Tango Ritminde Buenos Aires Yazı ve Fotoğraflar: Gökhan Korkmazgil

Tango Ritminde Buenos Aires Yazı ve Fotoğraflar: Gökhan Korkmazgil


Arjantin yolculuğuna başlarken Buenos Aires'in ismi bile uzaklık kavramına ve yabancı yaşamlara ait çağrışımlar yapıyor. Aklımda Arjantin'e ilişkin iki duygu var: biri uzaklık, diğeri de tango. Türkiye'den direkt uçuşun olmaması uzaklık duygusunu pekiştiriyor, hatta abartıyor. Üç saatlik Paris uçuşundan sonra 13 saat daha uçuyoruz. Kafamın içindeki tango müziği sanki uyuduğumda bile beni bırakmıyor ve daha önce duyduğum bir sözü anımsıyorum: “Tango yaşama benzer, tek farkı hata yaptığınızda yeniden başlayabilmenizdir.” Arjantin'e, ana giriş kapısı olan Ezeiza bölgesindeki Ministro Pistarini Uluslararası Havalimanı'ndan giriyoruz. Pasaport kontrolünden geçince, havalimanı taksilerinden başka taksilere binmemizin güvenli olmayacağını yazan levhaların, her duvarda asılı olduğunu görüyoruz. “Madem güvenli değil, neden engellemiyorlar?” diye düşünüyor insan, tedirgin oluyor. Kayıtlı bir taksiye yöneliyoruz, bir Peugeot 504. Bu arabaların hâlâ trafikte olması ilginç geliyor, çok daha eski arabaların hâlâ çalışıyor olduğunu daha sonra göreceğimizden haberimiz yok henüz. Kent merkezine olan 35 kilometrelik yol boyunca önce varoşları geçiyoruz, sonra büyük ve düzenli başkent kendisini gösteriyor. Kent merkezinin nüfusu 3 milyon kadar olsa da çevresindeki yerleşim yerleri ile birlikte 40 milyonluk Arjantin nüfusunun üçte biri Buenos Aires'te yaşıyor. Parana ve Uruguay nehirleri Atlantik Okyanusu'na kavuşmadan önce birleşerek kahverengi bir deniz görünümündeki Plata Nehri'ni oluşturuyor. Öyle ki, Plata Nehri'nin okyanusa karıştığı noktada iki yaka arası 300 kilometreden fazla; batı yakası Arjantin, doğu yakası Uruguay toprakları. Buenos Aires, Plata Nehri kıyısında kurulu bir kent. Birbirini dik kesen yüksek ağaçlı caddeleri, Avrupa tarzı modern yapıları ve iyi korunmuş koloni dönemi binalarının bir arada bulunduğu geniş bulvarları, dümdüz arazisi ile keşfetmesi kolay bir kent. Kentin tam ortasında 67 metre yüksekliğinde dev bir dikilitaş var. Dikilitaş aynı zamanda kenti kuzey-güney yönünde bir uçtan diğerine kat eden Avenue 9 de Julio Bulvarı'nın da tam ortasında yer alıyor. Adını Arjantin'in ulusal bağımsızlık gününden alan bu bulvar, dokuz gidiş, dokuz geliş şeritli, alabildiğine geniş ve uzun bir yol. Karşıya geçmek bile önemli bir iş. Bulvarın batısında Palermo ve Recoleta bölgeleri gezilebilir. Recoleta Mezarlığı görülmeye değer; 200 yıla yakın tarihi ile kentin eski mezarlığı burası. Eva Peron'un mezarının da bulunduğu alanda tarihî eser kapsamında yüzlerce mozole yer alıyor. Bulvarın doğu kısmında, yani Plata Nehri ile bulvar arasında, kentin en canlı yaşandığı bölgeler sıralanıyor. Sahildeki Retiro bölgesi, Buenos Aires'in yeni yüksek binalarının sıralandığı bir semt. Buradaki trafiğe kapalı Florida Caddesi, alışveriş için en önemli rotalardan birisi. Vitrinlerdeki etiketlerde “$” işareti Arjantin pezosu için kullanılıyor. Fiyatlar sizi şaşırtmasın. Bizim paramıza oranla üç kat daha değersiz; 10 Arjantin pezosu 3,5 Türk lirası ediyor. Sokak satıcılarının çokluğu ve çeşitliliği gerçekten baş döndürücü; tango gösterisi yapan sokak sanatçılarını izlemek ise başlı başına bir keyif. Eski liman binalarının yeniden düzenlenmesiyle ortaya çıkan Puerto Madero bölgesi; parklarla çevrelenmiş alanlar, modern bürolar, sanat galerileri, mağazalar, kafe ve restoranlar, yürüyüş yolları, anıtlar ve marinadan oluşuyor. Buenos Aires'in eski ruhunu arıyorsanız, San Telmo ve La Boca bölgelerine gitmelisiniz. 1700'lü yıllarda San Telmo kent aristokrasisinin yerleşimi iken sonraları salgın hastalıklar nedeniyle sahipsiz kalmış. Daha sonra göçmenler San Telmo'yu sahiplenmiş. İlk yapıldığı günden bu yana hiç onarım görmemiş gibi görünen konaklar, büyük evler ve kiliseler, şimdilerde daha gösterişsiz yaşamları barındırıyor. San Telmo, küçük meydanlarda kafe, bar ve restoranlar, antikacı dükkânları, müzik aletleri yapan ve satan, tango dersleri veren atölyelerle dolu canlı bir bölge. La Boca ise sanki kentin gerçek ruhu. İtalyanlar Arjantin'e ilk geldiklerinde bu bölgeye yerleşmişler; bugün kentin en eski ve en yoksul mahalleleri, La Boca'da labirent gibi iç içe geçmiş durumda. Renk renk boyanmış ve aklınıza gelecek her türlü malzeme kullanılarak onarılmış bakımsız eski evler semtin karakterini özetliyor. Hediyelik eşya satan dükkânlar, sokak ressamları, sokak tangocuları, müzisyenler, tezgâhlarda her şeyin satıldığı pazarlar alabildiğine canlı bir kültürü yansıtıyor. Ünlü River Plate-Boca Juniors futbol takımlarının çekişmesinin taraflarından Boca'nın stadı da elbette burada bulunuyor. Kentin etrafındaki kırsal alanlar, “pampa” denilen geniş verimli düzlüklerden oluşuyor. Bizim de katıldığımız ve pampa'larda yer alan çiftliklere düzenlenen yarım günlük tur, önce biraz fazla “turistik” gibi göründü. Ancak çok memnun kaldığımız bir tur oldu. Estancia yakınlarında bir çiftliğe yapılan tura katıldık. Çiftlikte hayvanların bakımından sorumlu “Arjantin kovboyu” diyebileceğimiz kişiye “gaucho” deniyor. Yani Arjantin'in kırsal karakteri, köylüsü. Gaucho hakkında giyiminden davranışına, mekân düzenlemesinden mutfağına kadar çok iyi bir program izledik. Arjantin etlerinin neden bu kadar ünlü olduğunu da anlamış olduk. “Asado criollo” yani Arjantin barbeküsü, hem göze hem de mideye hitap ediyor. Tigre Deltası gezisi, bir başka yarım günlük kent dışı turu. Parana Nehri'nin oluşturduğu Tigre, dünyanın en geniş deltası. Retiro istasyonundan banliyö treni ile 50 dakikalık bir yolculuk sonrası San Isidro'ya varıp buradan nehir teknesine biniyoruz. Birbirinden geniş kanallarla ayrılmış parsellerde kurulu evlerde bir tür su yaşamı hüküm sürüyor. Dolmuşlar, taksiler, ambulans, hatta marketler bile tekneler hâlinde. Güney yarımkürede mevsimler de bize göre ters, Buenos Aires'de bulunduğumuz kasım ayı yaz başlangıcıydı, bizdeki haziran gibi. En sıcak ay ocak zaten. Yaz güneşinde yeşilin her tonu arasında ilerlerken nehrin deltaya nasıl can verdiğini izliyoruz. Buenos Aires, geceleri dünyanın herhangi bir kentindekinden farksız, tangoyu saymazsak. Tango ne dans, ne müzik, ne de gösteri aslında. Tek sözcükle ifade etmeye çalışırsak, “tutku” olabilir ancak. “Yatay tutkuların dikey ifadesi” denilebilir belki. Siyahın ve kırmızının bitmez tükenmez sarılması ve ayrılması; hüznün, aşkın, nefretin, özlemin, kıskançlığın hikâyesi. “Baştan çıkarıcı ve kararsız bir kadınla, onun için kavga eden iki erkeğin hikâyesi” diye tanımlamış Zeynep Helvacı bir yazısında. Ben eklemek istiyorum; kadın, güzelliğinin pekâlâ farkında, bir bakışıyla koşup gelen erkeğe sarılırken, diğerine öyle bir gülüşü var ki, izleyici nefesini tutuyor adeta. Kadın nefesini erkeğin saçları arasına bırakırken ancak izleyici yeniden nefes alabiliyor. Buenos Aires gecelerinde en büyük kazancımız ünlü balet ve dans sanatçısı Buenos Aires doğumlu Maximiliano Guerro'nun olağanüstü bir tutku ile sergilediği şovunu izlemek oldu. Ertesi gece müthiş Colon Tiyatrosu'nda Jaime Torres'i izlemek de eşsiz bir deneyimdi. Charango denilen, uda benzeyen çalgının ustası Torres'i izlerken Âşık Veysel'i anmamak elde değil; ülkesinin müziğini yalın, gerçek bir tutkuyla seslendiren ustayı ayakta alkışladık. Günün sonunda Puerto Madero kıyısında ahşap masalı bir kafede oturuyoruz. Masada bir şişe Quilmes birası. Jakaranda ağaçlarının mor salkımları kasım ayının parlak güneşinde parlıyor. Kulaklarımda bu kez “Don't cry for me Argentina/Arjantin benim için ağlama”. Hem uzak hem yakın geçmişinde büyük acılar çekmiş bu halkın bizi derinden etkilemiş olduğunu hissediyoruz.