Kar Tanesi Gibi Eşsiz Kars  Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş

Kar Tanesi Gibi Eşsiz Kars Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş


Yürüyoruz, kar taneleri düşüyor üzerimize, hani şu kristal kar tanelerinden. Böylesini başka bir yerde görmedim. Sabah uyanıp her yeri kardan bembeyaz görünce sevinen ben, fotoğraf makinemin üzerine düşen kristal kar tanesini seyretmekten kendimi alamıyorum. Sırf bu kristal kar tanesi için gelmeli insan Kars'a. Sokaklarında yürüyoruz. Kar taneleri ayaklarımızın altında; kum gibi, erimiyor, ezilmiyor. Geniş caddelerin geniş kaldırımlarında, etrafımıza bakınarak geziyoruz. Soğuktan korunmak için iyice sarınıp sarmalanmışız. Tuz yüklü kamyonlar geçiyor caddelerden; kahvelere giriyoruz soğuktan yorgun düşünce. Nasıl ki güney kentleri yazın kavurucu sıcaklarla yaşamaya alışıksa, Kars'ın insanı da kışın soğukla yaşamaya alışık. Hem, Türkiye'nin en yüksek şehirlerinden biri olan Kars, kardan ayrı düşünülemez ki… Kars şehrinin adı, bir Türk boyu olan Karsak'tan geliyor. Anadolu'daki ilk Türkçe isimli şehir olan Kars'ta yontma taş devrinden (MÖ 13-10 bin) bu yana yerleşim olduğu biliniyor. Kars'ın bilinen ilk sakinleri olan Hurrilerin ardından Kars'ta; Urartular, İskitler, Partlar, Sasaniler, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Gürcüler, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Osmanlılar hüküm sürdü. 961 yılında Bagratlı Krallığı'nın başkenti olan Ani, Bizanslılardan sonra Kars'la beraber Selçuklular tarafından ele geçirildi. Bölge, Anadolu'nun Türkler tarafından fethedilen ilk parçası oldu. Tarih boyunca çeşitli devletler tarafından fethedilen şehrin tarihini, yaklaşık 1600 eserin sergilendiği Kars Arkeoloji Müzesi'nde görmek mümkün. Müzede; paleolitik dönem eserleri, eski tunç çağı eserleri, Urartu dönemi, Roma ve Bizans dönemi eserleri, Hıristiyanlık dönemi eserleri, sikkeler, pithoslar (zahire küpleri), Selçuklu dönemi eserleri ve taş eserler sergileniyor. Etnografya salonunda ise 17.-19. yüzyıllarda yörede kullanılan yöresel giysiler, mutfak kapları, halılar, kilimler, silahlar ve el yazması kitaplar sergileniyor. Kente ruhunu Baltık mimarisi veriyor Kars'ta sert yüksek yayla iklimi hüküm sürüyor. Bölge, Sibirya yüksek basınç merkezinin etkisi altında. Yılda 50 gün kar yağan Kars'ta kar 100 günden fazla süre yerden kalkmıyor. 1900-2800 metre yükseklik aralığındaki ormanlarıyla da Türkiye'nin en yüksek ormanları Kars'ta bulunuyor. Kente ruhunu veren Baltık mimarisi, geniş bulvar ve kaldırımlarda; az katlı, enine uzayan taş binalarda, geniş pencerelerde görülüyor. Kentin birbirine paralel iki ana caddesi var: Cumhuriyet ve Faik Bey caddeleri, bu caddeleri dik kesen sokaklarla düzenli bir kent yerleşimi sağlanmış. Kent içinde her yeri yürüyerek kaybolmadan gezmek mümkün. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda, bölgeye 40 yıl boyunca hakim olan Ruslardan miras bu mimari. 1878-1918 yılları arasında, şehirde bir imar çalışması başlatan Ruslar, bugünkü Yusufpaşa, Ortakapı ve Cumhuriyet mahallelerinin kentin merkezini oluşturduğu yeni bir şehir planını kurmuşlar ve özellikle 1706 yılında Rusya'nın kuzeyinde Baltık denizi tarafında uygulanan bir mimari anlayışı Kars'a uygulamışlar. Yeni şehir planı birbirini dik kesen ızgara planlı caddelerden oluşmuştur. Bu geniş caddelerin üzerine 1890 yılından başlayarak 1917 yılına kadar Baltık mimari tarzında düzgün kesme bazalt taşından tek katlı, iki katlı, nadir olarak da üç katlı binalar yapmışlardır. Bu binaların giriş cepheleri yalancı sütunlar, bordür kabartma taşlarla süslenmiş olup iç mekânları genelde uzunca bir koridor etrafına iç içe açılan oda ve salonlardan oluşmuştur. Binaların iç mekânlarında dikkati çeken bir başka özellik, şömine biçiminde “peç” adı verilen ısıtma sistemidir. Bu sistemde binaların salonlarında bulunan peçlerin içerisinde kömür yakıldıktan sonra iç mekân duvarlarından geçirilen borularla binanın tamamı ısıtılmaktadır. Baltık mimari tarzında yaptırılan bu taşınmazlardan 190 tanesi günümüzde tescil edilerek koruma altına alınmış olup, koruma altına alınan taşınmazların büyük bir kısmı şahısların mülkiyetinde konut olarak kullanılmakla beraber bir kısmı işyeri, bir kısmı da resmî kurum olarak kullanılmaktadır.1 Kars'ta Baltık mimarisinin örnekleri, bugün hâlâ sapasağlam ve kullanılıyor. Kars'ın iki ana bulvarında gezerken bu binalardan en önemlilerini de görüyoruz; Hekim Evi, Defterdarlık binası, Sağlık Müdürlüğü binası, eski Vali Konağı ve Tuncer Güvensoy evi… Hekim Evi’nin dış cephesi Barok mimari tarzında yalancı sütunlar, rölyefler ve kartuşlarla süslenmiş. Binanın arka ve yan cepheleri yığma olarak yapılmış. İki katlı kâgir bina, Kars'ın ilk konservatuar binasıymış. Cumhuriyetin ilanından sonra doğum evi, daha sonra zirai donatım binası, son olarak da Hekim Evi olarak kullanılmış. Defterdarlık binası, Kars'taki Baltık mimarisinin belki de en güzel örneği. Caddenin köşesinde konuşlanmış bina, sarı rengiyle dikkat çekiyor. Üç katlı binanın dış cephesindeki kartuş süsleme dikkat çekici. Cumhuriyetin ilanından sonra Kars Valiliği'nin kullandığı bina, 1980 yılından sonra restore edilerek Defterdarlık binası olarak kullanılmaya başlanmış. 1907 yılında yapılan üç katlı beyaz Sağlık Müdürlüğü binasının, giriş cephesi olan doğu cephe duvarındaki yalancı sütunlar ve kartuş süslemeler dikkat çekici. Cumhuriyetin ilanından sonra Kars Devlet Hastanesi olarak kullanılmış olan kırmızı-beyaz renkli bina, 1980 yılında restore edildikten sonra Sağlık Müdürlüğü binası olmuş. Eski Vali Konağı ise 1883 tarihinde yapılan tek katlı ve “L” planlı bir konak. Doğu yönündeki binanın girişteki cephe duvarı yalancı sütun ve rölyef süslemeli. Konağın en önemli özelliği, 1921 Kars Antlaşması'nın imzalandığı yer olması. Konak, Cumhuriyetin ilanından sonra da Vali Konağı olarak kullanılmış. Sarı-beyaz renkleriyle kışın ortasında insanın içini ısıtan ev, bugün Tuncer Güvensoy'a ait konut olarak kullanılıyor. Binanın giriş kapısı üzerindeki kitabeden 1897 tarihinde inşa edildiği bilinen bina, iç ve dış mimarisinin orijinal özellikleri korunarak restore edilmiş. Cumhuriyetin ilanından sonra Ticaret Borsa Binası olarak hizmet vermiş, daha sonra şahıs mülkiyetine geçmiş. Yapı, binanın batısındaki giriş cephesinin Barok süsleme tarzı ve arka bahçesindeki büyük ahşap balkonu ile Kars'taki Baltık mimari örneklerinin en önemlilerinden biri. Kentteki, Rus yıkımından kurtulmayı başarmış az sayıdaki Osmanlı mimari eserlerinin en güzellerinden biri Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı. Taş yapısının yanı sıra ahşap süslemeleriyle ilgi çeken konağın önünde hummalı bir kar küreme çalışması sürüyor. Ortakapı Mahallesi'nde yer alan konak, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edilmiş Osmanlı dönemi yapılarından. Konak, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Kars'a gelen Doğu Cephesi Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından bir yıl kadar karargâh binası olarak kullanılmış. Osmanlı dönemine ait kentteki en önemli sivil mimari örneklerinden olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı, özellikle birinci katındaki ahşap süslemeli balkonuyla göz kamaştırıyor. Sabah soğuğunda Kars sokaklarında içimiz titreyerek yürürken, üstünde sadece gömleğiyle dolanan bakkal çırağını görüyoruz. “Üşümüyor musun?” diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Aldığımız cevap şu: “Karslı üşümez!” Sokaklarda dolanmaktan ve soğuktan yorgun düşmüş bedenlerimizi sıcacık, eski bir kahveye atıyoruz. Dışarıda kar yağmaya devam ediyor; sakin, telaşsız, hep aynı. Ne artıyor ne azalıyor kar. Demli simsiyah çaylar geliyor masaya. Kömür ateşinde pişen çayları meşhur Kars kahvelerinin; ama artık o çaylardan yapan pek kalmamış. Biraz ısındıktan sonra yürüyerek Kars sokaklarında gezmeye devam ediyoruz. Fethiye Cami, Baltık mimariye sahip bir cami örneği olarak dikkat çekici. 19. yüzyıl sonlarında Ruslar tarafından kilise olarak inşa edilen yapı, 1985 yılında camiye çevrilmiş. Giriş bölümü kapatılarak, iki minare eklenmiş. Camiye çevrilişinde pek değişikliğe uğramamış ama eski fotoğraflarında, muhteşem güzellikteki altın rengi soğan şekilli kubbeleri görünce hayran kalıyoruz. Maalesef bugün bu kubbeleri görmemiz mümkün değil. Kentin Ruslardan önceki yerleşimi kale ve çevresinde kuruluymuş. Kars Kalesi; Merkez Kale, İç Kale ve Stadel isimleriyle anılıyor. 1153 yılında Saltuklu Sultanı Melik İzzeddin'in emri ile Veziri Firuz Akay tarafından yaptırılmış. Kenti çevreleyen dış kale surları da 12. yüzyılda inşa edilmiş. 1386 yılında Timur tarafından yerle bir edilen kale, 1579 yılında Osmanlı Padişahı 3. Murat'ın fermanıyla Kars'a gelen Lala Mustafa Paşa tarafından tekrar yaptırılmış. 17. yüzyılda tekrar yıkılan ve onarılan kalenin surları kesme bazalt taştan yapılmış. Çevre uzunluğu 3500 metre olan kale, 220 burçla takviye edilmiş ancak bu burçlardan sadece yedi tanesi günümüze gelebilmiş. Doğu'nun Aya Sofya'sı: Kümbet Cami (Havariler Kilisesi) Beyazlara bürünmüş Kars Kalesi'ne kar yağışı nedeniyle çıkamıyoruz; kaleyi, uzaktan, Kümbet Cami'nin (Havariler Kilisesi) avlusundan seyrediyoruz. Bin yılı aşkın süredir ayakta olan yapı, “Doğu'nun Aya Sofya'sı” olarak adlandırılıyor. Geçmişte kilise, bugün cami olarak kullanılan yapı, kalenin eteğinde, Kars Çayı'nın yanı başında, sapasağlam duruyor. Ermeni Bagratlı Kralı Abas tarafından 932-937 yılları arasında yaptırılan kilise, 1064 yılında kenti ele geçiren Selçuklular tarafından ilk kez camiye çevrilmiş. 1877'de Rusların hâkimiyetine geçen kentle beraber tekrar kiliseye çevrilen yapı, kentin Türkiye'ye katılımıyla önce müze sonra da tekrar cami olarak kullanılmaya başlanmış. Merkezî planlı olan yapı, dört yonca yaprağını andıran, dört nişle genişleyen dik açılı bir mekâna sahiptir. Kubbeyi oluşturan kasnak kısmı, uzun konik biçimindedir. Kubbe altındaki nişler, içte yuvarlak, dışta beş köşelidir. Yapının ana girişi batı tarafındadır. Ayrıca güney ve kuzey taraflarda da iki giriş kapısı bulunmaktadır. Apsis yarım daire biçimindedir. Apsisi de içerisine alan 12 metre çapındaki kubbe altı ana mekânı, sekiz tane ince uzun tonoz kemerli pencere ile aydınlatılmıştır. Kümbet Cami, yöreye özgü düzgün kesme bazalt taşından yapılmıştır. Kubbesinin etrafında bulunan, 12 havariye ait taş kabartmalar ve çeşitli motifler dikkat çekmektedir.2 Kars Kalesi'yle Kümbet Cami arasından, Kars Çayı geçiyor. Kars Çayı, Selçuklu ve Osmanlıların yerleşim kurduğu kale içi ve eteklerindeki yerleşimle, Rusların kurduğu düzlükteki kenti ayıran doğal bir sınır gibi. Kentin batısından kıvrılarak kuzeye akan çay, Ermenistan sınırından gelen Arpaçay'a katılıyor. Çayı takip ederek tepenin eteklerine geldiğimizde önceden askerî amaçlarla, bugün ise Kafkas Üniversitesi tarafından kullanılan, Ruslardan kalma binalar görüyoruz. Üç kemerli Taşköprü de Kars Çayı üzerinde görülebilecek tarihî eserlerden biri. Kars'a adım attığımız günden beri dilimizden düşürmediğimiz kaz etini, damaklarımızla tanıştırmak için kent merkezindeki restoranlardan birine giriyoruz. Biraz pahalı bir et olduğu ve daha önce denemediğimiz için iki kişiye bir porsiyon istiyoruz. Yanında gelen turşu, tereyağı gibi atıştırmalıklarla zaten açlığımızı bastırıyoruz. Sıra, güveç içinde gelen, altına tereyağıyla pişmiş bulgur pilavının serildiği kaz etine geliyor. Koyu renk olan kaz eti, oldukça lezzetli ve hafif bir et. Altındaki bulgur pilavıyla beraber tabağın içindeki son kırıntıları dahi sıyırıp mideye indirdiğimiz bir yemek oluyor. Kars'ın yemekleri deyince akla gelen Kars gravyerinin ve balının lezzetini anmayı da unutmayalım. Zengin folklor öğeleri Ertesi gün bir dost meclisine davet ediliyoruz. Vedat Akçayöz, bize Kars'tan, kentin tarihinden, kültüründen ve danslarından bahsediyor. Kars sokaklarında kısa bir dans gösterisi de izliyoruz. Kars'a ruhunu veren unsurlardan biri de halk kültürü. Âşıklık geleneği azalarak da olsa sürüyor ve halk ozanları yetişmeye devam ediyor. Kars'ın bir sınır kenti olması, birçok kültürün burada yaşamış olması, kentin folkloruna da yansımış. Divan sazı, tar, Azeri kemane gibi müzik aletleri; Türkmen, Azeri ve Doğu Anadolu yöresine ait halk oyunları; Türkmen, Kıpçak ve Azeri geleneklerin izlerine taşıyan yöresel kıyafetleriyle Kars, kendine özel bir folklora sahip. Sarıkamış: kar, kayak, sarıçam Kent merkezinden Sarıkamış'a doğru çiziyoruz bu sefer rotamızı. Sarıkamış; kar, kayak, sarıçam ormanları ve Kars'ın biraz daha küçük hâli demek. Yüzüme kocaman bir gülümseme oturtan kristal kar taneleri, Sarıkamış'ta kayağın merkezini oluşturuyor. Kar, toz gibi hafifçe yere düştükten sonra tepemizde parıl parıl parlayan güneşe selam veriyor, bir yıldız gibi ışıldayarak… Kars'ta ekimde başlayan kar yağışları nisan ayına kadar sürüyor. 100 günden fazla yerde kalan kar, Sarıkamış'ta uzun bir kayak sezonunun olmasını sağlıyor. Kristal kar türü ve sarıçam ormanlarının içindeki parkuruyla kayak sporu yapanları sevindirdiği kadar, piknikçileri de mutlu ediyor Sarıkamış. Kayak merkezine geldiğimizde, eteklerde dumanlar yükseliyor göğe doğru. Mangallar yakılmış, piknik sofraları kuruluyor karlar üzerine. Telesiyejle çıkıldığındaysa muhteşem sarıçam ormanlarının içinden geçen parkurlarda kayak yapanları görebiliyoruz. Saatte 2 bin 400 kişi kapasiteli, bilgisayar donanımlı telesiyejin bulunduğu kayak merkezi, 7 kilometrelik bir iniş keyfi sunuyor. Kayak merkezinin zirvesi olan Cıbıltepe, 2635 metre yüksekliğinde. Toplam pist uzunluğu 25 kilometre. Kar kalınlığı 8-120 santim arasında değişiyor. Sarıkamış, özelikle Alp ve Kuzey disiplini uygulamaları ile kayak safari ve kızaklı geziler için uygun. Biz de bir kızağa atlayıp Sarıkamış'ı böyle gezmek istiyoruz. Kayak merkezinden başlayan gezimiz Katerina Av Köşkü, cer atölyesi kalıntısı, Kazım Karabekir Cami'den şehir merkezine doğru yol alıyor. Katerina Av Köşkü, 19. yüzyılda Ruslar tarafından yaptırılmış. Askerî bölgede yer aldığı için köşkü sadece uzaktan görebiliyoruz; maalesef içini gezme, yanına yaklaşma imkânımız olmuyor. Taş üzerine ahşap olarak yapılan ve pencerelerin üzerinde sivri kemerleri bulunan köşk, farklı bir mimariye sahip. Ruslar tarafından yapılan ve zamanında trenlerle yük getirilen, tamirat yapılan cer atölyelerini geçtikten sonra şehir merkezine doğru ilerliyoruz. Dondurucu soğukta atlı kızağımızla ilerlerken, atların nefesleri, ezilen karların sesine karışıyor. Yün battaniyeyle üzerimizi iyice örtüyoruz ki kızak hızlandıkça çarpan soğuk daha az yaksın. Kazım Karabekir Cami'de (Yanık Kilise) biraz mola veriyoruz. Kars'ta gördüğümüz Fethiye Cami'ne benzetiyoruz bu küçük yapıyı. Günümüzde cami olarak kullanılan yapı, 19. yüzyılın sonlarında yine Ruslar tarafından Baltık mimari tarzında inşa edilmiş. Moloz taş ve kesme taşa, tuğlanın sıcak turuncusu eşlik ediyor. 1970'te yangın geçiren yapının yalnızca ana duvarları günümüze gelebilmiş. Ermenistan sınırında bir antik kent: Ani Sarıkamış'ın ardından, tam aksi istikamete, Ermenistan sınırına doğru yol alıyoruz. Yolumuz uzun, yollar karlı, hava soğuk. Ama bizi yolumuzdan alıkoyan Kars'ın güzelliklerine selam vermeden geçemiyoruz. Ani'ye yakın köylerden birinden geçerken top oynayan çocuklar çekiyor ilgimizi. Sahaları evin arkasındaki karla kaplı dümdüz arazi; topları bir plastik top. Onları fotoğraflamaya dalmışken, bu kez küçük bir kız çocuğunu görüyoruz, kaz sürüsünün başında. Hava buz gibi soğuk ama insanlar sıcacık. Bütün köy toplanıyor başımıza; erkekler kahvelerden çıkıyor, fotoğraf çekimine yardımcı olmaya çalışıyorlar. Tekrar arabamıza atlayıp ilerlerken Valilik'in bizim için görevlendirdiği şoförümüz Oktay Bayrak, aniden frene basıyor. Çok çok uzaklarda bir tilki gösteriyor; karın örttüğü tepelerdeki beyazlık gözlerimizi kamaştırmış, ne tilki görüyoruz ne başka bir şey. Ancak tele objektifle alanı tarayınca sarı-kahverengi tilkiyi seçebiliyor gözlerimiz. Oktay Bayrak’ın nasıl gördüğüne mi şaşıralım; upuzun kuyruklu tilkinin güzelliğine mi hayran kalalım bilemiyoruz. Biz onu fotoğraflamaya çalışırken, o biraz ilerliyor, sonra durup bize bakıyor, sonra tekrar ilerliyor, tekrar dönüp bakıyor ve gözden kayboluyor. Türkiye-Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehri'nin batı yakasında yer alan Ani Antik Kenti'ndeyiz. Oldukça geniş bir alana yayılmış bir şehirden geriye kalanlar, yeri örten bembeyaz kar, alçaklarda süzülüp giden bir nehir ve nehrin ardı Ermenistan; gözümüzün görebildikleri… Etrafı 4,5 kilometre uzunluğunda surlarla çevrili 78 hektarlık bir alanda yer alan Ani, ortaçağdan beri yaşamın olduğu, İpek Yolu'nun Anadolu'daki ilk durağı; Anadolu'nun ilk Türk camisinin yer aldığı, Selçuklulardan izler taşıyan büyüleyici bir antik kent. Tarihi MÖ 5000 yıllarına dayanan Ani; Karsaklar, Bagratlılar, Selçuklular, Gürcüler, Saltuklular, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Osmanlılar gibi uygarlıkların egemenliğinde kalmış. Kırmızı, sarı renkli tüf taşından iki veya üç sıra hâlinde Horasan harcı ile yapılmış olan ve üzerlerinde haç motifleri, aslan, yılan kabartmalı rölyefler, çini süslemeler bulunan surları geçip şehre giriyoruz. Ani'nin en görkemli yapılarından biri, Büyük Katedral (Fethiye Cami). Şehirdeki en büyük ve en önemli yapılardan biri olan katedralin bazı bölümleri yıllar boyunca gördüğü depremler nedeniyle yıkılmış. Yine de büyüklüğü, süslemeleri, mimarisiyle oldukça büyüleyici ve görkemli bir yapı. 1930'lu yıllarda yıldırım düşmesiyle yarısı yıkılan Keçel Kilisesi; iç mekân freskleriyle dikkat çeken Tigran Honents Kilisesi; Arpaçay Nehri'ne hâkim bir noktada yapılmış olan, yakından görmek için oldukça dik bir inişle ulaştığımız, 18. yüzyıl eseri Genç Kızlar Kilisesi; günümüze yalnızca ayakları ulaşmış olan, bir ayağı Ermenistan, bir ayağı Türkiye tarafında yer alan İpek Yolu Köprüsü; taç kapı süslemesiyle dikkat çeken Selçuklu Kervansarayı; tüf ve bazalttan oluşan kayaların oyulmasıyla oluşmuş mağaralar; Anadolu'daki ilk Türk camisi olarak 1072 yılında yaptırılan, içindeki Selçuklu süslemelerinden gözümüzü alamadığımız ve günümüze sağlam olarak ulaşan Ebul Menuçehr Cami; Ani Antik Kenti'nin en önemli eserlerinden. Kar yağmaya devam ediyor; telaşsız, bembeyaz, kristal kar taneleri, Kars'ı gezerken hep bize eşlik ediyor, yol gösteriyor sanki. İnsan soğuğu, yorgunluğu unutuyor kar tanelerinin güzelliği karşısında. Kışın gidecek rota arayanlar, kış en güzel nerede yaşanır, diyenler mutlaka Kars'a uğramalı. Kent merkezinin yürüyerek gezilebildiği, Sarıkamış Kayak Tesisi, Ani Antik Kenti, yemekleri, tarihî eserleri, estetik heykelleriyle, Baltık mimarisinin diğer Anadolu kentlerinden farklı bir ruh kattığı Kars, en güzel beyaz elbisesini giymiş, süslenmiş bekliyor sizi.