
Paris: Aşk, Şarap ve Moda... Yazı: Deniz Yalım Kadıoğlu
Bir şehre ilk kez gidecekseniz, elinizde uzunca bir “mutlaka görülecekler”, “önünde fotoğraf çektirilecekler”, “tadına bakılacaklar” listesi vardır. İnternette yarım saatlik bir gezinti bile bu listeyi oluşturmanıza yeter. Hem biliyorsunuz artık yurt dışı yolculuklar eskisi gibi bir lüks değil. Seyahat şirketleri ve havayolları hemen her sezon cazip fiyatlar çıkarıyor karşınıza. Size de biletinizi alıp yola çıkmak kalıyor. Tabii gezmek kolaylaştıkça, heyecanını kaybetmese de başka işlerin peşine düşüyor meraklı insanoğlu. Paris'e gidecek misal, “Eyfel'dir, Louvre'dur zaten görülür de, gitmişken değişik bir şeyler yapalım.” diyor ve başlıyor düşünmeye… Paris deyince aklınıza neler geliyor? Aşk, şarap, tarih… Ve? Fikir almak için bavulunuza bakmanız yeterli. Ne o, en şık giysileriniz yerini almış bile! Ne de olsa Paris, moda deyince akla gelen birkaç şehirden biri.
Şu sıralar doksanlı yılların moda dünyası, şıklığın başkentinde hayat buluyor. Kasım sonunda Dekoratif Sanatlar Müzesi'nde açılan “90'lar-2000'ler: Çağdaş Modanın İdeal Tarihçesi-2” başlıklı sergi, moda severlerin, tasarım öğrencilerinin ve gezginlerin akınına uğruyor.
Bu serginin ülkemiz açısından önemi büyük; zira Hüseyin Çağlayan'ın tasarımları da sergilenen eserler arasında yer alıyor. Gittikçe bir sanatçı performansına benzeyen defileleri, çarpıcı sergileme biçimleri ve tasarımlarına kattığı eşi görülmemiş plastik boyutla, tasarımcılıkta ve sanatta kendine has bir yer edinen Çağlayan, ayrıntılara verdiği aşırı önemle de tanınıyor. Çok az kişinin ulaşabildiği bir noktaya vararak kültürü ve geleneği kozmopolit hayatla bütünleştirmesi, Fransız moda dünyasının dikkatini çekiyor. Aldığımız diğer bir bilgiye göre ise Dekoratif Sanatlar Müzesi, temmuz ayında Çağlayan'ın koleksiyonlarından oluşan bir sergiye imza atmayı planlıyor.
Kim demiş doksanlarda iş yok diye?
“Doksanlı yıllar, bazılarının gözünde yaratıcılığın azaldığı bir dönem gibi kötü bir imaja sahip, oysa bu hiç doğru değil,” diyor, serginin küratörü Olivier Saillard ve şöyle devam ediyor; “seksenlerin ardından doksanlı yıllar beyaz bir sayfa gibiydi…”
Yetmişlerin ve seksenlerin cafcaflı giysilerinin ardından gelen dönem, tasarımlarda radikal değişikliklere sahne oldu. Küresel iklim değişikliği, terörizm, dünya çapında finansal krizler gibi çağa damgasını vuran sosyo-politik olayların da etkisiyle, tasarımcıların ilgisi artık bedenden çok kimlikte yoğunlaşmaya başladı. Bu değişimler, sektörde profesyonelleşmeyi de beraberinde getirdi. Böylece doksanlı yıllar olgunluğun, eğilimlerde çeşitliliğin ve organize bir pazarın moda dünyasına girdiği yıllar olarak tarihe geçti.
Doksanlı yıllara damgasını vuranlar
Olivier Saillard, sergiyi 1990'lı ve 2000'li yılların tasarımlarından en çok iz bırakan 150 parça etrafında şekillendirmiş. Bunlar arasında Tunuslu tasarımcı Azzedine Alaia'nın streç kumaşın ağırlıkta olduğu ve kadınsı hatları öne çıkaran koleksiyonları, doksanlı yılların karakteristik tasarımlarına önemli örnekler sunuyor. Rei Kawabuko tarafından kurulan Comme Des Garçons ise daha önce görülmemiş konseptleri kullanmaktan çekinmeyen kışkırtıcı tarzıyla, özellikle de 1997 ilkbahar-yaz koleksiyonuyla bu yıllara damgasını vurmuştu. Modayla uzaktan yakından ilgisi olan herkesin bildiği isim Jean Paul Gaultier'nin 1990'dan itibaren “Les rap -pieuses” ve “Tatouages” isimli koleksiyonları, söz konusu dönemin en çok takip edilen tasarımlarını oluşturdu. 1996-1997'nin “Modern İnsan” (L'homme moderne) ve 1997'nin haute couture kreasyonları, tasarım alanında perspektifler açtı ve herkesin tanıdığı kişisel bir stili ortaya koydu.
Bu yıllar aynı zamanda büyük Japon tasarımcıların da kendilerine özgü bir dille moda dünyasına katkı sağladığı ve dünya çapında bilinirliğe ulaştığı bir dönem teşkil etti. Örneğin, Yohji Yamamoto ve Rei Kawakubo, “devrimsel” olarak nitelenen tasarımlarıyla kendilerinden önce üretilenlerden koparak bir kırılma noktası yarattılar. Balık ağı tasarımlarıyla Martin Margiela, kimono giysileri ve köylü eteklerini kullanan Dries Van Noten ve siyah derinin hâkim olduğu giysilerle Ann Demeulemester ise çağın dinamik hareketleri arasında sayılan Belçika ekolünün sergideki temsilcileri arasında yerlerini alıyorlar.
Ve İngiliz ekolü… Şubat ayındaki intiharı moda dünyasında büyük bir sarsıntı yaratan Alexander McQueen, “İngiliz modası kendine güvenli ve korkusuzdur. Ticarete boyun eğmeyi reddeder, böylece yeni fikirlerin kesintisiz akışını sağlarken İngiliz mirasını da kendine çeker.” sözleriyle bu moda ekolünün güzel bir tanımını yapmaktaydı. McQueen'in ölümü, son on yıllık moda akımlarının da sonu olarak kabul edildi. Sergide ünlü tasarımcının yanı sıra aynı ekolden Vivienne Westwood, John Galliano gibi usta isimlerin eserlerini de görmek mümkün.
İtalya deyince akla ilk gelen isimlerden Dolce & Gabbana, Prada'nın yanı sıra Fransız haute couture'ünü canlandıran Jean Paul Gaultier, Karl Lagerfeld ve Christian Lacroix tasarımları ise ziyaretçilere görsel bir şölen sunacak. Serginin küratörü Saillard da 90'lı yılların sonlarını haute couture için bir “iletişim ve imaj” meselesi hâline gelen “diriliş” dönemi olarak tanımlıyor.
Önümüzdeki aylarda yolunuz Paris'e düşecekse, son yirmi yılın öne çıkan tasarımlarını bir arada görme şansına sahipsiniz demektir. Sergi, 8 Mayıs'a kadar açık kalacak. Dekoratif Sanatlar Müzesi'nin ev sahipliği yaptığı diğer sergileri ise www.lesartsdecoratifs.fr adresinden görebilirsiniz.