Mavi Cennetin Kollarında Van Gölü Adaları Yazı: Irmak Kaleli, Fotoğraflar: Faruk Akbaş

Mavi Cennetin Kollarında Van Gölü Adaları Yazı: Irmak Kaleli, Fotoğraflar: Faruk Akbaş


erin göğün huzurla kaplı olduğu masmavi bir cennet hayal edin. Bu cenneti, sularından yansıyan güneş ışıklarıyla aydınlatan gölde, minik bir tekneyle serin rüzgârı arkanıza alıp ilerliyorsunuz. Hava bir kasım ayı öğleden sonrasına kıyasla o kadar ılık ve öylesine güneşli ki, gözlerinizi kapayıp kemiklerinizi ısıtan güneşe teşekkür etmek ve sunduğu sıcaklığı, aldığınız her nefesle biraz da soğurmak istiyorsunuz. Hedef, geçtiğimiz yıl Ermenilerin ibadetine açılan Kutsal Haç Kilisesi'nin de yer aldığı Akdamar Adası. Adaya arkanızı döndüğünüzde, heybetli Çadır Dağı karşınızdan göz kırpıyor ve sizi adadan göreceğiniz büyülü manzaraya adeta uğurluyor. Dört bir yanımı çevrelemiş sonsuz maviliğin huzuruna kendimi kaptırmışken bir yandan da teknemizin kaptanı Serhat Belek'in Van Gölü ve adaları hakkında verdiği bilgilere kulak kabartıyorum. “Gölde dört tane ada var;” diyor kaptan, “Akdamar, Çarpanak, Adır ve Kuş (diğer bir adıyla da Kuzu Adası).” Bu adalardan en meşhur olanları, az önce de belirttiğimiz Akdamar ile Çarpanak. Her adanın ayrı bir kilisesi bulunuyor. Çarpanak, Adır ve Kuş adalarının, birer de manastırı var. Akdamar Adası'ndaki kilise ise sonradan manastıra dönüştürülmüş. Serhat Belek'in söylediğine göre; bütün bu kiliseler birbirleriyle bağlantılı, yani birbirlerini görüyorlar ki işaretleşebilsinler. Adır Adası, Van Gölü'nde yer alan en büyük ada ve bu adada birer adet kilise ve manastırın yanı sıra bir tane de şapel yer alıyor. Bir diğer adı da Lim olan adadaki Aziz George Kilisesi, ne yazık ki şu anda yıkılmış bir hâlde ama adayla aynı adı taşıyan ve 14. yüzyılda inşa edilmiş olan Lim Manastırı, ayakta kalmayı başarmış. Kilisenin giriş kısmındaki jamaton ve Aziz Sion Şapeli, bu yapılara 1766 yılında eklenmiş. Yine aynı yıllarda, adaların en küçüğü olan Kuş Adası'na bir manastır, 18. yüzyılda da bir şapel inşa edilmiş. Her ne kadar bu iki ada turistlerin ilgisini Akdamar ve Çarpanak kadar çekemese de, özel istek üzerine yine özel teknelerle bu adalara ulaşmak ve tarihî yapıları ziyaret etmek mümkün. Bizim ilk ziyaret edeceğimiz ada ise yörenin en güzel süslemelerine, kabartmalarına ve fresklerine ev sahipliği yapan Kutsal Haç Kilisesi'nin de yer aldığı Akdamar Adası. Adanın adı, iki gencin aşkının efsaneleştiği bir hikâyede yatıyor. Badem ağaçları ile bezenmiş adada yaşan Tamara isimli bir genç kıza âşık olan Müslüman bir çoban, her gece kızla buluşmak için gölü yüzerek geçer. Gelin görün ki bu genç kız, şahane kilisenin baş keşişinin de kızıdır ve durumdan haberdar olan baş keşiş, çobanı caydırmaya karar verir. Güzeller güzeli Tamara, sevdiğiyle haberleşebilmek için bir fener kullanır. Bunu öğrenen baş keşiş, bütün gölün korkunç bir fırtına ile çalkalandığı bir gece, eline aldığı fenerle kıyıda oradan oraya yer değiştirerek gencin yüzmekten bitkin düşmesine ve dolayısıyla da canından olmasına sebep olur. Derler ki; genç, ruhunu teslim etmeden önce son nefesi el verdiğince iki kelime haykırmıştır: “Ah Tamara!” Zamanla bu deyiş değişir ve adanın adı “Akdamar” olarak kalır. Adadaki kilisenin tarihi ise 10. yüzyıla dayanıyor. Kilisenin yapımına, 915 yılında Vaspurakan Kralı 1. Gagik tarafından verilen emirle başlanmış. İnşası altı yıl süren bu kilisenin mimarı ise Ermeni mimar keşiş Manuel. 1113 yılında manastıra dönüştürülen kilise, 1895 yılına kadar Ermeni Patrikliği Merkezi sıfatı altında din adamı yetiştirme amacıyla kullanılmaya devam edilmiş ve 1915 yılında Ermenilerin göçüyle tamamen terk edilmiş. 2005 yılında yenileme çalışmalarına başlanan kilise, 2007 yılında anıt müze olarak hizmete açılmış. Bu yıl ise yılda yalnızca bir gün olmak koşuluyla ibadete açılan kilise, başta Ermeniler olmak üzere dünyanın dört bir yanından gelen Ortodoks Hıristiyanların akınına uğradı. Kutsal Haç Kilisesi ibadete açılmadan önce, yıllık ortalama 2 bin kişi tarafından ziyaret edildiği tahmin edilen Akdamar Adası'nın, kilisenin ibadete açılmasıyla birlikte yöre turizmine daha da büyük katkıda bulunacağı tahmin ediliyor. Bu gelişme aynı zamanda insanların birbirlerinin dinlerine ve inanışlarına daha toleranslı olabileceği günlerin, Türkiye'de yaşanmaya başladığının da habercisi. Akdamar Adası'nın çevresini kuşatan, insanın gözlerini kamaştıran maviliğinden istemeyerek ayrılıp Çarpanak Adası'na yollanıyoruz. Serhat Belek adaya gelmeden bizi uyarıyor: “Badem ağaçları ile kaplı olan adanın, özellikle yanaştığımız sahili, küçük sinek bulutları ile çevrili olacak.” Gerçekten de adaya ilk adım attığımızda çevremizi sinekler sarıyor. Çarpanak Adası'nda da Akdamar'daki gibi tarihî bir yapı yer alıyor ama devletin elini eteğini çektiği bu eski manastır, bir yıkıntıya dönüşmemek için adeta hava koşulları ile mücadele ediyor. 1918 yılına dek Hıristiyan Ermenilerin eğitimi için kullanılan Ktouts Manastırı, şimdi martıların yumurtalarını bırakmak için korunak olarak kullandıkları dökük bir sığınak. Martıların yaşam dengelerinin bozulmaması adına ada, turizme kapalı tutulsa da oradaki bu tarihî yapının ayakta kalmış tek bölümü olan kilisenin, kaderine bu derece terk edilmiş olması insanın içini burkuyor. Kilisenin şu anki durumunun insanı en çok üzen kısmı ise kilisenin iç duvarlarının spreylerle ve yağlıboyalarla tahrip edilmiş olması. Bu yalnızca bir dine hakaret değil başka insanların inanışlarına karşı yapılmış bir saygısızlık ve hoşgörüsüzlük aynı zamanda. Nitekim adayı terk ettikten onlarca yıl sonra ata topraklarına geri dönüp anılarına yapılan saygısızlığı gören Ermeniler, Çitören Köyü'nde yaşayan köylüleri mahkemeye vermişler. Çarpanak Adası'nı gönlümüzce fotoğrafladıktan, kırlarda adeta özgürlüğümüzle barışır gibi oradan oraya koşuşturduktan, kilisenin -hava şartlarına ve bakımsızlığa rağmen varlığını sürdürmeyi başarmış- oymalarının ve etrafa dağılmış tarihî eserlerin güzelliğinin verdiği sarhoşlukla kendimizden geçtikten sonra, sahilde, kömür ateşinde demlenmiş kan kırmızısı çaylarla noktalamak istiyoruz Çarpanak Adası maceramızı. Çaylarımızı bitirdikten sonra teknemize geri dönüyoruz ve ben Serhat Belek'le yaptığım sohbete kaldığım yerden devam ediyorum. Kaptanın dediğine göre ada turizmi en çok okulların da tatile girmesiyle birlikte temmuz ve ağustos aylarında hareketleniyormuş. Yıllık ortalama 500 kişinin ziyaret ettiği Çarpanak Adası, 2007 yılından beri koruma altında olduğu için, gelen turistlerin yalnızca kilisenin ayakta kalan kısımlarını gezerek ayrılmaları tercih ediliyor. Aksi takdirde adanın çeşitli bölümlerine yuva yapmış olan martıların ekosistemi zarar görebilir ve bir kısmı yalnızca Türkiye'de yaşayan türler tehlike altına girebilir. Adalarda yaşayan canlı türleri yalnızca martılarla kısıtlı da değil aslında. Serhat Belek'in anlattığına göre; geçmişte, hele ki Ermenilerin yaşadığı dönemlerde, özellikle Akdamar Adası'nda büyükbaş hayvan -kaptanımızın deyişiyle camış- nüfusu hayli yüksekmiş. Başta Akdamar Adası olmak üzere şimdilerde sempatik tavşanların mesken yeri olan adalarda, tavşan nüfusunun azalmasını engellemek amacıyla nisan ayının 15'inden temmuz ayının 1'ine kadar av yasağı uygulanıyor. Bu minik hayvanlar genelde akşamüstleri sahile indikleri için kendilerini görme şerefine nail olamadık ne yazık ki. Adalarda yaşayan hayvanlardan bahsetmişken Türkiye'nin en büyük gölü olan Van Gölü'nde yaşayan inci kefaline de değinmeden geçmemek lazım. Gölün suyu sodalı olduğundan gölde fazla canlı türü yaşayamıyor. Bu nedenle inci kefali de gölde yaşayan tek balık türü. Adadan adaya geçtikten, göldeki balıkçılarla ve Serhat Belek'le hafızalarımıza kazınacak sohbetler ettikten, kömür ateşinde demlenmiş çayın tadına da vardıktan sonra ne yazık ki dönüş yoluna koyuluyoruz. Adaların maviyle buluşan yeşil örtüsünde yükselen tarihî yapılar bizi, adeta cennetin yumuşak kollarına bırakıyorlar. Döndüğümüzde hava kararıyor ama biz hâlâ yaşadığımız duygusal hazzın derinliklerinde, hayattan kâm almakla meşgulüz. Öylesine huzurluyuz ki, adaların bizi bir kez daha kendilerine çağıracağını biliyor ve kendimizi, şehrin çalkantısına alışmaya hazırlıyoruz. Göl ve adaları, arkamızdan bize el sallıyor ve adeta “Yine bekleriz…” diyorlar.