
Oynamadan Olmaz Vilac: Tahta Oyuncakların Yüz Yılı Yazı: Deniz Yalım Kadıoğlu
Küçükken bana çok büyük gelen bir pasajın içinde otururduk. Apartman kapımız sokağa değil, pasajın giriş katına açılırdı ve karşıma oyuncakçının rengârenk vitrini çıkardı. Vitrin ayda yılda bir değişse de ben her seferinde en az bir-iki dakikayı vitrinin önünde geçirir, sokağa ya da evimize ondan sonra dönerdim. Şimdi düşündüğümde hepsine sahip olmak arzusu duyduğumu sanmıyorum. Daha çok dev boyuttaki tüylü hayvanların, pembe yanaklı bebeklerin, topların, arabaların ve içlerini göremediğim renkli kutuların öykülerine duyduğum meraktı, bu günlük “saygı duruşları”mın nedeni.
Evde ise en sevdiklerim plastik bir poşette duran tahta oyuncaklarımdı. Üzerlerine tuğla deseni çizilmiş, uzunlu kısalı dikdörtgen prizmalar, kemerli köprüler, boy boy çatılar… Halının üstüne küçük bir kurbağa gibi çöker, var olmayan bir ülkeye kaleler, altından sular akan köprüler, nehir manzaralı evler yapardım. Kafamın içinden neler geçerdi, hatırlamıyorum. Aklımda yer eden tek şey, o anlarda duyduğum neşe ve huzur. Ne Barbie bebeklerin simli eteklerinde ne de bilgisayar oyunlarının nefes kesen sahnelerinde bulamadığım sıcak his. Hoş, böyle bir his kimde yoktur ki? Şeker renkli plastiklerin çekici dünyasına giren her yetişkin, araya sıkışıp kalmış bir topaç gördüğünde gülümsemez mi? Bir de bakar avucundadır o topaç şimdi. Parmakları ahşabın yuvarlak hatlarında gezerken, içi azıcık sızlamaz mı? Bir çocuğun oyuncakçı vitrinindeki duruşu gibi o yetişkin de durup geçmişi, büyüdükçe yitirdiklerini, kendini sonu belli oyunlarda değil de kendi dünyasında tamamen kaybettiği günlerini anımsamaz mı? Belki de işte tam bu his yüzünden yüzümüz her geçen gün biraz daha doğaya dönüyor. Aradığımız mutluluğu dışarıda, plastik kablolarda, 140 karakterlik mesaj alanlarında, senede bir değişen karaktersiz çizgi film karakterlerinde bulamadık. Gofret kokulu bakkalları, köy kahvelerini, ekransız ilişkileri istiyoruz. Güne bakan çiçekler gibiyiz. Deneyim kazandıkça acemileşen gözlerimizi, doğaya ve içimize çevirmeye çalışıyoruz. Bu zorlu yolculukta karşımıza çıkan küçük işaretler, fısıldıyor kulağımıza, “devam” diyor. İçimizde yarattığımız dünyalara, oyunlara inanmaya devam…
Küçük atölyede başlayan büyük öykü
Tek bir topaç, şimdiki zamandan koparıp eskiye götürüyorsa insanı, bir de etrafınızın yüzlerce tahta oyuncakla çevrili olduğunu düşünün. Yola çıkmaya hazır trenler, arabalar, sevimli hayvanlar, unutamadığınız çizgi film kahramanları… Tadına doyulamayacak neşeli saatler. Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi'ndeki “Vilac: Tahta Oyuncakların 100 Yılı” sergisi daha afişiyle bunları vaat etmişti. Haklı da çıktı.
“Vilac”, Fransa'nın en köklü oyuncak üreticilerinden. Paul ve Raymond Villet'in 1911'den beri süren baba mesleğine sahip çıkarak 1951 yılında çalışmaya başladıkları küçük atölye, yıllar geçtikçe önce “Villet Kardeşler”, 1960 yılında ise “Vilac” adıyla bir şirkete dönüşmüş. Vilac, “Villet frères” (Villet kardeşler) ve “laque” (laka cilası) sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş. İnsana güven veren sıcaklığı ve canlı renkleriyle, özenle işlenmiş ahşap malzemenin plastik karşısındaki üstünlüğünü duyurmak amacıyla çıktığı yolculukta Vilac, 70'lerin başlarında Fransa'nın “tahta oyuncak uzmanı” konumuna gelmiş.
Oyuncak yapmak bir sanattır
8 Mayıs'a kadar açık olan “Vilac: Tahta Oyuncakların 100 Yılı” sergisi, bir Fransız üreticinin alışılmadık öyküsünü anlatıyor. Dünyanın tüm ülkelerinden tüm zamanların tahta oyuncaklarının yer aldığı sergide ziyaretçi, bir bakıma Vilac'ın tarihine tanıklık ediyor. En eski parçalar tabii ki açık hava oyuncakları. Eskiden sokaklarda oynardık, hatırlar mısınız? Bıkmadan, sıkılmadan atladığımız ipler, yo-yolar, rengârenk kukalar, hem kişisel tarihimizde hem oyuncakçı Vilac'ın geçmişinde hem de 30'ların Fransa'sında büyümüş çocukların anılarında ilk sayfaları temsil ediyor.
90'lı yıllarda Vilac, adını birbiri ardına topladığı ödüllerle duyurmuş. 1989'da “Babar” adlı oyuncak ile Büyük Ödül'ü, 1996'da ahşap alanında Endüstriyel Tasarım Büyük Ödülü'nü ve “Köpek Toby” ile Büyük Oyuncak Ödülü'nü almış. 2007'de “Yaşayan Miras Girişimi” sıfatını kazanan şirket, 2010 yılında Shangai Uluslararası Sergisi sırasında “Yavru Kedi Léon”un Fransız Pavillon'unun maskotu olarak seçilmesiyle bir kez daha kendini ispatlamış.
Vilac'ın bugünkü yöneticisi Hervé Halgand da tıpkı Villet kardeşler gibi işine tutkuyla bağlı olanlardan. Çocukluğunda sanatçı olma hayalleri kuran Halgand, Paris'te aldığı uygulamalı sanatlar eğitiminin ardından oyuncaklara gönül vermiş. Bir kamyonetin arkasında, yoldan geçenlere oyuncak satarak başladığı yolculuğa, 1975'te oyuncak dünyasını keşfetmek amacıyla çıktığı dünya turuyla devam etmiş. Oyuncak koleksiyonuna da bu on yıl süren yolculuk sırasında başlamış. 80'li yılların Fransa'sında “Tahta oyuncakların devri bitti.”, “Küçük dükkânlar yerini süpermarketlere bıraktı.” sözleri sıkça söylenedursun, Halgand dünyada ahşaba duyulan ilginin, geçerliliğini hâlâ koruduğunu görmüş. Edindiği birikimler, Vilac'ın uluslararası oyuncak pazarında elde ettiği başarıyı getirmiş.
“Oyuncakların sürekli var oluşunun arkasında basit prensipler vardır. Bir oyuncak, ağaçtan yapıldığı için satılmaz. Satılır, çünkü güzeldir, renklidir, keyif verir, insanda sıcak duygular uyandırır. Bir malzemeyi sahip olunmak ya da oynanmak istenen bir nesneye dönüştürebilmek bir sanattır. Bizim yaptığımız iş bu.” diyor Halgand.
Çocuk ya da büyük, nisan ayında yolu Paris'e düşen herkesi bekliyor Dekoratif Sanatlar Müzesi'ndeki sergi; ahşabın sıcak dokusunda hüzünle karışık bir neşeyi, Vilac'ın başarı öyküsünde hayata tutkuyla bağlı olmanın değerini yeniden keşfetmek için. Çünkü büyüdükçe ciddiyete davet etse de hayat, oyunsuz olmaz.