
Mazide Kaldı, Yazık! Yazı: Yüce Yöney
İstanbul Film Festivali yorgunu sinemaseverler, mayıs ayına daha dar kapsamlı ama çok heyecan verici bir festivalle giriyor. Bu yıl altıncısı düzenlenen İşçi Filmleri Festivali, 1-8 Mayıs tarihleri arasında İstanbul, İzmir ve Ankara'da eş zamanlı olarak düzenleniyor ama orada kalmıyor. Festival bu yılı Türkiye'nin çeşitli kentlerini dolaşarak geçirecek.
İşçi filmlerinin tarihi oldukça eski aslında, hatta sinema tarihiyle paralel olarak işçi filmlerinden bahsetmek yanlış olmaz. O kadar ki, henüz işçi filmleri ya da daha genel ve belki daha doğru bir ifadeyle, emekçi filmleri diye bir kategori yokken bile ondan söz etmek mümkün. Sonuçta, Lumiere Kardeşler'in icat ettikleri sinematografla kaydettikleri ilk filmcik “Workers Leaving The Factory”, kendi fabrikalarında işçilerin mesai sonunu göstermiyor muydu?.. Hareketli görüntü teknolojisi bir icat olarak varken ve bu icat henüz bir hikâye anlatma aracına dönüşmemişken, Lumiere Kardeşler en yakınlarındaki konuya, “sinematograf”ı üreten işçilere çevirmişti kamerasını refleksle. Sonrasında da ne sinemanın işçilere duyduğu ilgi azaldı, ne de işçilerin sinemaya duyduğu ilgi. Başlangıçta işçi sınıfının avam eğlencesi gözüyle bakılan sinemanın seyircisini, bugün her kesimden geniş kitleler oluşturuyor. Emekçi filmleri de her daim yer bulmaya devam ediyor.
Her dönemden çeşitli örnekler vermek mümkünse de bir klasik olarak kabul edilen Charlie Chaplin'in “Modern Zamanlar”ını anmak, emekçi filmlerinin sinema tarihindeki yerini vurgulamak için yeterli herhalde. “Modern Zamanlar” filmi, makinelerin arasında, onların bir parçası gibi giderek mekanikleşen; kendini, aklını yitiren; sonunda o dev makine tarafından yutulup öğütülen bir işçinin trajikomik hikâyesini anlatıyordu.
Türkiye sinemasından bahsedeceksek eğer başka tanıdık örnekleri anmak lazım. İlk akla gelen Yılmaz Güney'in 1970 yapımı filmi “Umut” tabii. “Umut”, arabacı Cabbar'ın, emeğini işe dönüştürdüğü atının ölümüyle, zaten zar zor tutunduğu hayatın dışına atılmasını, üretim sistemi içinde işlevsizleşince bir define hikâyesine sarılıp başka bir sisteme geçiş yapmasını güçlü bir dille anlatıyordu.
Kronolojik olarak “Umut”tan daha önce söylenmesi gereken filmler arasında “Karanlıkta Uyananlar”dan da bahsedilmeli. Senaryosuyla ve oyuncu kadrosuyla, işçi sınıfıyla sinemacıların ortak bir üretimde bulunduğu ilk önemli örnek denebilir bu film için. Ömer Lütfi Akad'ın yapımcılığında, senaryosunu Vedat Türkali'nin yazdığı Ertem Göreç filmi, 1964'te yapılmıştı. Yapılmıştı ama başına gelmedik de kalmamıştı; sansürler, ödüller, tartışmalar, engellenen gösterimler... O yıllarda emeğin sinemadaki öncü örnekleri içinde, bugün Türkiye'de şu veya bu nedenle bilinen birçok film sayılabilir. Bütünüyle yasaklanmasının ardından cumhurbaşkanının özel izniyle gösterime giren 1962 yapımı “Yılanların Öcü” mesela. Türkiye'de emek ve mülkiyet sorununu, bu ülkeye özgü bir adalet anlayışı ve ahlak dünyası yaratarak tartışıyordu usta yönetmen Metin Erksan'ın filmi. Keza, Halit Refiğ'in 1964'te ses getiren “Gurbet Kuşları” ve bir yıl sonra çekilen Duygu Sağıroğlu'nun “Bitmeyen Yol”unun ismi de yabancı değildir kimseye. Şehirleşme ve göçü, toplumsal cinsiyet ve sınıflar açısından ele alan filmlerdir ikisi de.
70'li yıllar ise Türkiye sinemasının emekçi filmleri açısından en verimli dönemidir herhalde. Özellikle Yılmaz Güney etkisinin hissedildiği, sosyal gerçekçi filmlerin patlama dönemi. Güney'in işçileşememiş karakterlerinin görüldüğü “Umutsuzlar” (1971), “Zavallılar” (1974) gibi filmleri melodram çalışmalardır aslında. 70'ler sinemasının sosyal gerçekçi kimliği, Yeşilçam sinemasının hakim türü olan melodramları etkilemektedir. Sosyal gerçekçilik bir çeşit yoksulluk güzellemesi olarak girebilmiştir bu dönemin filmlerine. Yoksulluk, ahlaklı, mert ve iyi yürekli olmakla özdeşleşmiştir; zengin olanlar her zaman yoz, ahlaksız ve kötü olarak çıkar karşımıza. O kadar ki, yoksulun yoksulluğu, ahlakını koruması için tutunması gereken bir özelliğe dönüşür neredeyse.
Senaryosunda yine Vedat Türkali imzası taşıyan, Süreyya Duru'nun çektiği, 1977 yapımı “Güneşli Bataklık”, en iyi örneklerden biridir bu anlamda. İyilerle kötüler melodramın gerektirdiği biçimde net olarak ayrılmıştır filmde. İki erkek vardır; Gümüşhaneli ve Salih. Biri fabrika işçisi, diğeri yükselme hırsıyla gözleri kör olmuş fabrika çalışanı. Solcu sendikalar üzerine salınan sağcı sendikalar, fabrikatörün ayak oyunları, bölünen işçiler, sevgilisi tarafından fabrikatörün kızı için terk edilen, terk edilince de sonunda fabrikatörün metresi olan kadınlar… İşte bu bataklığa güneş, ancak işçilerin birleşmesiyle doğuyordu ve film tam da bu nedenle ya da resmî gerekçesine bakılırsa; “bölge kışkırtıcılığı, anarşizme övgü, polise hakaret, cinayete özendirme” gerekçeleriyle iki yıl yasaklanıyordu.
70'li yılların sonlarında işçi mücadelesi üzerine yapılmış filmler arasında, bir dönem kendisi de maden işçisi olarak çalışmış olan Yavuz Özkan'ın çektiği iki film olan “Maden” (1978) ve “Demir Yol” (1979), o dönemi yaşamış hemen herkes tarafından hatırlanıyordur herhalde. Ölüm tehlikesiyle yüz yüze çalışmalarına karşın, gerekli önlemleri almayan patrona karşı mücadelesinde tek başına kalan İlyas (Cüneyt Arkın), direnmeyi sürdürünce patronun adamları olarak çalışan sendika tarafından kurşunlatılır. Onun göçük altında kalmasından sonra ise işçiler ilk kez bir araya gelir.
“Demir Yol”da ise aynı perspektifte bir başka konu ağırlıktadır. Filminde işçi hareketiyle öğrenci hareketi arasındaki ilişkiye yer verir Yavuz Özkan. Haydarpaşa'daki demiryolu grev komitesinde çalışan Fikret Hakan ve mücadeleyi farklı yöntemlerle sürdüren kardeşi Tarık Akan arasındaki çatışma, işçi ve öğrenci hareketi arasındaki fikir ayrılıklarını gösterir. Film, “Maden”de olduğu gibi “birleşin” mesajıyla sona erer.
Bu iki filmden bir sene sonra, o dönem yeni bir sinemacı olan Ömer Kavur'un ünlü filmi “Yusuf ile Kenan” çıkar gösterime. Kentin kıyısında kalanların, çocuk işçilerin hikâyesini anlatır Kavur. Babalarını kan davasında kaybeden iki çocuk İstanbul'a kaçar. Çaresizlikle ve sefillikle karşılaştıkları İstanbul sokaklarında kendileri gibi yersiz-yurtsuz çocuklarla kesişir yolları. Ağabey Yusuf, sokak çetesi reisinin sağ kolu olur ve yasadışı işlere bulaşır, Kenan ise alın teriyle çalışmayı seçer. Ya yasadışı yol vardır seçenek olarak ya da insanlık dışı ortamlarda yetişkinlerin bile yapmadığı işleri yaparak sürülecek bir hayat.
1980 darbesiyle birlikte, toplumsal ve kültürel hayatın her alanında olduğu gibi sinemada gördüklerimiz de değişir. Tabiri caizse “memur filmleri” görülmeye başlanır sinemada, bir anlamda “orta direk” hikâyeleri. 1982 yapımı Zeki Ökten filmi “Faize Hücum” bunların en tipik örneklerinden biridir. Film, takdirnameli, 30 yıllık memur eskisi Kamil Bey’in (Genco Erkal) tüm birikimini bankerlere kaptırmasını anlatır. Bu kez başrolde topluma hâkim olmaya başlayan köşe dönmeci zihniyet vardır. Aynı dönemin filmlerinden “Talihli Amele” ve “Milyarder” gibi örneklerde emeğin karşılığı olmaksızın kazanılan para, karakterlere ayak bağı olur. Emeğin değerini yitirmesi ve giderek görünmez oluşu, sermayenin emek karşılığı olmadan büyüdüğü 80'lerin “Faize Hücum” ya da “Çıplak Vatandaş” gibi filmlerinde olduğu gibi akıl kaybına, deliliğe yol açar.
90'ların gösterime girme imkânı bulamayan filmleri bir yana, 2000'lerde artık bu anlamdaki işçi filmlerinden bahsetmek mümkün değil kuşkusuz. İşçi Filmleri Festivali gibi özgün girişimleri takip etmek biraz da bu yüzden, günümüzün sorularıyla, meselenin sinemaya nasıl yansıdığını görmek açısından önemli zaten.