ve korunmadığı için yıkık dökük durumdalar. Tavlusun'da da durum farksız. Muhteşem doğal yapısının yanı sıra tarihî kilisesiyle dikkatimizi çeken Tavlusun'daki kilisede de aynı üzücü durumla karşılaşıyoruz. Boyaları dökülmüş, taşları yerinden sökülmüş, tabanı kazılmış, çöp içindeki tarihî yapı, insanın içini acıtıyor. Yolumuza devam ediyor, ilginç bir özelliğiyle dikkat çeken Gesi'ye varıyoruz. Bir zamanlar bağlarıyla türkülere konu olan Gesi'nin bağları artık tarihe karışmış. Kuş evleri ise daha önce başka hiçbir yerde görmediğimiz ilginç yapılar olarak merak uyandırıyor. Kasabanın giriş yolunda sağlı sollu onlarca kuş evi bulunuyor. Taştan örülmüş kare şeklinde kule gibi yükselen yapıların toprak altında kalan bölümünde ise güvercin yuvaları yer alıyor. Kapıları kilitli olduğu için içeri giremiyoruz ancak yüzden fazla yuva alacak kadar büyük olduğunu öğreniyoruz. Yöre halkı güvercinlikteki güvercinlerin etinden, yumurtasından ve gübresinden faydalanıyor. Güvercinlikte toplanan gübrelerin, İstiklal Savaşı sırasında barut yapımında kullanıldığı söyleniyor. Mimar Sinan'ın doğduğu yer olan Ağırnas ise bir sonraki durağımız. Onun doğduğu ev restore edilmiş, ziyarete açık. Etkileyici bir işçiliğe ve farklı bir tarza sahip evin, onun mimari zekâsını etkilediği söyleniyor. MÖ 2 bin yıllarından itibaren Hititler, Kapadokyalılar ve Bizanslılar tarafından yerleşim yeri olarak kullanılan Ağırnas'ta yeraltı şehirleri, oyma evler, oyma mezarlar ve kaya kiliseleri ilgi çekiyor. Mimar Sinan'ın evinin giriş katı, onun yaşadığı döneme ait; ikinci kat ise sonradan ilave edilmiş. Giriş katı, kemerli, kayaya oyulmuş bölümleri olan bir ev. Sadece yaptığı eserlerin işlevi değil aynı zamanda buralardaki hesapları, kurduğu sistemlerle de dahi olarak nitelendirilen Mimar Sinan'ın evini gezmek çok keyifli. Havalandırma sistemi, kandillerden çıkan isin taş kapı üzerinde bir odada toplanarak hattatlara mürekkep yapmak için damıtılması ve camilerdeki mükemmel akustiğin nasıl hesaplandığı bugün hâlâ çözülemiyor. Osmanlı'nın bir dönem Baş Mimarı olan Mimar Sinan'ın memleketi olan Kayseri'nin, mimari yapılarını daha iyi korumasını umut ederek ayrılıyoruz evden. Ağırnas'taki bir başka durağımız son yıllarda ziyarete açılan 16 kilometre uzunluğundaki yeraltı şehri. Turizme önem veren belediye, rehberlik de yapan bir görevli bulunduruyor; o da oldukça yararlı bilgiler veriyor. Bazı bölümlerinin milattan önce yapıldığı ve daha sonraki yıllarda da ilaveler yapıldığı tahmin ediliyor. İçinde yarasaların yuva yaptığı yeraltı şehri oldukça büyük. Bir başka yeraltı şehri ise Talas'ta. Geçtiğimiz yıl turizme açılan Ali Dağı Yeraltı Şehri, 200 metrelik dar ve kısa geçitleriyle ve sonunda varılan su sarnıcıyla daha önce benzerini görmediğimiz oldukça etkileyici bir yeraltı şehri. Talas Belediyesi, Kayseri'de en çok takdir ettiğimiz belediye oluyor; yeraltı şehrinin düzenlemesi, sistemli ilerleyen gezi turu oluşturması, pırıl pırıl sokakları ve viraneye dönmemiş tarihî yapılarıyla kalbimizi çalıyor. Genç rehberimiz Süleyman Bağırgan, onar kişilik gruplar hâlinde yeraltı şehrini gezdiriyor ve bu sırada bizi bilgilendiriyor. “Buradaki sürgü kapıları Ürgüp ve Kapadokya'dakilerden farklı bir özelliğe sahip ki binde bir görülen bir özelliktir; o da çift yönlü olması. İstedikleri yönde kapatıp başarılı bir savunma yapmayı başarmışlar. Böylece geniş alanda mızraklarını, dar alanda da oklarını kullanmışlar. Bu sayede düşmanı daha kolay bertaraf etmişler. MS 3. yüzyıl Roma döneminde Hıristiyanların yapmış olduğu bir yer. Şırahanede üzüm suyu ve şıra üretilirmiş. Oradaki üzüm suları ve şıralar, pekmez, reçel, şarap hâline dönüştürülmüş. Ayrıca haberleşmede kuşları kullandıkları için kuş yerleri yapıyorlar. Kuş gübrelerini de kullanıyorlar çünkü kuş gübreleri günümüzde de en değerli gübreler arasında; bu gübreleri toplayıp üzüm bağları ve bahçelerde kullanarak verim elde ediyorlarmış. İbadethane 6-7 metre aşağıda; orada yerden 50 santim yüksekliğinde geniş bir basamağımız var. Kiliselerde görülen apsislere benzer bu yapı. Şehrin uzunluğunu bilmiyoruz ama gezdirilen yer 500 metre; yüzde 90'ı henüz açılmadı. Şu an Küçükköy, Ham Mahallesi ve Damlakaya'daki yeraltı yerleşimlerini açmaya çalışıyoruz. Oralarla buraların bir bağlantısı olduğunu düşünüyoruz ve bulmaya da başladık yavaş yavaş. İlerleyen zamanlarda büyük bir yeraltı şehri gün yüzüne çıkacak. Bu 500 metrelik kısım, 2005 yılında Talas Belediyesi'nin, arkeoloji ekibiyle yaptığı ve beş yıl süren çalışmalar sonucunda 2010'da açtığı bir yer. Sarnıca ise 220 metrelik bir tünelden geçerek ulaşılıyor. Bu kısım aslında güvenlik amacıyla yapılmış, buraya genelde Roma ordusunun en küçük birimi olan lejyonerler bakarmış; lejyonerler iri yapılıdırlar, zırhları ve kalkanları geniştir. Onlar giremesinler diye bu şekilde eğimli ve dar yapılmış. Bu tünellerden daha milyonlarca var diyebilirim ama henüz açılmadı.” Dar ve uzun tünellerden geçerek sarnıca ulaşıyoruz. Tabanında su birikmiş olan sarnıcın tavanı gittikçe alçalıyor; oldukça etkileyici bir görüntü. Rehberimiz sarnıç hakkında bilgi veriyor: “O dönemde yaşayan insanlar su ihtiyacını bu bölümlerle gidermişler. Bu suları basamakların altındaki su kanallarıyla temin etmişler. Asıl su kanalları 50 metrede. 50 metrede sağ ve sol sütunlarda kanalları var. Bu su kanallarından yollanan sularla da buradaki suyun bir kısmını temin etmişler. Yollanan sular fazla geldiği takdirde tahliye kanalını açıp fazla suyu dışarı atmayı da başarmışlar. Buranın uzunluğu 60 metre, su seviyesi de beş metreyi buluyor.” Günümüzde sanayi ve ticaret şehri olmasıyla öne çıkan büyük bir şehir Kayseri. Tarihi, doğası, kültürel yapısı ve mutfağıyla oldukça zengin. Kente dair tek “keşke”miz, tarihî yapıların bazılarının göz ardı edilip sahip çıkılmaması, korunmamasına. Merkezi ve ilçelerini kapsayan bir gezi rotasıyla Kayseri'de farklı bir yolculuğa çıkabilirsiniz.