
GEÇENGÜNÖMÜRDENDİR Yazı: Feyza Hepçilingirler Kayıp - Kazanç Meselesi
Beyrut'ta bir Ermeni lokantasında, Suudi Arabistanlı üç kadınla karşılaşabileceğime, onlarla söyleşme olanağı bulacağıma dünyada inanmazdım. Ermenice “anne” demek olan Mayrig adlı lokantada ayrı bir bölüme, eski öğrencim, yolculuk arkadaşım Canan'la önce biz girip oturduk. Üçünün Suudi Arabistanlı, birinin Lübnanlı olduğunu daha sonra öğreneceğimiz dört kadın bizim arkamızdan geldi. Onların ardından da bir ana - kızla, Suriyeli konukları… Lübnan'da harem - selamlık ayrımı yok; bizim kadın bölmesi kendiliğinden oluştu. Bir arada oturmayı seçen dokuz kadın olarak birbirimizle hafifçe selamlaştık önce, sonraki saatlerde ise koyulaştıkça koyulaşan bir sohbete daldık.
Türkiye'den geldiğimiz öğrenilince ilgi bizim üstümüzde yoğunlaştı. Hemen herkesin Türkiye ile ilgili bir fikri vardı. Görenler, özellikle İstanbul'u yere göğe koyamadılar. Anlaşılan, bir de Antalya'ya çok giden olmuş buralardan. Kadınlardan birinin annesi Trabzonluymuş. Bize Trabzon'a gitmek için en uygun mevsimin hangisi olduğunu sordu.
Az sonra ikramlar başladı; daha çok, bize yapılan ikramlar. “Bu tatlıyı seveceksiniz. Şundan da bir tadın. Bir çatal da buradan alın.” Telefon numaraları, e-posta adresleri alındı verildi. Sohbet ilerleyince Türk dizilerinin buralarda çok sevildiği konuşuldu. Türkiye'ye ilgiyi çok artırmış diziler. O olayların geçtiği yerleri merak ediyormuş insanlar ve Türkiye'yi görmek istiyorlarmış.
Benim Türkolog olduğumu ve Arap yazısını okuyabildiğimi öğrenince Suudi Arabistanlı hanımlardan biri, Arap harfleriyle en güzel yazıları Türklerin yazdığını; ama şimdi o Türklerin çocuklarının, o yazıları okuyamamasının çok yazık olduğunu söyledi. Türkiye'ye gelmiş, İstanbul'un tarihî yerlerindeki, sözünü ettiği “en güzel” yazıları görmüş. Şimdi o ülkenin insanları tarafından okunamıyor olmalarına çok hayıflanmış. Kadın haksız değil; ama yaşamsal önemi olan şeyleri kazanmak için, kimi şeyleri gözden çıkarmak gerektiği nasıl anlatılmalı ona? Beklediğim fırsat az sonra kendiliğinden doğdu. Henüz otuz beşindeki yol arkadaşım, annesinin hacca gitmek istediğini; ancak yaptığı araştırma sonunda annesini hacca götüremeyeceğini anladığını söyledi. Kadınların 45 yaşından önce, yanlarında bir erkek olmadan Suudi Arabistan'da yolculuk etmeleri yasaktı. Cananlar üç kız kardeştiler. Babaları ölmüştü, erkek kardeşleri ya da ağabeyleri ise hiç olmamıştı. Annesi bir on yıl daha dayanırsa, Canan ancak 45 yaşından sonra hacca götürebilirdi onu.
Yanlış bilmiyorduk, değil mi? Böyle miydi gerçekten? Az önce bizim çocukların atalarından kalan yazıları okuyamadığına hayıflanan Suudi Arabistanlı hanım, doğruladı söylenenleri. “Evet,” dedi. “Yalnız bir kadının Suudi Arabistan'da yaşaması çok zor.” Kendisi de Lübnan'a gelip burada yaşamayı düşünmüyor değilmiş; ama kökleri orada olduğu için Suudi Arabistan'ı bırakıp gelemiyormuş.
Köklerim dedi; ama ben de anayım, biliyorum. Bir kadını en çok bağlayan kökleri değildir, dallarıdır; yani çocukları. Bizim yaptığımız devrimler de çocuklarımız içindi. O Suudi Arabistan'da genç bir kadının yanında erkek olmadan sokağa çıkamadığını, araba kullanamadığını anlatırken ben yazı değişikliğini de kapsayan devrimlerle neleri değiştirdiğimizi, nelere kavuştuğumuzu düşünmeye başlamıştım. Biz Osmanlı'dan kalma yazıtları okuyamıyorduk; ama çocuklarımıza, en çok da kızlarımıza, kadınlarımıza özgürlüklerini kazandırmıştık. O kendi ülkesinde rahatça dolaşamıyordu; ama biz gördüğü gibi, iki kadın olarak kalkıp buralara gelmiştik.
Bu durumda, kaybımıza üzülmek mi daha anlamlıydı; kazancımıza sevinmek mi?