
Türkiye Defteri Kültürün Söze Döküldüğü Şehir Sivas Yazı: Berna Çetin, Fotoğraflar: Faruk Akbaş
Kökleri çok derinlerde ve sağlam, kültürel anlamda dolu dolu bir kent Sivas. Nereye baksanız bir zenginlik, bir gelenek, sözlü kültüre yansımış hikâyeler buluyorsunuz. Dipsiz bir kuyu gibi; herkes şair, herkes ozan, herkes âşık. Herkesin söyleyecek bir sözü, hikâyesi, hayata dair kelâmı var. Bir yanda Âşıklar Derneği'nden sazın, sözün nameleri yayılırken, bir yanda dünya nimetlerinden geçmiş bir adamın acı, yaşanmışlık ve bilgelik dolu şiirleri kaplıyor Sivas sokaklarını. Âşık Veysel'in, Pir Sultan Abdal'ın şehri Sivas, sözleriyle büyülüyor bu sefer yolcularını. Mevlevihane'de beyazlar içinde dervişler, CEM Vakfı'nda rengârenk kıyafetler içinde semah dönenler, âşıkların sazların tellerine vurarak sıraladığı dizeler… Hepsi bir bütünün parçası, bir kilime atılmış ilmekler, bir şiirin dizeleri, Anadolu'nun çocukları gibi…
Sivas'ta Selçuklu izleri
Kentin mimari eserlerinde en çok Selçuklu izleri görülüyor. Şehrin merkezi bir açık hava müzesi gibi adeta, görmek isteyeceğiniz tarihî yapıların çoğu burada. Turistik rotalarda pek yer almasa da Sivas, aslında tarihî eserleri ve kültürel değerleriyle gezilip görülmesi gereken şehirlerden biri. Şehirde süren restorasyon çalışmalarıyla da yapıların bazıları yenileniyor. 2005 yılından beri El Sanatları ve Kültür Merkezi olarak hizmet veren Buruciye Medresesi, avlusunda bir kafenin yer aldığı, odalarında ise bıçak, kemik tarak, ağızlık, kilim gibi Sivas'a özgü ürünlerin satıldığı bir mekân hâline getirilmiş. 1271 yılında, Anadolu Selçuklu Sultanı 3. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, Muzaffer Burucerdi tarafından yaptırılmış olan medrese, taç kapısı ve üzerinde fen bilimine dair yazısıyla dikkat çekiyor; yazı şöyle diyor: “İlim talep etmek, her Müslüman'a farzdır.” Şifaiye Medresesi ve Çifte Minareli Medrese neredeyse birbirine bitişik hâlde duruyor. Bu kadar çok medreseye ev sahipliği yapan Sivas'ın Selçuklular zamanında “bilginler yurdu” olarak adlandırılması boşa değil. Şifaiye Medresesi ve Darüşşifası, 1217-1218 yıllarında 1. İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılmış. Günümüze ulaşan bölümü, Anadolu'nun en büyük şifahanesi. Anadolu Selçuklu döneminde yapılmış en eski ve en büyük şifahane olan darüşşifada, restorasyon çalışmaları sürüyor. Ancak muhteşem taç kapısından geçerek dört eyvanlı, revaklı avluya geliyoruz ve çinilerle, Selçuklu süslemeleriyle bezeli 1. İzzettin Keykavus Türbesi'ni görebiliyoruz. İşçiler burada çalışmalarını devam ettiriyorlar; restorasyon bitince şifahanenin ne amaçla hizmet vereceğini öğrenemiyoruz. Taç kapısındaki güneş ve ay sembolleriyle, 1. İzzettin Keykavus'un türbesindeki yazıttan sözler kalıyor aklımızda: “Geniş saraylardan çıkıp bu daracık mezarlara geldik. Servetimin bana faydası yok.” Sivas yapıları, tam “Bundan daha güzeli olamaz.” diye düşündüğünüzde bir başka güzelliğiyle çıkıyor karşınıza. Kapıdan çıktığımızda, muhteşem güzellikteki minarelere sahip Çifte Minareli Medrese göz alıyor. Medreseden geriye, sadece minareleri ve ön cephesi kalmış ama onlar bile yetiyor hayran olmanıza. Bir dantel gibi geometrik desenler ve bitkisel motiflerle işlenmiş taç kapısı ve üzerinden yükselen minarelerle Çifte Minareli Medrese, oldukça zengin bir mimari örnek. Bu minare kaidelerinin dört yanının ve tuğla minarelerin gövdesinin zamanında çini bezemeli olduğunu, minarelerdeki izlerden görmek mümkün. Gök Medrese, yine Çifte Minareli Medrese'yi andıran minarelere sahip.
3. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Vezir Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından 1271 yılında yaptırılan Gök Medrese, mermer taç kapısıyla dikkat çekiyor. Selçuklu Eserleri Müzesi yapılmak üzere restorasyonda olduğu için içini gezemediğimiz medresenin dış cephesindeki süslemeler, bitkisel ve geometrik motiflerle hayvan figürlerine sahip. Zengin bir görünüme sahip taç kapısının iki köşesinde sırlı tuğla ve çinilerle süslü iki minare oldukça güzel. Kentin en eski camilerinden Ulu Cami de tarihî öneme sahip bir yapı. Kutbettin Melikşah döneminde Kızılarslan bin İbrahim tarafından Kul Ahi'ye yaptırılan caminin en ilginç özelliği, eğri minaresi. Söylenene göre minarenin tepesine takılan bir alıcıyla uydudan izlenen minarenin, bir yılda ne kadar eğildiği hesaplanarak gerekli önlemler alınacakmış. Güdük Minare denilen Eretnaoğulları'ndan Şeyh Hasan Bey'e ait türbe de kentin ilginç yapılarından. Kesme taştan kare alt yapıya tuğladan iri üçgenlerle oturtulan silindirik gövdeye sahip türbe, firuze rengi çinilerle süslenmiş.
Hititlerin bilinmeyen kenti
2009 tarihinde eski Sanat Okulu binasının yenilenmesiyle açılan Sivas Arkeoloji Müzesi'nde, 9 milyon yıl öncesinin fosillerinden Osmanlı dönemine kadar pek çok eser sergileniyor. Müzede 9 milyon yıl öncesine ait at, gergedan, zürafa, kaplumbağa gibi hayvanların fosillerinin ardından kalkotik çağa (MÖ 5500-3000), eski tunç çağına (MÖ 3000-2000) ait buluntular; Hititler için önemli bir yerleşim yeri olduğu belirlenen Kuşaklı (Sarissa) ören yerinden çıkarılan eserler ve tabletler; Roma, Bizans ve son olarak da Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait eserler ve sikkeler yer alıyor. Altınyayla ilçesi Başören köyünde bulunan Sarissa, henüz ziyarete açık bir ören yeri değil. 1992-2004 yılları arasında yapılan arkeolojik kazılarda tapınaklar, kent surları, kentin güneyinde surların dışında Anadolu'nun en eski barajlarından biri ve batı yamaçta halkın oturduğu evlere ait yapı temelleri ortaya çıkarılmış. Ancak o dönemde tam olarak kazılan yerin neresi olduğu bilinmiyormuş; 7-8 yıl önce bulunan bir tablette geçen Sarissa ismiyle anlaşılmış. Daha sonra bulunan tabletlerde; kralın yılda bir defa buraya geldiği, küvette banyo yapıp temizlenip halkın önüne çıktığı, Hititlerin en büyük tanrısı Teşup'u simgeleyen iki tane boğa formlu kaptan halka su içirdiği, böylece halkın kötülüklerden korunduğundan bahsediliyor. Bu boğa formlu kap, banyo kabı, mühür, ok uçları ve bira imalatında kullanılan kaplar, müzede sergileniyor.
Müzenin ardından Sivas mutfağının tadına bakıyoruz. Hastanelerin bulunduğu caddede yer alan Mis Kebap, nefis döneri ve ardından özel yaptırdıkları baklavalarıyla tam bir ziyafet sunuyor. Dönerin başında neredeyse on kişi vızır vızır çalışıyor; çünkü masalar dolu, bir de dışarıya paket yetiştiriyorlar. Sivas'ın bir de yeni tescil ettirdikleri köfteleri var. Özelliği Sivas yaylalarında yetişen dana ve koyun etinden ve sadece doğal kaynak tuzu eklenerek yapılması. Bu köftenin tadına da Sivas Lokantacılar Odası Başkanı Nazım Yiğit’in evsahipliğinde Güleryüz Lokantası’nda bakıyoruz.
Usta ellerin sesi
Sivas'a özgü zanaatlardan kemik tarak yapımı ve halı dokuma azalarak sürüyor. Ustalarına ulaşmak için çabalarımız sonuçsuz kalıyor. Kemik tarağın tek bir usta tarafından evinde yapıldığını öğreniyoruz ama kendisi hasta olduğu için görüşemiyoruz. Halı dokuma ise Sivas'ın bazı köylerinde sürüyor ancak net bir bilgiye ulaşamıyoruz. Sivas'a özgü çubukçuluk, yani ağızlık ve kalem yapımı, hediyelik eşya olarak satın alındığından yoğun olarak üretiliyor. Son yıllarda ağızlık ve kalemlere, kalemlik, isimlik, tığ sapı, şamdan ve minare maketi gibi ürünler de eklenmiş. Öküz, keçi ve koç boynuzundan yapılan çakı ve bıçaklar, alınabilecek hediyelik eşyalar arasında. Boynuz, kolay bulunduğu ve ucuz olduğu için tercih ediliyor; aynı zamanda sağlam ve kolay işleniyor. İsterseniz üzerine isim de yazdırabiliyorsunuz. Osmanlı döneminde Kılıççılar Çarşısı'nda kılıç yapılırken bu uğraş zamanla yerini çakı ve bıçak yapımına bırakmış. Kemik taraklar da Sivas'ın bir başka zanaatı. Çift taraflı olanları geleneksel model ama farklı model ve boyda taraklar da mevcut.
Gümüş işlemesinin izini sürerken Ünal Güvenal'la tanışıyoruz. 14 yıldır gümüş işlemesi yapan Güvenal meslekle birlikte araç gereçlerini de babasından devralmış. Gümüş plakalara desenleri kendi hayal gücünün izinde işliyor. Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası'ndaki desenler, onun da ilham kaynağı. En çok çift başlı kartal, hayat ağacı ve Mengücek kuşu motiflerini işlediğini söylüyor. “Tek amaç para kazanmak olsa yapılmaz bunlar.” şeklinde ifade ediyor yaptığı işin zorluğunu.
Martın soğuğunu iliklerde hissetmek
Sivas'ın kent merkezi özellikle Selçuklu Devleti'nden izler barındırırken kent merkezinin dışında da önemli tarihî ve doğal güzellikler yer alıyor. Şehrin biraz dışında yer alan Eğri Köprü, İpek Yolu ticareti sırasında kullanılmış, yakın zamana kadar da kullanımda kalmış bir Selçuklu yapısı. 173 metre uzunluğundaki köprü, batı yönünde düz bir şekilde devam ederken orta kısımlarında güneye doğru eğik olarak kesme taştan inşa edilmiş. Bu nedenle de köprüye Eğik Köprü deniyor. Mart ayının başlarında, kışın son günlerinde gerçekleştirdiğimiz Sivas gezisinde, soğuğun iliklere işlediği, kar ve rüzgârın kendini hissettirdiği günler yaşıyoruz. Rehber kitaplarda tavan süslemelerini görüp hayran kaldığımız Mihralibey Konağı'na ulaşmak için Türkiye'nin en büyük ikinci şehri Sivas'ın yükseklerine doğru yola çıkıyoruz. 1000 metreyi aştığımız, Kangal ilçesini geçtiğimiz anda kuvvetli rüzgâr ve tipiyle karşılaşıyoruz. Bırakın yürümeyi, nefes almak bile güç; insan rüzgâra kapılıp savrulacağını zannediyor. Ulaş ilçesinin Acıyurt köyünde yer alan Mihralibey Konağı'na vardığımızda dizlerimize kadar kar kaplı köyde ilerliyoruz. Yayla köyü olduğunu düşündüğümüz köydeki evler boş. Bizden başka, köyün sakinleri tilkiler var etrafta. Kapısı kapalı konağı dışarıdan görmekle yetiniyoruz. O kadar yol gelip merak ettiğimiz tavan süslemelerini görememek bizi üzse de arabamızın yanına kadar gelen tilkiyi ve yolda diğerlerini görmek, fotoğraflamak, günün en büyük şansı oluyor. Kangal'da bulunan, İpek Yolu'nun önemli duraklarından olan Alacahan da kapalı. İsmini siyah-beyaz kesme taşlardan alan kışlık han, kervansaray, cami ve sur duvarlarından oluşan bir yapı kompleksi.
800 yıllık şaheser: Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası
Güneye doğru devam edip Divriği ilçesine varıyoruz. Sivas'a neredeyse 200 kilometre uzaklıkta olan Divriği'ye gelmemizin çok önemli bir sebebi var: Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası. UNESCO'nun Dünya Kültürel Miras Listesi'nde yer alan Ulu Cami, Mengücekoğulları'ndan hükümdar Süleyman Şah ve oğlu Ahmed Şah tarafından Ahlatlı Hürrem Şah'a 1228 yılında yaptırılmış. Mimar Prof. Dr. Doğan Kuban'ın yazılarında sıkça dile getirdiği, kitap hazırladığı, sergi açtığı, “şaheser” olarak tanımladığı bu muhteşem eseri Evliya Çelebi de “Övmede diller aciz kalır.” diyerek anlatmış. Dikdörtgen planlı cami, tonozlu ve kubbeli 25 değişik bölümden meydana gelmiş. 1280 metrelik bir alana oturan caminin, kuzey, doğu ve batı yönlerinde yer alan ve dantel gibi işlenmiş taç kapılarıyla hayran bırakan üç kapısı bulunuyor. Caminin kubbelerindeki birbirinden farklı süslemeler de oldukça güzel. Darüşşifa ise Behram Şah'ın kızı Melike Turan Melek tarafından yaptırılmış. Yine kapısındaki taş işlemeleri göz alıcı güzellikte. Bu şaheseri gelecek sayılarımızda daha detaylı olarak işleyeceğimiz için şimdilik kısaca bahsetmiş olalım.
Sözlü kültür ve inanç
Sivas'ı besleyen en önemli öğelerden biri sözlü kültür ve inanç demiştik. Geçmişi binlerce yıl öncesine dayanan Sivas gibi eski bir şehre, mimari yapılarından, doğal güzelliklerinden, zanaatlarından çok daha keyifli bir tat katıyor bu birikim. Yol boyunca, kültürlerini yaşatmaya çalışan iyi yürekli insanlardan sıcak bir karşılama, bilgece birkaç söz, hasretle ve sevgiyle açılan kucaklarla karşılaşıyoruz. Cem Vakfı'ndaki Alevi cemaat, “Bizi siz anlatın.” derken, Ortaköylüler kurdukları müze, açtıkları sofralarıyla bizi mutlu ediyor; âşıklar sazın teline vurup atışırken Sabır Baba hayatın onda açtığı yaraları paylaşıyor bizimle.
CEM Vakfı'nın kapısı tüm canlara açık
Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi (CEM) Vakfı Sivas Şubesi Başkanı Ali Akyıldız ile Alevi dedeleri Mahmut Sezer, Abdullah Atmaca ve Hasan Özer'in konuğuyuz. Her perşembe akşamı gerçekleştirilen Cem ibadetine bu sefer biz de katılıyoruz. Cem'den önce sohbet ediyoruz Ali Akyıldız ve dedelerle. 1985'te kurulan vakfın sadece Alevi ve Bektaşiliğe inanan insanlara hizmet vermediğini, kapılarının herkese açık olduğunu söylüyor Akyıldız. Her hafta gerçekleştirilen Cem evi âdetlerinin halka açık olduğunu belirtiyor. “Bu âdetler tüm dostlarımıza açık. Gelip bizim ibadetlerimizi görebiliyorlar, katılabiliyorlar. Merak ettikleri her konuda da biz onlara yardımcı oluyoruz. En azından bizi tanısınlar istiyoruz. Biz kendimizi yıllardır tanıtmaya çalışıyoruz, çok fazla başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz bu anlamda. Alevi dostlarımızın değil de bizi Sünni dostlarımızın tanıtmasının daha başarılı olacağına inanıyorum. Bu anlamda da Cem evi âdetlerimize bütün canlarımızı, dostlarımızı kabul ediyoruz.” Bağlama, yabancı dil kursları, sınava hazırlanan öğrencilere etütler düzenliyorlar; ihtiyacı olan öğrencilere burs sağlıyorlar. En büyük sıkıntıları, Cem evlerinin ibadethane olarak görülmemesi nedeniyle devletten maddi yardım alamamaları. “Bizdeki her şey gönüllülük esasına dayanıyor. Devlet bizi bir ibadethane olarak görmediği için maddi bir destek alamıyoruz. Sadece bağışlarla ayakta duruyoruz. Geçenlerde Diyanet İşleri Başkanı'nın yurtdışından gelen gazetecilere yaptığı bir açıklama bizi sevindirdi doğrusu. Cem evlerinin camilerin alternatifi olmadığını Aleviliğin de İslam'ın içinde olduğunu ısrarla vurgulaması hoşumuza gitti. Çünkü biz zaten bunu söylüyoruz. Biz zaten İslam'ın özüyüz, İslam'ın içindeyiz. Zorla bizi İslam'ın dışında göstermeye çalışan insanlarla bizim mücadelemiz devam ediyor. Biz de ibadet ederken aynı duaları okuyoruz; tek farkı biz Türkçesini okuyoruz. Böylece insanlar dua ederken ne söylendiğini anlıyor. Zaten Cem'in anlamı birliktir. Bizim burada yaptığımız Cem ibadeti de bir nevi halka namazıdır. Biz burada secdeyi can cana yapıyoruz. Buradaki insanların ibadete girdiği anda cinsiyeti bitmiştir. Erkek, kadın diye bir şey yoktur. Bizim farkımız bu.” Uzun yıllar kapalı bir toplum hâlinde yaşadıkları için yazılı kültürün gelişmediğini, sözlü kültürün aktarımının da âdetlerde farklılıklar yarattığını söylüyor Akyıldız. Dede Hasan Özer, semahın anlamı hakkında bilgiler veriyor. “Semahtaki dönme mevzusu evreni simgeliyor. Evren zaten dönüyor; evrenin içindeki en küçük atomlar bile kendi bulunduğu yerde dönüyor. Biz de semahımızın içinde, ilahi bir aşka kavuşmak için dönüyoruz. Oradaki el hareketlerine gelince; elimizin içine bakıyoruz yani önce kendimize bakıyoruz. Önce kendi özüne bakmak lazım. Diyoruz ki, 'Hak’tan aldık halka verdik.'”
Sohbetimizin ardından izlediğimiz semah, daha önce başka yerlerde izlediklerimizden çok farklı. İki saatten fazla süren Cem, önce dedelerin dualarıyla açılıyor. Gündemdeki konular hakkında bilgiler, öğütler verildikten sonra dualar, Türkçe olarak okunuyor. Erkekler ve kadınlar aynı salonda, erkekler solda, kadınlar sağda topluca oturuyorlar. Çeşitli ritüeller ve duaların ardından Kırklar Semahı adı verilen semah dönülüyor. Yöresel renkli kıyafetleriyle kadınlar ve yanı sıra erkekler izlemesi oldukça etkileyici bir semah dönüyorlar. Gençlerin, çocukların da ritüellere katıldığı Cem ibadeti, yine dualarla sona eriyor.
Âşıklar vuruyor sazın teline
Sivas'ın kültürel mirasında âşıklık geleneği büyük önem taşıyor. Sivas Fasıl Heyeti Âşıklar ve Halk Oyunları Derneği (SİFAHOD), bu geleneğin temsilcilerinden. Derneğe bağlı âşıklar, bir araya gelip türküler söylüyor, atışıyor, provalar yapıyorlar. Halk oyunları ekibiyle birlikte Sivas’ta ve tüm Türkiye'de şenliklerde, toplantılarda sahne alıyorlar. Âşıkların yanı sıra halk ozanları, halk şairleri de derneğin müdavimlerinden. Derneği bulmamız hiç zor olmuyor çünkü iş hanına girince türkü sesini takip ediyoruz; elinde sazıyla Muzaffer Sarısözen ve Zaralı Halil grubu türkülerini söylerken diğerleri de onları dinliyor. Şark motifleriyle süslü salonda, ortada bir soba, üstünde kaynayan çay ve sazın nameleri, soğuk Sivas gününe sıcaklık ve rehavet katıyor. Âşıkların atışmalarından geriye şu sözler kalıyor aklımızda: “Tatlı konuş ince olsun sen sözüne esir olma / Doğru söylesin yare Hak'ka götürsün, şer özüne esir olma / Yarin kalbi temiz olsun gül yüzüne esir olma / Zaman güzeli aldatır bak yüzüne esir olma”
Âşık Veysel'in şehri Sivas
Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde 1894 yılında doğan Veysel Şatıroğlu, çocukluğunda geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle kör olunca, babasının ona aldığı bağlamayla tanışmış. Bugün köyündeki evi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından müzeye dönüştürülmüş. Çoğu yurt dışında yaşayan köylüler, sadece yaz aylarında buraya geldiğinden, köyün karlı sokaklarında kimsecikler yok. Zaten Âşık Veysel'in sazı ve sözlerini bu köyün ruhunda bulmak da mümkün değil; en iyisi onun temiz yüreğinden çıkan hoşgörülü, alçakgönüllü ve sevgi dolu sözlerine kulak vermek: “Ben giderim adım kalır / Dostlar beni hatırlasın / Düğün olur, bayram gelir / Dostlar beni hatırlasın... / Gün ikindi akşam olur / Gör ki başa neler gelir / Veysel gider, adı kalır / Dostlar beni hatırlasın”…
Sivrialan'a 4-5 kilometre uzaklıktaki Ortaköy'ün de ilginç bir özelliği var. Eski ortaokul binasını devralıp burayı bir kültür merkezine çeviren köy halkı çok sıcakkanlı ve misafirperver. Muhtar Dilaver Türegün merkezi gezdirirken, gönüllü turizm elçisi Zehra Tüzün de bizi en iyi şekilde ağırlamaya uğraşıyor. Ortaköy Kültür Merkezi, köylülerin bağışladığı eşyalarla köylülerin kendisi tarafından oluşturulmuş. 2005 yılında harabe hâlindeki ortaokul binası, köylüler tarafından tamir edilmiş. Dilaver Türegün, “Köylüler sağ olsun gece gündüz 15 gün çalıştılar. Bağışlayabilen bağışladı, iş yapabilen de iş yaptı. Burada sosyal ve kültürel etkinliklerimizi de yapıyoruz.” diyor. Köy toplantıları, nişan, düğün, gençler ya da yaşlılar için eğlencelerin yanı sıra geçen yıl Cem düzenlemişler. Vefat eden köylülerin fotoğrafları duvarlarda. Bir etnografya müzesi gibi tarım araçları, dokuma, yayık, kütüphane, eski sıralar, eski mutfak, radyolar, dikiş makineleri, kıyafetler, eski köy evleri canlandırılarak sergileniyor. Ortaköylü fotoğrafçı Fikret Özkaplan'ın, bölgede çektiği doğa ve burada yaşayan canlılarla ilgili fotoğraf sergisi de merkezin en çok ilgi çeken odalarından.
Sivas'ta kimle tanışsak ya halk ozanı ya şair ya âşık dedik ya; Çerkez'in Kahvesi'nde mola vermişken tanışıyoruz Sabır Baba ismiyle tanınan Zeki Karasu'yla. Dünyanın sefasını da sürmüş cefasını da çekmiş, artık onun nimetlerinde gözü olmayan biri Zeki Karasu. Anlatıyor, anlattıkça yaşadıklarının yükünü omuzlarından atmak istercesine. Acılarla ifadesi güçlenmiş yüzüyle, ağır hareketleri, vakur tavrıyla dinlettiriyor kendini. Uzun sohbetimizden sonra bizden iki isteği var; 480 şiirinden biri olan “İntizar” isimli şiirinin yayınlanması ve derginin ona mutlaka ulaşması. İlk sözümüzü tutuyoruz; ikinciye örnek olsun: “Yaktın ocağımı, kurdurmaz yuva / Güven bedduama, söz bana / Yeter uzak değil yakın başlarsa dava / İlahi kantarda koz bana yeter / Tuzlansın yüzlerin derin güneşe / Bulgurlarla kayna serin güneşe / Gün görmesin yüzün darıl güneşe / Ecel can peşinde tez bana yeter… / Zeki Baba olmaz haftalar ayın / Koksun cesedin olmasın suyun / Sivaslı kardaşlar dertlerimi sayın / Kaldım kış poyrazda buz bana yeter.”
Sivas halkı, geniş bir coğrafyaya yayılmış şehrinde, pek çok inanç, tarih ve kökten beslenen kültürlerine sahip çıkmış, yaşatıyor. Hititlerden gün ışığına çıkarılmaya çalışılan eserler, Selçuklulardan kalan tarihî yapılar, el sanatları, beklemediğiniz anda çetin doğa şartlarının yüzünü gösterdiği arazileri, halk kültürüyle Sivas, zengin ve kültürüyle yaşayan bir şehir.