
Yaban Hayatının Merkezi Karataş Yazı: Şebnem Türkoğlu Fotoğraflar: Faruk Akbaş
60 kilometreyi bulan bakir kumsallarıyla Karataş, hem dünyanın hem de Türkiye'nin sayılı uzun kumsallarına sahip alanlarından biri. Adanalıların en gözde sayfiye yerlerinden biri olan ve Ceyhan'la Seyhan nehirlerinin sınırlarını belirlediği ilçe, Antik Magarsus Kenti kalıntıları, Akyatan Yaban Hayatı Koruma Alanı ve Tuzla Gölü'nü barındırıyor. İlçe her ne kadar turfanda sebze üretiminde önemli bir yere sahip olsa da lagünleri sayesinde dalyan balıkçılığından da önemli bir gelir elde ediyor. Dış turizmden ziyade iç turizmin yoğun olduğu Karataş'ta, çadır ve karavan kampları için de kumsallarda geniş alanlar bulunuyor. Adana'nın sayfiye bölgesi olduğu için yaz aylarında nüfusu artan ilçe, ocak ayında gittiğimizde neredeyse terk edilmiş gibi görünüyor. Hem günlerdir yağan yağmurun etkisi hem de hava sıcaklığının bölge için soğuk olmasından dolayı, insanlar ya şehirdeki evlerine dönmüşler ya da yağışlı havada evlerinden dışarı çıkmayı tercih etmiyorlar.
Antik çağın güçlü liman kenti Magarsus
Sahil boyunca uzanan ilçe merkezinde dolaşırken, bize göre ılık olan havadan da yüz bularak, gözümüze kestirdiğimiz ilk kumsalda ılık deniz suyuna ayaklarımızı sokarak biraz oyalanıyor, yol yorgunluğunu atıyoruz. Bir süre kumsalda oyalandıktan sonra elimizde haritamız, aklımızda bize verilen yol tarifiyle Antik Magarsus Kenti'ne yani eski Karataş'a doğru yola koyuluyoruz. Antik kentin, ilçenin, yazlık sitelerinin yoğun olarak yapıldığı batı tarafında olduğunu öğreniyoruz. Ancak tarif edilen yere geldiğimizde karşımıza boş bir arazi çıkıyor. Yanlış geldiğimizi düşünerek geri dönerken, yol üzerinde rastladığımız iki kişi, bizi geldiğimiz yere geri götürerek neredeyse yok olmuş olan antik tiyatro kalıntılarını gösteriyor. Karataş'ta görülmesi gereken önemli yerlerden biri olarak bahsedilen antik kentten geriye neredeyse hiçbir iz kalmamış olduğunu görmek bizi şaşırtıyor. Ne heybetli kalesinden, ne Athena Tapınağı'ndan, ne de kentten günümüze bir şey ulaşmamış. Sadece antik tiyatronun artık görülemeyecek kadar aşınmış birkaç basamağı ve yamacın dibindeki eski liman kalıntıları kalmış. Şimdilerde yöre sakinlerinin çoğunun ismini dahi bilmediği bu kent ve kalesi, bir dönem Akdeniz'in en önemli ve güçlü liman kentlerinden biriymiş. Tarihte heybeti ve sağlamlığıyla bilinen kalenin bulunduğu yamaçtan baktığımızda ise ufka kadar uzanan bir deniz manzarası ve Karataş'ın kilometrelerce uzunluktaki bakir kumsalları selamlıyor bizi.
Ekonomisi tahıl ve pamuk tarımına, balıkçılığa ve iç turizme dayalı olan Karataş, ilkçağdan ortaçağa kadar önemini korumuş. Eski Karataş olarak bilinen Magarsus, Akdeniz ticaretini ellerinde bulunduran Fenike, Rodos, Girit, Venedik, Ceneviz ve Portekizlilerin uğradığı önemli ve güçlü bir liman kentiymiş. Coğrafi konumu sayesinde de İskenderun-Kıbrıs-Antalya üçgeninde yapılan deniz ticaretinde, etkin kontrol noktaları ve korunaklı yapısı nedeniyle önemli bir konumdaymış. Magarsus'un, Ceyhan Nehri boyunca sıralanan Mallos, Mopsuhestia, Hemite, Hierapolis ve Asitavanda kentlerinin ticareti için de kilit bir görevi varmış. Kalenin sağ tarafından dökülen Ceyhan Nehri'nden geçen Magarsus denetimindeki ticaret gemileri, o dönemin en önemli tahıl ve ticaret merkezleri olan Mallos ve Misis kentlerine gelerek şarap, sabun, yağ ve zeytin satarak, karşılığında tahıl, baharat, ipek ve canlı hayvan alırlarmış.
Kaynaklarda bu güçlü ve zengin kentin, Misis'i kuran Mopsos'un, Truva Savaşı'nda tanışıp beraberinde Çukurova'ya getirdiği Yunanlı Anfloksos tarafından kurulduğu söyleniyor. Ancak Anfloksos'un Çukurova'ya hâkim olma isteği ve Mopsos'un deniz ticaretini engellediğini düşünmesi üzerine başlattıkları savaşta her ikisi de hayatlarını kaybetmiş. Ortaçağa kadar parlak bir dönem süren kent, Roma İmparatoru Justinyen tarafından özellikle yıkılmış.
Türkiye'nin en büyük lagün gölü, Akyatan
Antik kentten sonra yönümüzü Akyatan Gölü'ne çeviriyor ve dar köy yollarında zorlukla ilerleyerek Akyatan Yaban Hayatı Koruma Alanı'nı gösteren tabelayı buluyoruz. Yemyeşil, gür bir ormanın içinden geçen toprak yoldan zorlukla da olsa göl kıyısına ulaşıyoruz. Bu noktada Akyatan'ı ziyaret etmek isteyenleri uyarmakta yarar var; bizim gibi yağmurlu bir dönemde gitmek yerine bahar aylarında ve arazi şartlarına uygun, altı yüksek bir araçla gitmeniz, yaşayacağınız olası ulaşım sorunları azaltacaktır. Alanın ancak belli bir bölümüne kadar araçla girilmesine izin veriliyor, ondan sonrasında yürümek gerekiyor. Avlanmanın ve kirlenmenin önüne geçmek için de kontrollü giriş izni veriliyor ama doğa fotoğrafçılarına, araştırmacılara ve kuş gözlemcilerine kapıları açık.
Türkiye'nin en büyük lagün gölü olan Akyatan, yaklaşık 10 bin yıl önce oluşmaya başlamış tipik bir alüvyal baraj gölü. Akyatan Gölü'nün bulunduğu deltadaki nehirlerin taşmasıyla oluşan bataklık alan, zamanla kumların oluşturduğu kordonla denizden ayrılarak bugünkü hâlini almış. Akyatan, Yaban Hayatı Koruma Alanı ilan edilmeden önce bölgenin çevresinde az sayıda çalılık ve sazlıkla, birkaç tür de yaban hayvanı yaşıyormuş. Ancak gölün yakınındaki verimli tarım alanlarının rüzgârla taşınan kumlardan etkilenmesini engellemek için, 1972 yılında başlatılan kumul ağaçlandırma çalışmalarıyla, farkında olmadan insan eliyle yaban hayvanları için ideal bir ortam oluşturulmuş. Kıbrıs akasyası, yalancı akasya, okaliptüs, fıstık çamı, kızıl çam, servi gibi ağaçlarla zaman içinde orman statüsü kazanan alan; sazlık, çalılık, bataklık, kumul, kumsallar gibi farklı ekolojik özellikleri bir arada bulundurması nedeniyle pek çok su kuşu türü başta olmak üzere çeşitli canlı türlerinin de çoğalması için uygun bir hâle gelmiş. 1987 yılında Orman Bakanlığı tarafından, çevresi de dâhil olmak üzere 11 bin 244 hektarlık alanı “Yaban Hayatı Koruma ve Üretme Sahası” ilan edilen Akyatan'ın, 2005 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla “Yaban Hayatı Geliştirme Sahası”na dönüştürülmesiyle, koruma alanı da 15 bin 304 hektara çıkarılmış.
Akyatan, 22 kilometrelik kumsallarında yeşil deniz kaplumbağasının (Chelonia mydas) Akdeniz'deki en önemli yuvalama ve kışlama alanlarına sahip. Ayrıca caretta caretta, saz kedisi, çakal, porsuk, kuyruksüren, yaban domuzu, kızıl geyik, yaban tavşanı, kirpi, oklu kirpi, çöl sıçanı, göçmen sıçan, ev faresi, kör fare, turaç, turna, flamingo, martı, balıkçıl, hayalet yengeç, mavi yengeç gibi, bir kısmı tehlike altında olan canlılara da ev sahipliği yapıyor. Göle ulaştığımızda bu canlıları göremiyoruz ama oranın esas sahipleri olan, şeker pembesi tüyleriyle flamingoları, balıkçılları ve martıları görüyoruz. Kıyıdan uzakta, kendileri için güvenli bir mesafede toplanmış, kendi aralarında sohbete dalmışlar. Bir yandan besleniyor bir yandan da dinleniyorlar. Onların sesleri kulağımızda, etraflarında dolaşırken, ürkütmemeye çalışıyoruz ki fotoğraflarını çekebilelim.
Dalyan balıkçılığı ölüyor
Kuş cenneti dışında Akyatan'ın bir diğer önemli özelliği ise Türkiye'nin ikinci en büyük dalyanı olan Karataş dalyanını barındırması. Çipura, levrek, kefal ve mavi yengeç çıkarılan dalyanda, ocak ayından haziran sonuna kadar gel-gitler sayesinde kafeslere giren balıklar, birkaç saatte bir kepçelerle çekiliyor. Balıklar Adana'ya, İzmir'e ve Mersin'e giderken Akdeniz mavi yengecine yurtdışından bile talep olduğu söyleniyor.
Hem ekosistemi hem de yaban hayatındaki çeşitlilik nedeniyle Önemli Kuş Alanı ilan edilen ve sulak alanları koruma altına alan Ramsar Sözleşmesi'ne de dâhil olan Akyatan Gölü, bu zenginliklerine rağmen ekosistemini yok eden bir kirlilik sorunuyla mücadele ediyor. Gölden çipura, levrek, kefal ve yengeç çıkardıklarını söyleyen Yusuf Ece, hem dedesinin hem de babasının bu dalyanda çalıştığını, kendi çocukluğunda suların berrak ve derin olduğunu, çıkan balığın ise aileleri rahatlıkla geçindirecek kadar bol olduğunu anlatıyor. Tabii, şimdi işlerin biraz daha farklı olduğu rahatlıkla görülüyor. Giderek sığlaşan, tarım arazilerinin fazla sularının yönlendirilmesiyle tuz oranını kaybeden göl, kimyasal maddelerle kirlenmesi nedeniyle çamurlu bir görünüm sergiliyor. Çıkan balık oranıysa eskinin yaklaşık yüzde 20'si kadar.
Valiliğe bağlı olan balıkçılık işletmesini üç kuşaktır işleten Mahir Karataş ise gölün sorunlarına biraz daha fazla ışık tutuyor: “Devlet Su İşleri dört-beş yerden su akıtıyor buraya, tarım arazilerinden fazla sular buraya geliyor ve gölün ekosistemini bozuyor. Flakton azalıyor, o azalınca balık azalıyor, balık olmayınca kuş da azalıyor. Üç tane kapak konulması planlanıyor buraya. Kapak da çözüm değil, arıtılarak verilmesi lazım suların, çünkü su fazla geldiğinde mecburen açılması gerekiyor kapakların. Tarım sulamasına geçilince, fazla suları tahliye için en yakın yer olarak burası görülmüş. Bu nedenle gübrelerdeki kimyevi ilaçlar da göle akıyor hâliyle. Koruma altında deniliyor ama çevresinde tarım yapılıyor ve gübre, ilaç kullanımına dair çiftçilere herhangi bir bilgilendirme ya da uyarı yapılmıyor.
80 sene boyunca hem dedem hem de babam burada çalıştı. Eskiden çok sağlıklıydı buralar, milyonlarca kuş gelirdi. Balık çeşitliliği açısından da ciddi kayıplar oldu. Çipura dalyanıydı burası ama çipura yok denilecek kadar az artık. Temiz su balığıdır çünkü çipura. Onun yerine kirli sulara girebilen kefal çeşitleri geldi. Bu durum, 90'lı yıllarda başladı. Eskiden baktığınız her yer flamingoydu, balıkçıllar da aynı şekilde. Şimdi dönem dönem ve az sayıda geliyorlar.”
Karataş'ta bir tuz gölü: Tuzla
Tuzla kasabası yakınlarındaki Tuzla Gölü de Akyatan'a benzer özellikler gösteren ama daha küçük olan bir göl. Eski adı Danacıkumu olan Tuzla, 1989 yılında kurulan ve dalyan tuzunu işleyen Tekel fabrikası nedeniyle bu ismi almış. Tuzlu suyu nedeniyle özellikle flamingoların uğrak yerlerinden olan göle gittiğimizde, gölün ortasından geçen asfalt yol dikkatimizi çekiyor. Muhtemelen kumların oluşturduğu kordon sonradan üzerine asfalt dökülerek yol hâline getirilmiş. Akyatan Gölü’nde orada bulamadığımız fotoğraf çekme şansını burada yakalama umuduyla flamingo ve balıkçıl kümelerine yaklaşabilmek için gölün etrafından dolanıyoruz. Nihayet uygun bir yer bulduğumuzu zannederken, günlerdir yağan yağmurun bataklığa çevirdiği toprak alan nedeniyle ilerleyemiyor, yine uzaktan çektiğimiz karelerle yetinmek zorunda kalıyoruz.
Akyatan, Tuzla ve dalyanlar, Doğal Hayatı Koruma Derneği (WWF) gibi kuruluşlar ve sivil girişimlerle korunmaya çalışılıyor. Türkiye'deki pek çok yerde olduğu gibi burada da Akyatan'ın eşsiz ekosistemini korumak, canlı türlerinin devamlılığını sağlamak adına çeşitli faaliyetler yürütülüyor. Deniz kaplumbağaları ve saz kedilerinin korunmasına yönelik çalışmalar, avlanma yasakları, göle karışan atık suların arıtılması gibi girişimler, Akyatan'ı ve dalyanları korumaya ve yaşatmaya çalışan faaliyetler. Bu girişimlere yenileri eklenerek Akyatan'ın ve diğer doğal alanların benzersiz ekosistemlerini koruyan daha somut adımlar atılmasını dileyerek ayrılıyoruz Karataş'tan.