Geçmişten Arta Kalan Tiflis Yazı: Seda Meşeli Fotoğraflar: Faruk Akbaş

Geçmişten Arta Kalan Tiflis Yazı: Seda Meşeli Fotoğraflar: Faruk Akbaş


Türkiye üzerinden Gürcistan'a seyahat etmek isteyen biri, öncelikle hangi sınır kapısından geçeceğine karar vermelidir. Aslında seçenekler bellidir: Ardahan'ın Türkgözü sınır kapısı ya da biraz daha kuzeydeki Artvin'in Hopa ilçesinin 15 kilometre doğusundaki Sarp sınır kapısı. Sarp kapısı, birincisine göre çok daha fazla tercih edilir. Neredeyse tüm taşıtların geçtiği yer burası olduğu için her daim kalabalıktır; özellikle de otobüslerin geçiş saatlerinde çok yoğundur. Türkgözü sınırı ise Sarp'a göre ikinci planda kalmıştır. Kimi tırlar Gürcistan'da izleyecekleri güzergâh dolayısıyla buradan geçmeyi yeğleseler de, bu durum Türkgözü'nün sakinliğini, kendi hâline bırakılmışlığını değiştirmez. Geçen senenin aksine, daha çok tercih edilen Sarp kapısından başlıyorum Gürcistan seyahatime. Her ne kadar aşağı yukarı nasıl bir manzarayla karşılaşacağımı tahmin etsem de Gürcistan beni geçen seferkinden oldukça farklı karşılıyor. Yol boyunca dizilmiş müstakil yazlık evler, ard arda sıralanmış devasa bambu ağaçları, her renkten yaz meyvelerinin sergilendiği tezgâhlar geçiyor gözümün önünden bir filmin farklı kareleri gibi. Sağlı sollu etrafı saran yemyeşil Karadeniz ormanları, tepelerden kıvrıla kıvrıla akan ırmaklar ve tabii bu doğanın tadını çıkarmak için yiyeceklerini kapıp pikniğe gelmiş Gürcüler, bana şimdiden harika bir Gürcistan gezisi vaat ediyorlar. Yol, yukarıya doğru uzanıyor ve her zaman çok da düzgün ilerlemiyor. Kâh yavaşlıyor kâh hızlanıyor ve nihayetinde yedi saat kadar sonra Tiflis'e varıyoruz. Tiflis, onu bir önceki ziyaretimden bu yana pek de değişmişe benzemiyor. Her ne kadar geçen sene inşaat hâlinde olan birçok yapı tamamlanmış olsa da, Tiflis yıkık görünümünü hâlâ muhafaza ediyor. Harap olmuş bina cepheleri, yeraltı sularının sızmasıyla nazikleşen zemindeki yarıklara gömülmüş bina temelleri, yapı diplerine kadar girmiş viran kaldırımlar, artık gücü kalmamış, çökmeye hazır binalar... Tüm bunları toplayınca ortaya nihai bir çürümenin eşiğinde, dokunsan yıkılacak bir manzara çıkıyor. Tiflis ilk bakışta zayıf, bitap, hastalığından dolayı kesik kesik öksüren, yıllar içinde aldığı yaralara yenik düşmüş yaşlı ama zarif bir kadını andırıyor. Yine de sunabileceği tek şeyin yorgun vücudu olduğunu sananları haksız çıkarırcasına teker teker hikâyelerini çıkarıyor ceplerinden. Önce biri sonra diğeri derken, geçmişinin en mahrem kalmış kısımlarını fısıldıyor sokaklarını arşınlayanların kulağına usulca. Her kültürden renkler Nereye gideceğimi bilmeksizin Tiflis sokaklarında dolaşmaya başlıyorum. Tiflis'i boydan boya geçmek, birkaç saat içinde sadece bütün Kafkasya'yı değil, bunun da ötesinde Ortadoğu ya da Rusya'yı da geçmek demek. Tarihte çok az şehir bu denli farklı uygarlıklar tarafından saldırılara uğramış, işgal edilmiş. Yunanlılar, Romalılar, Persler, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, Ruslar ve daha birçokları, her seferinde bölgeyi kendilerine göre şekillendirmişler. Bu durum da Tiflis'i, çok farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan ve her bir kültürün rengini bir parça içinde barındıran bir şehir hâline getirmiş. Gezintime yeni başlamama rağmen Tiflis'in kozmopolit yapısı kendini ele vermekte gecikmiyor; Türk mahallesi ve el üstünde tutulan Türk restoranları gözüme ilk çarpanlardan. Şehrin çeşitli yerlerine dağılmış döner büfelerinin çoğunluğunun Azerilere ait olduğunu fark ediyorum. Tiflis'in nüfusunu oluşturan önemli azınlıklar Ruslar ve Ermeniler; bunların dışında şehirde yaşayan yüz kadar farklı etnik grup var. Farklı dinlerin varlığı da şehrin ayırt edici niteliklerinden. Tiflis, dünyada bir cami ve sinagogun yanyana inşa edildiği dünyadaki üç şehirden biri. Gürcü nüfusunun büyük bir çoğunluğu Ortodoks kilisesine bağlı. Bunu doğrularmışçasına şehrin her bir köşesinde bir kilise çıkıyor karşınıza. Öyle ki kiliseleri ziyaret etmenin aynı zamanda bir sosyalleşme yönü de var. Birbiri ardına düzenlenen göz alıcı ayinler, özellikle hafta sonları Gürcülerin bir araya gelme şansı yakaladıkları aktivitelere dönüşüveriyor. Sokaklar resim galerisi Tiflis'i hem çekici hem de sakil yapanın ne olduğunu anlamaya çalışarak Tiflis'i keşfe devam ediyorum. Şehrin kasvetli sokaklarından birinde ilerliyorum; o da ne? Ressamların yol boyunca tablolarını sergilediği uzun ve dar bir sokak çıkıyor karşıma. Kimi daha önceden yapıp arkasındaki duvara astığı tabloları hikâyelerle harmanlayıp anlatıyor gelen geçene, kimiyse henüz fırça değmemiş tablosunun başkahramanı olacak yüzler arıyor kalabalıkta. Tabloların hemen hepsi göz kamaştırıcı güzellikte, farklı boyama tekniklerinin, göz alıcı renklerin kullanıldığı, Gürcü kültürüne özel ilginç temaların işlendiği bu sanat eserleri, beni kendimden geçirmeye yetiyor. Kendimi bir anlığına lüks bir galeride gibi hissediyorum. Sonra birden şehrin ana damarı Rustaveli Bulvarı'nda buluyorum kendimi. Sağlı sollu yerleşmiş görkemli binaları ile 19. yüzyıl Gürcü ve Rus mimarisinin en güzel örnekleri gözler önüne seriliyor bulvar boyunca. Gürcistan Müzesi, meşhur parlamento binası, birbirinden lüks butikler, çoğunluğu turistlere hitap eden restoranlar, tiyatrolar ve opera binaları birbiri ardına sıralanıyor, en ince zevke hitap ediyorlar. Şehrin bu neoklasik, zarif vitrini, tam ortasında Gürcülerin dinî sembolü Aziz George'un heykelinin bulunduğu Özgürlük Meydanı ile sonlanıyor. Tiflis'te şehir içinde gezinmenin en pratik yolu metroyu ya da toplu taşıma araçlarını kullanmak. Metroyu kullanmak, her ne kadar her seferinde metrelerce aşağıya inmenizi gerektirse de hızlı ve ucuz olması bakımından tercih ediliyor. Otobüslere binebilmek içinse sadece kendi dillerine özel olan Gürcü alfabesinin harflerine aşina olmak gerekiyor. Bir diğer seçenekse zaten size yardımcı olmak için gözünüzün içine bakan Gürcülerden yardım istemek. Gürcüler son derece konuksever ve sıcakkanlı. Bir adres sormanız, sizi akşam yemeği için evlerine davet etmelerine ve aranızda büyük bir dostluğun başlamasına sebep olabilir. Tiflis'in tavan arası Tiflis'i ortasından geçerek ikiye ayıran Kura Nehri'nin etrafında dolanırken yaşlı Tiflis'in başka bir yüzünü keşfetmek üzere dar sokaklardan birine süzülüyorum. Şehrin kaldırımlarını mesken bellemiş, genelde çekirdek, oyuncak ya da kap kacak satan kadınlardan farklı olarak, bu sefer ikinci el eşyalar serpilmiş yol kenarlarında aziz bibloları, dolap parçaları, paslanmış tencereler, bir asır öncesine ait sararmış kartpostallar, her türden koleksiyon parçaları yer alıyor. Tiflis'te tavan arasını boşaltmak demek, Sovyet döneminden kalma ikonları, ağır Zenit fotoğraf makinelerini, bir plakla öpüşmeyeli çok olmuş antika gramofonları, Lenin'in ünlü tek renk portresini ya da Bolşevik büyükbabanın askerî madalyon koleksiyonunu meydana çıkarmak demek. Haftanın her günü açık olan bu pazarda, fiyatlar çok makul ve satıcılar size yardımcı olabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Pazar, Tiflis'ten ufak bir hatırayla ayrılmak isteyenlerin beklentilerini başarılı bir şekilde karşılıyor. Tiflis, Sovyet döneminin yara izlerini taşıyor; yaşlı ve bitik ama onurlu, başı dik ve kendinden emin. Onu merak edip ziyaretine gelenleri kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor. Gürcü insanı şehrin kusurlarını örtmek istercesine öyle sevecen, öyle sıcakkanlı ki şehrin olumsuz yanları iyice ikinci planda kalıyor. Tiflis, küçük bir şehir olmasına rağmen her defasında bir şeyleri ıskalamış olduğu hissini yaşatıyor insana; hâl böyleyken üçüncü bir Tiflis seyahati planlamak kalıyor bana da.