Yolculuk Dergisi 83. Sayı

Libya'nın Kalbi Trablusgarp Yazı: Mehmet Ali Kılıçbay


Eski çağda Akdeniz'e, esas olarak iki denizci toplum damgasını vurmuştur. Eski Yunanlılar, ülkelerinin ekonomik olanaklarının kısıtlılığı nedeniyle, bu büyük iç denizin hemen hemen bütün kıyılarında yeni koloniler kurarlarken; bugünkü Lübnan'a denk düşen bölgede çok gelişkin ticari bir imparatorluk oluşturmuş olan Fenikeliler de, Akdeniz'in güney kıyılarında birçok kent kurmuşlardır. Bunlardan biri de, MÖ 7. yüzyılda, bugün Libya adını taşıyan ülkenin kıyılarında kurdukları Oea şehridir. Tam bir ticaret kolonisi olan ve bölgenin zenginliklerinin deniz yoluyla Fenikeli tüccarlar tarafından dolaşıma sokulmasına aracılık eden bu kent, zenginliğinden ötürü yerli Kreneyka (Arapçası Barka) halkı tarafından zapt edilmiş ama kısa bir süre sonra Akdeniz'deki en büyük Fenike kenti olan Kartaca (bugünkü Tunus) tarafından geri alınmıştır. MÖ 264-146 yılları arasında yüz yıldan fazla süren ve üç büyük harekattan oluşan Pön Savaşları, Akdeniz'in iki süper gücü olan Roma ile Kartaca'yı karşı karşıya getirmiş ve sonunda galip gelen Roma, Tunus ve Libya'nın tümüyle birlikte Oea şehrini de ele geçirmiştir. Bu tarihten sonra kent, hemen yanıbaşındaki Sabrate ve Leptis adındaki diğer iki şehirle birleşerek Tripolis (üç şehir) adını almıştır. Leptis kökenli ve Berber asıllı olan Roma İmparatoru Septimus Severus, Tripolis'le çok ilgilenmiş ve MS 193-211 arasındaki saltanat döneminde şehri Kuzey Afrika'nın en mamur ve en önemli merkezi hâline getirmiştir. Bu görkemli dönemden sonra, bir yandan Roma'nın içine girdiği çöküş ve karışıklık sürecinden, diğer yandan da ciddi iklim değişikliklerinden ötürü, bölgenin ekonomik bir gerilemenin girdabına düşmesiyle, Tripolis sürekli gerilemiş, muhteşem Roma yapılarının malzemeleri yerel halk tarafından ev yapımında kullanılmış ve bölge çölleşmiştir. Bütün bunların sonucunda, Roma'nın MS 476'da çökmesiyle, bir Germen kavmi olan Vandallar bölgeyi ele geçirmişlerdir. İranlı tarihçi Cabir el-Biladuri'nin 9. yüzyılda yazdığına göre; Tripolis, Müslümanlar tarafından İskenderiye'nin ardından fethedilen ikinci şehir olmuştur (MS 643). Artık adı Tarablus el-Garp (Batı Trablus) olan şehir, Kahire merkezli Hafsi veya Memluk hanedanlarının yönetimine geçmiştir. Libya Arapçasında Trablas, Berber dilinde Trables hâline gelen bu ad, Türkçede Trablusgarp olmuştur. Buraya “Batı Trablus'u” denilmesinin nedeni, onu Lübnan'daki diğer Trablus'tan (Trablusşam) ayırmaktır. Trablusgarp, ekonomik gerilemenin sonucu olarak önemli bir korsanlık merkezi hâline gelmiştir. Bu durumdan çok zarar gören İspanyollar, 1510'da kenti ele geçirmişler ve 1522'de adanın fethiyle Osmanlılar tarafından Rodos'tan atılan Rodos Şövalyeleri'ne (St. Jean veya Malta Şövalyeleri de denilir), korsanlarla mücadele etmeleri için Trablus'u vermişlerdir. Şövalyeler, düşman topraklarda tutunabilmek için, yerli halk tarafından Assaraya el-Hamra (Kızıl Saray anlamına gelir ama aslında burası bir kaledir.) denilen muazzam bir savunma kompleksi oluşturmuşlar ve buradan bütün Kuzey Afrika'ya egemen olan ve Akdeniz'deki tüccarları rahat bırakmayan Cezayir korsanlarını engellemeye çalışmışlardır. Ancak şövalyeler, 1551'de Turgut Reis'e yenilerek, buradan da ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu tarihte bir Osmanlı vilayeti hâline gelen Trablusgarp, aynı zamanda Cezayir korsanlarının önemli üslerinden biri olmuştur. Osmanlı, Libya'yı, Trablus'a gönderdiği “beylerbeyi” unvanlı bir paşa ve yeniçeri birlikleriyle yönetmektedir, ama asıl iktidar, korsan reislerinin ve merkezden koparak kendi yönetimlerini kuran yeniçerilerin kendi aralarından seçtikleri ve “dayı” unvanını taşıyan kişilerdedir. Karaman kökenli bir yeniçeri olan ve “dayı” seçilen Karamanlı Ahmet, 1711'de Osmanlı beylerbeyini öldürerek kendi hanedanını kurmuş ve Osmanlı'ya karşı epey büyük bir özerklik kazanarak ülkenin asıl hakimi olmuştur. Libya, İstanbul'a gene yıllık bir vergi ödemektedir ama yönetim artık tamamen dayılardadır. Ancak, dayılar da yönetimi ellerinde tutabilmek için yerli aşiretler arasındaki çatışmalardan ve husumetlerden yararlanarak, yandaş yerli unsurlar aracılığıyla, kendilerine karşı olanları baskı altında tutmaktadırlar. Ancak 1835'te, bu hasım aşiretler arasındaki husumet, çatışma ve uyumsuzluklar, gerçek bir iç savaş hâline dönüşmüştür. Trablus'taki yönetimin de bunlarla başa çıkma olanağı kalmamıştır. Bu durumdan yararlanan Osmanlı, Libya'yı doğrudan yönetimine almış ve Cezayir'in ardından 1881'de Tunus'u da ele geçirerek bütün Kuzey Afrika'da yayılma iradesini ortaya koyan Fransa'dan sonra, ülkedeki yığınak ve silahlı güçlerini artırmıştır. Bu önlemler belki Fransa'yı durdurmuş ama kendine bir sömürge imparatorluğu kurma peşindeki İtalya'yı durduramamıştır. Libya, Osmanlı'nın direnmesine rağmen, 1911'de İtalyanların eline geçmiştir. İtalyanlar, Trablus'u hızla geliştirmişler ve adeta bir İtalyan kenti hâline getirmişlerdir. 1938'de 108 bin olan Trablus nüfusunun, 39 bini İtalyanlardan meydana gelmekteydi. İtalya, bölgeye 1943'e kadar egemen olmuş, bu tarihte Libya müttefiklerin eline geçmiş ve 1951'de de bağımsız olmuştur. Trablusgarp, bugün, ülkenin başkenti, en büyük limanı ve en önemli kültür, eğitim ve endüstri merkezidir. Ülke nüfusunun yarısı bu şehirde yaşamaktadır. Antik dönemden pek bir şey kalmamıştır ama eski kentte (Medine), birçok Osmanlı yapısı ve çok sayıda İtalyan binası durmaktadır. Petrolün sağladığı zenginlik sayesinde oluşan modern mahallelerin yanı sıra Eski Trablus ve İtalyan Trablus'u, çelişkili bir birliktelik içinde, güzel ve merak uyandıran bir şehir meydana getirmektedirler. Ciddi bir iç savaşın yaşandığı şu günlerde, Libya'nın bu tarih dolu güzel şehrinin bir zarara uğramamasını umuyoruz.