
Edebiyatın Politik Tarafı Yazı: Fatih Balkış
Edebiyat sanatında üç bin yıldır dolaylı olarak ya da doğrudan siyaset, politika ve politikacılar sahne alıyorlar. Bu şaşırtıcı gelmiyor okura, çünkü politikanın olduğu yerde, insanın en temel güdüleri açığa çıkıyor. Yazarlar için temel içgüdülerin akla üstün gelmesi ve trajedilerin kaynağını oluşturması kuşkusuz ilgi çekici oluyor. Antik Yunan'dan günümüze yüzlerce roman, tiyatro oyunu ve devamında senaryolar aracılığıyla sinema, bu meselenin kusursuz örneklerini gösterdi bize. Sofokles'in Kral Oidipus'u, Swift'in Gülliver'i, Balzac'ın Fouchet'si, Orwell'ın 1984'ü, Orson Welles'in Yurttaş Kane'i ve Cevat Fehmi Başkut'un Hacıyatmaz'ı... Hepsi de bu trajedinin ve komedinin arasında dolanan zamansız ruhları betimlediler bize.
Bu ay seçtiğim iki romancı, benzer zamanlarda, benzer kişilikleri romanlarının baş kahramanları yaparken biz okurlara unutulmaz politikacı portreleri çiziyorlar.
Bir politikacı!
Amerikalı romancı Dos Passos (Chicago, 1896-1970) iki dünya savaşının tüm deneylerini romanlarına yansıtmış; Sartre'ın dediği gibi önemi anlaşılamamış, çağımızın en büyük yazarlarından biridir. İspanya iç savaşı sırasında, tıpkı Hemingway ve Orwell gibi faşist baskıya karşı direniş saflarında yer almış, Cumhuriyetçiler'e destek vermek için bizzat cephelere katılmıştır. Gerçekten de savaşın bitimine kadar hiçbir Avrupalının tanımadığı bir Amerikalıdır Dos Passos.
Varlık Yayınları'nın 1962'de yayımladığı “Önemli Adam (Bir Numara-1943)” aynı zamanda Dos Passos'un romancılığının ana hatlarını belirlemeye yardımcı olur. Yaşadığımız seçimlerle birlikte iyice hassaslaşan siyaset ve halk ilişkisine Amerika'dan bir yanıt verir Dos Passos. Romanın bütün ana bölümlerinin başına birer prolog eklenmiştir ve bu eklerin konusu halktır. Hatta bir süre sonra bütün romanın o bölümler için yazılmış olduğu ortaya çıkar. “Halk nerededir?” diye sorar Dos Passos. Shakespeare'in bahçelerinde, Proust'un nehirlerinde
ya da Dostoyevski'nin katedrallerinde aranır ama bulunamaz. Bulunsa bile ne olduğu, neye benzediği tam çıkarılamaz. Oysa Dos Passos'un romanlarında bu büyük kitlenin hüzünlü ezgisi duyulur her zaman. Zafer kazanmış bir siyasetçinin onca entrikaya dayanan görünümüne karşın, kuklalar dünyasında neler olup bittiğiyle ilgilenmez halk. Kendi ışığında, kendi varoluşuyla, kendi olarak belirir. Gündelik yaşamın hırsları, tutkuları ve zevkleri içinde boğulmamıştır; kaldı ki, Dos Passos'un bakışı yalnızca buna indirgenemez.
Hikâyemiz Tyler Spotswood'un yaşamı üzerinedir. Amerikan başkanlığına oynayan Senatör Chuck Crawford'un sağ koludur, Tyler. Yeteneklidir; keskin bir zekâsı vardır ve alkole sığınmıştır. Senatör Chucky'nin bütün konuşma metinlerini hazırlar. Dönemin politik yapısına uygun ve halkı coşturacak kadar sağlam metinlerdir bunlar. Bütün saygıyı hak etmesine karşın, Chucky'nin gölgesinden bir türlü çıkamaz. Bayan Crawford'a olan tutkusu, bu yasak aşkın ona dayattığı edilgenliği kabullenmesini kolaylaştırır. Her şeyin sonunda, beklediği yalnızca gururunun okşanmasıdır, ancak bu gerçekleşmez.
“Önemli Adam”, Amerikan siyasi yaşamının küçük bir portresi gibidir. Politik yozluklar ve çıkar ilişkileri almış başını yürümüştür. Ne Tyler ne de Chuck karikatürize olmuş tipler değillerdir. Bu yozlaşmışlığın ve romanın sonundaki hayal kırıklığının yüreğimizi burkmasına izin vermez Dos Passos. Acımasızdır ve sarsılmış zihnimizin gücünü yeniden, hem de hırsla toplayabilmesi için bir an geri çekilir ve bizi yaşam gerçeğiyle baş başa bırakır. Politik bir bilinci kışkırtmak için yapılan bir taktiktir bu ve kesinlikle Dos Passos'un edebiyat yeteneğine özgüdür.
Dos Passos'un dünyasına açılan bu küçük pencereden bakmanın tam zamanı çünkü orada hâlâ aynı oyunlar, Chuckler ve Tylerlar tarafından oynanmaya devam ediyor.
Bir dolandırıcı (!)
Fransız yazar Joseph Kessel (1898-1979) Hollywood için senaryolar yazmış, kaleme aldığı hemen her şey filme çekilmiş bir yazar. Onunla ilk karşılaşmam Varlık'tan okuduğum “Gündüz Güzeli”yle olmuştu. Roman, mutlu bir evliliği olan, genç, güzel ve zengin bir kadının, hiçbir neden yokken bir geneleve giderek orada öğleden sonralarını geçirmesini anlatıyordu. Daha sonra Luis Bunuel tarafından “Belle de Jour” adıyla filme de çekildi. Hatta bir de Türk versiyonu var. Başar Sabuncu'nun yönettiği ve başrolünde Müjde Ar'ın oynadığı, “Kupa Kızı”. Joseph Kessel, yaşadığı dönemin portresini ustaca çizebilen bir yazar. Gazetecilik mesleği sayesinde hem dünyayı dolaşabilmiş hem de romanlarını, topladığı bu malzemelerle oluşturmuş. Milliyet Yayınları da televizyon için filme çekilen bu romanları bir dizi hâlinde yayımlamaya başlamış. Kitapların filme alınmalarının dışında ortak bir özellikleri daha var; kapak tasarımlarının aynı olması. Kitapların iki kapağı bulunuyor. Dıştaki ilk kapakta kitabın ve yazarın adı her zamanki gibi yazılırken, kapağın üst bölümüne dikkat çeken bir spot eklenmiş. Tam ortada ise televizyon ekranına benzeyen bir boşluk bulunuyor. Bu boşluktan bakıldığında alttaki kapakta bulunan, muhtemelen filmin bir karesinden alınmış bir ilüstrasyon görülüyor. Dıştaki kapağı kaldırdığınızda altta tam sayfa olarak grafiğin bütününü görmek olası. 1974'te Alain Resnais tarafından çekilen “Stavisky” adlı filmden bir kare bu ve Jean-Paul Belmondo tatsız gülümsemesiyle bize bakıyor. Serinin bütün kitapları aynı biçimde tasarlanmış, ancak burada tarihi bir hata yapılmış. Joseph Kessel'in yazdığı romanla, Resnais'in çektiği film arasında konu dışında hiçbir bağ bulunmuyor. Romanın kahramanı Alexandre Stavisky Fransa'yı bir dönem birbirine karıştırmış bir dolandırıcı. Onun rüşvet ilişkileri, sahte çekleri, abartılı yaşamı, İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan bir dizi olaya neden olmuş. Ancak Stavisky tıpkı Rozenberger ya da Alfred Dreyfus gibi hemen herkesin kafa yorduğu bir olayın kahramanı. Yönetmen Resnais'in filminin ise bu romandan yola çıkılarak yapılmış olduğuna dair hiçbir gösterge yok. Ayrıca filmin senaryosunu ünlü yazar Jorge Semprun yazmış. Ama böyle olması romanı değersiz kılmıyor. Kessel'in Stavisky'nin insancıl yönlerini ustaca anlattığını hatta tüm bu olayların uzağında, kahramanından etkilendiğini görmek olası. Bir açıdan bakıldığında Orson Welles'in “Yurttaş Kane”ini bu kahramana dayandırmış olabileceğini bile düşünüyorum. Yalnızca kapağıyla değil, anlatımı, edebi gücü ve hayranlık uyandıran kişiliği nedeniyle de bir kitaplıkta olması gereken ender kitaplardan.