
Tuhaf Bir Durum Yazı: Feyza Hepçilingirler
Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde, Ilısu Baraj Gölü'nün suları altında kalma riski bulunan Kortik Tepe Höyüğü'nde, ortaçağa ait 120 insan iskeleti bulundu.” Bu bir gazete haberiydi. Arkeolojiyle, antropolojiyle hiç ilgim yok; ama bu haber beni yine de çok ilgilendirdi; çünkü haberin devamında, kafataslarının bir bölümünün arka kısmında darbe izlerine rastlandığı dile getirilirken şöyle deniyordu: “Bu sırada tuhaf bir durum fark edildi. Kadınlara ait kafataslarında, özellikle de genç kadınlara ait olanların arka kısmında darbe izleri vardı.”
Kafataslarını inceleyen uzmanın açıklaması da yer almıştı gazete haberinde: “Bu darbeler, o dönemde yaşayan topluluğun savaşçı, şiddet eğilimli ya da kadına yönelik şiddetin hâkim olduğu bir toplum olabileceği şüphesini uyandırdı.” Uzmana saygımız var; ama bence birinci olasılığı kanıtlayacak veri yok. O toplum bir şiddet toplumuysa niye yalnız kadınların, özellikle de genç kadınların kafaları darbe almış olsun? Birbirlerinin kafalarını kırıyorlarsa asıl erkek kafataslarında rastlanması gerekmez miydi o darbe izlerine? Üstelik rastlansaydı, “Erkekler dövüşmüş.” diye düşünülecek; bu, o kadar da “tuhaf” bir durum diye nitelenmeyecekti. O izlerin gösterdiği, bundan 1800 yıl önce de kadınların kafalarına kafalarına vurulduğu gerçeğinden başka bir şey değil bence. Uzmanın tabiriyle “kadına yönelik şiddet”in izleri onlar. O şiddet, 1800 yıl önce de varmış. Eyvah ki ne eyvah! Bu kadar kökleşmiş bir şiddet eğiliminden söz ediyorsak ondan kurtulmak da pek kolay olmayacak demektir.
Durmaksızın yinelenen her söz bıkkınlık yaratır, bir süre sonra hiçbir duygusal ya da zihinsel etki uyandırmaz ya, “kadına yönelik şiddet” sözü için de geçerli bu. O kadar çok yinelendi ki kanıksandı artık. “Evet,” diyor bir bölümümüz, “kimi yerlerde kadınlar çok dayak yiyor, çok baskı altında tutuluyor, öldürülüyor.” Ötekiler, o çok dayak yiyenler, öldürülenler, böyle olmayabileceğini, kadın olarak yaşamanın bu demek olmadığını ya bilmiyorlar ya da televizyonda gördükleri başka hayatlardan tahmin etseler bile kendi yaşamlarını değiştirecek gücü kendilerinde bulamıyorlar.
Sokak ortasında dövülen, bıçaklanan, kurşunlanan kadınlardan ancak gazetelere, televizyonlara haber oldukları zaman haberimiz oluyor. O zaman da zaten iş işten geçmiş oluyor. Öldürmenin adı töre cinayeti de olsa, namus cinayeti de olsa öldürülen pek değişmiyor. Nedense bu ülkede töreye de namusa da kurban edilenler hep kadınlar oluyor. Namusu koruma yükümlülüğü sadece kadına verilmiş sanki. Öyle bir namus ki bu, erkeğin hiçbir adiliğiyle, hiçbir şerefsizliğiyle kirlenmiyor da bir genç kızın radyodan şarkı istemesiyle kirleniyor.
O namus bir kez kirlenmeyegörsün, kızını kendi elleriyle boğazlayabilir bir baba; daha az ceza alacağına emin olduğu küçük oğlunun eline tüfek verip ablasını vurdurabilir bir anne. Aile kararıyla idam hükmü imzalanabilir. 16 yaşındaki Medine Memi gibi, diri diri toprağa gömülüp üzerine beton dökülebilir. Türkiye'nin herhangi bir yerinde kadınlar, genç kızlar, toplu bir eylem kararı almış gibi arka arkaya intihar etmeye başlayabilirler. Hep biliyoruz ki, ya bir imdat çığlığını sağır kulaklara ulaştırma çabasıdır o intiharlar ya da öldürmenin yeni keşfedilen, cezasız kalacak biçimi; yani intihar süsü verilmiş cinayetlerdir.
O gazete haberi şunu gösteriyor bence: Bu topraklarda en az 1800 yıldan beri kadınlar şiddet görüyor, öldürülüyor, intihara zorlanıyor, kafaları kırılıyor. Her şeye rağmen böyle gitmeyeceğini umut etmek zorundayız. Kimi kadınlarımız her kadınlar gününde tek taşlı bir pırlanta yüzük beklentisi içinde ellerini ovuştururken, öte yandakiler, varlıklarını duyurabilmek için ölmek zorunda kalmayacaklar. Çok iyi biliyoruz ki bir 1800 yıl daha böyle geçmeyecek.