
Fotoğraflarla Kültürel Belleğimiz Yazı: Fatih Balkış
ilenyumu, yani ikinci bin yılı geride bırakışımızı anımsayalım. Zamanın neresinde durduğumuzu anlamak için bakışlarımızı geriye çevirmiş ve bir çeşit hesaplaşma duygusu içinde koca bir yüzyılı değerlendirmeye çalışmıştık. Ancak bunu yaparken karamsarlık içindeydik ve yeni bir bin yıla girerken geçmişi, yani elimizden umutlarımızın alındığı karanlık bir çağı geride bırakmak, hatta unutmak istiyorduk. Özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısındaki savaşlar çağına kimse geri dönmek istemiyordu ama farklı senaryoları tekrar tekrar belgesellerden, filmlerden ve kitaplardan okumaya devam ediyorduk. Karanlık tarihimiz bizim peşimizi bırakmıyordu. Herkesin endişesi aynıydı; umutların ve felaketlerin çağı olarak yirminci yüzyılın gölgesinden kaçabilecek miydik?
Yirminci yüzyıl demek; savaşları, devrimleri, sanatsal devinimleri, soykırımları, refah toplumunu, gençlik hareketlerini, Beatles'ı, kutuplaşan ekonomileri, uzaya yapılan yolculukları, Berlin Duvarı'nı, Sovyetler Birliği'nin dağılışını, Vietnam'ı ve daha akla gelmeyen ve zamanın akışına yön veren binlerce olayı anımsamak demektir. Ama bütün bunları bilmek ve farkında olmak yeterli değildir. Çünkü bir çağı açıklayabilmek için, hele o çağ zamanımızın uydusu gibi durmadan çevremizde dönüyor ve hâlâ pek çok alana referanslarını veriyorsa, günümüze taşınan sonsuz sayıda ilişkiler ağını da göz önünde bulundurmak gerekir. Yalnızca müzelerin, arşivlerin, belgelerin ve tarih kitaplarının kültürümüzün belleğini tutma işlevini sürdürmesiyle değil, fotoğraf sanatı, dolayısıyla sinema ve yeni medya teknolojilerinin de belleğimize tuttukları ışıkları da düşünmeliyiz. Eğer yirminci yüzyılın belleğini tutma görevi yalnızca tarihçilerin ya da müzelerin eline bırakılsaydı, oldukça kuru ve sıkıcı bir geçmişimiz olurdu. Ama öyle olmadı; gelişen fotoğraf sanatı ve ardından sinema, en küçük yaşam biriminden büyüğüne, en bireyselinden en kitleseline, bize yakın tarihimizi kaydetme olanağı verdi.
Yeni medya teknolojileri
Kuşkusuz eğer bellekten bahsediyorsak fotoğrafın önemini, daha doğrusu halen korumaya çalıştığı önemi vurgulamak gerekir. Tekno devrimlerin ve yeni medya teknolojilerinin, gerçeği yeni arayüzlerle tanımlama çabası ve her durumda gerçeğe müdahale çağı, 80'lerin sonunda ortaya çıkmıştır. Saf bilgiye ulaşmak için bugün artık yalnızca gazete ve kitap okumak, fotoğraflardan bir savaşın analizini yapmak ya da bir ülkeyi kartpostallardan tanımak yeterli olmaz. Üç boyutlu animasyonlara, video ve film içeriklerine, uydulara, vericilere ve bunları izleyebilmek için kullanılması zorunlu bulunan arayüzlere, bilgisayar ve programlarına ihtiyaç duyuyoruz. Mobil evren artık kendi formatlarını, kendi dağıtım ve iletişim kanallarını ve yeni öğrenme metotlarını oluştururken, fotoğrafın kendisi de bu sürece uyum sağlamak zorunda kalıyor. Belki de bir çeşit tehdit durumu söz konusu, çünkü giderek daha da kompaktlaşan ve avuçlarımızın içine sızıveren aygıtlarla, sanatın uygulanabilirliği ya da Walter Benjamin'in deyişiyle “biricikliği” yok oluyor. Herkese ait ve herkes tarafından alımlanabilir ve gerçekleştirilebilir bir eylemler bütünü söz konusu.
Optiğe ve kimyasala, film şeritlerine dayalı yirminci yüzyıl, yerini dijital teknolojilere, daha doğrusu bayt'lara bırakmış durumdadır. Oysa yeni teknolojiler, gerçeğin kendi anlamının dışında yeni anlamlara yönelmesini, yani çok başka göndergeleri işaret etmesini sağlarlar. Gerçeğin ifade araçlarına müdahale demek, daha başından dezenformasyon yoluyla onun güvenirliğini yok etmek demektir.
Bu hafta kısaca ele alacağım “Fotoğraflarla 20. yy'ın Sosyal Tarihi” adlı çalışma, bir dönemi, bütünüyle olmasa da kimi önemli anlarıyla yakalamaya çalışıyor ve toplumsal bilinçaltımızı uyaran küçük sinyallere dönüşüyor. Belki de fotoğrafın kalesinin sarsılmasından hemen önce yapılan bu çalışmayla fotoğraf sanatı, kendi kendine bir ağıt yakıyor.
1900 yıllarından 2000 yılına kadar onar yıllık periyodlar hâlinde tasarlanan on kitapta, yirminci yüzyılın portresi fotoğraflarla çizilmeye çalışılıyor. 1900'lerle başlayan dizinin ilk kitabı, imparatorluk, krallıklar çağını ve modern keşiflerin temellerinin atılmasını; 1910'lar savaş ve devrim yıllarını; 1920'ler çalışma hayatını ve eğlence dünyasını; 1930'lar sinema ve yaklaşmakta olan savaşı; 1940'lar büyük savaşı; 1950'ler atom bombasını ve zencilere uygulanan şiddeti; 1960'lar müziği, pretostoları ve uzayı; 1970'ler skandalları, cinsiyetleri ve terörizmi; 1980'ler yeni ekonomi politikalarını ve duvarların yıkılmasını; 1990'lar ise Almanya'nın birleşmesi, Körfez Savaşı gibi çok önemli konuları belgeleyerek yakın tarihimize ışık tutuyor. Spordan sanata, politikadan savaşlara, modadan müziğe, günümüze dek bir çağın portresi ana hatlarıyla çiziliyor. Bazen bir, bazense iki fotoğrafla çizgisel bir bütünlük yakalayan bu çalışma, tarihe hem tarafsız bakıyor hem de kısa yorumlarla gerçeğin öyküsünü aktarıyor.
Dünyada pek çok örneği olmasına karşın, ülkemizde benzer çalışmaların hiç yapılmamasına ya da bu tür görsel yayınların çevrilmemesine karşın, cesur bir girişimle bu değerli seriyi 2005'te dilimize kazandıran Literatür Yayınları'nı kutlamak gerekiyor. Bu serinin, yaşadığımız döneme duyarlı olan her okurun ilgisini çekeceğini ve aydınlanma açısından kütüphanenin baş köşesine konacağını düşünüyorum. Eğer fotoğraf sanatıyla ilgiliyseniz bu kitap dizisiyle birlikte, bugüne dek fotoğraf sanatı üzerine çekilmiş en önemli filmlerden biri olan, fotoğraf-gerçek ilişkisinin tam içeriğini bize anlatan Michelanglo Antonioni'nin 1966 yapımı “Blow-Up” adlı filmini izlemenizi öneriyorum. Gerçeğin bizim gerçeğimiz mi, yoksa makinelerin gerçeği mi olduğu üzerine baştan sona estetik bir tartışmanın yürütüldüğü bu başyapıt da mutlaka ilginizi çekecektir.