Yolculuk Dergisi 79. Sayı

KENTTARİHİ Yazı: Mehmet Ali Kılıçbay Kahire'nin Öyküsü Devam Ediyor...


Tarihin içinde köklü bir yer tutan büyük şehirlerin öykülerini bir yazıya sığdırmak mümkün olmuyor. Geçen sayıda başladığımız Kahire'nin heyecanlı öyküsüne bu sayıda devam ediyoruz. Önceki yazıyı okuyamayanlar için bu çok ünlü Afrika kentinin hikâyesini, 1340 yılında, -Çin dışında- dünyanın en kalabalık kenti olduğu sıralarda bıraktığımızı söyleyelim. Kahire'nin nüfusu bu tarihlerde yarım milyona ulaşmaktadır ki, o çağın teknolojik koşulları, ulaşım ve üretim olanakları göz önüne alındığında, bunun inanılmaz bir rakam olduğu hemen anlaşılır. Ortaçağda Batı Avrupa'yı kıskacına alan kıra geri çekilme, bunun doğal sonucu olan kendine yeterlilik, yani herkesin sadece kendi ihtiyaçları için üretim yapması ve ticarete konu olacak bir malın bulunmaması, merkezî devletin neredeyse tamamen ortadan kalkması gibi nedenlerle kentler hem önemsizleşmiş, hem kırsallaşmış, hem de küçülmüşlerdir. İslam âlemi, Batı'da yaşanan bu daralmadan pek etkilenmemiştir. Kentler görkemlerini korumakta, Doğu Akdeniz ve Asya ile Afrika arasında canlı bir ticaret, varlığını sürdürmektedir. Ama Batı Avrupa'da nüfusu üçte bir oranında azaltan Kara Veba'dan kurtuluş mümkün olmamıştır. Kahire de bu yok edici salgından nasibini almış, 1348-1517 arasında şehre 50 kereden fazla uğramıştır. Daha öldürücü olan ilk dalgalar, bir çırpıda 200 bin kişinin ölümüne yol açmış, sonuçta 15. yüzyılın başında görkemli ve kalabalık Kahire'nin nüfusu 150-200 bine inmiştir. Aslında bu da muazzam bir nüfustur, ama Kahire bu salgınlar esnasında derinden yaralandığını hissetmektedir. Felâketler hiçbir zaman tek başına gelmediği için, Portekizli amiral Vasco da Gama'nın 14. yüzyılın tam sonunda Ümit Burnu'nu dolaşarak Hindistan'a denizden ulaşması, Kahire'nin baharat ticaretindeki rolünü ortadan kaldırmış; kent bu durumun ağır etkilerini yaşamıştır. 19. yüzyılda yaşanacak olan ulaşım devriminden önce, kara taşımacılığı deniz taşımacılığından kat be kat pahalıya mâl olmaktadır. Portekizlilerin Hindistan'a denizden yol açmaları, kervanları işlevsiz hâle getirmiştir; bu da Kahire'nin devre dışı kalması demektir. Osmanlıların 1517'de Mısır'ı ele geçirmesi de Kahire açısından iyi sonuçlar doğurmayacaktır. Bütün ihtişamını başkenti İstanbul'da sergileyen Osmanlı, diğer her yeri taşra olarak görmekte ve pek de önemsememektedir. Nitekim Yavuz Sultan Selim, fethin ardından Mısır'ı Osmanlı'ya bağlı sıradan bir eyalet statüsüne indirip, başına da bir vali atadıktan sonra, Kahire de sıradan bir eyalet başkenti hâline gelmiştir. Fakat baharat ticaretini kaybeden, Şii halifeliğinin merkezi olmaktan çıkan, üstelik bir de başkentlik kariyerinin sonuna gelen Kahire, 16. ve 17. yüzyıllarda kahve ve dokuma sayesinde kaybettiklerini geri alacak, eski önemine yeniden kavuşacaktır. İstanbul'a 16. yüzyılın ortasında ulaşan, oradan da Avrupa'yı fethe çıkan kahve, artık çok önemli bir ticarete konu olmaktadır. Yemen kahvesi ile Hint dokumalarının toplanarak, Anadolu, Kuzey Afrika ve Balkanlar'a ihracatının yapıldığı bir merkez hâline gelen Kahire, bu yeni refah unsuru sayesinde ekonomik ve kültürel anlamda büyük bir şehir olmuştur. Bu arada özellikle Hac sırasında, hemen hemen hiçbir tarımsal kaynağı olmayan Hicaz'ın yeme-içme ihtiyacını sağlama işini de ele geçiren Kahire, artık eski parlak günlerini yakalamıştır. Bunun en önemli göstergesi, El-Ezher Medresesi'nin, bu dönemde bütün İslam âleminde büyük bir prestij kazanmasıdır. Mısır'daki Osmanlı yönetimi, yerel unsurların gücünü kırmamış, ticarette ve siyasette gene Memluklar ve Mısır'ın eski tüccar aileleri egemenliklerini sürdürmüşlerdir. Mısır'ı bir valiyle yöneten Osmanlı, ülkenin uzaklığı nedeniyle burada pek etkili olamamıştır. Osmanlı döneminde Kahire, imparatorluğun, İstanbul'dan sonraki ikinci büyük kentidir. Eski büyüklüğüne ulaşamamış olsa da gene de 300 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Kahire, Osmanlı döneminde özellikle güney yönünde genişlemesini sürdürmüş, başta İskender Paşa olmak üzere, Osmanlı valilerinin giriştikleri imar faaliyetleri sayesinde çok sayıda kamu binasıyla donanmıştır. Kahire, Osmanlı döneminde tıpkı İstanbul gibi yoğun olarak göç alan bir şehir olmuştur. 1798'de Fransızların yaptırdıkları sayımın sonuçlarına göre kentin nüfusunun yüzde 20'si Akdeniz'in her bir tarafından gelmiş unsurlardan oluşmakta, geri kalan nüfus içinde de Orta Doğu'nun bütün unsurları bulunmaktadır. Mısır'ın bütün Osmanlı döneminde sahip olduğu büyük özerklik, 19. yüzyıldan itibaren bağımsızlığın yollarını döşemeye başlamıştır. Başta Mehmet Ali Paşa olmak üzere, Osmanlı valileri adeta bağımsız bir devlet başkanı gibi davranarak Kahire'yi, örnek aldıkları Paris'e benzetmeye uğraşmışlardır. 1882-1922 arasında süren İngiliz işgâli, kentin manzarasında pek bir değişiklik yapmamıştır, çünkü İngilizler buraya yerleşmek için değil, stratejik amaçlarla gelmişlerdir. Ama İngiliz birlikleri 1956'ya kadar ülkede kalmış, bu tarihte Mısır bağımsız bir devlet hâline gelmiştir. Bundan sonra, bütün 3. dünya metropollerinin başına gelen, Kahire'nin de başına gelmiş, kırların istihdam edemediği bütün artık nüfus, bu kente akmaya başlamıştır. Böylece Kahire'nin nüfusu 1950'lerde önce 1,5 milyona, sonra da hiç dinmeyen göç ve yüksek doğurganlık sonucu, günümüzde 15 milyona ulaşmıştır. Kahire'nin bu çalkantılı tarihinin ardından, bir başka sefer de modern Kahire'de bir gezinti yaparız.