
Türkiye Defteri Tarihi Modernle Buluşturan Kent Eskişehir Yazı: Berna Çetin Akgün, Fotoğraflar: Faruk Akbaş
Frigler, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlıların tarihinde yaşam bulduğu, bugün ise değişimin ve üretimin modern yüzü Eskişehir'e gidiyoruz bu ay. Son yıllarda geçirdiği değişim ve gelişimle takdir gören Eskişehir, aldığı tüm övgüleri hak ediyor. Başarılı bir yönetici, üniversiteli gençlerin kattığı hareket, kentini sahiplenen yerel halk, tarihî miras ve zenginlikleriyle Eskişehir, kapılarını açıyor…
Akşam ulaşıyoruz Eskişehir'e. Biz kendi aracımızla gidiyoruz ama siz de Ankara'dan TCDD'nin hızlı trenleriyle 1.5 saatte, İstanbul'dan da Kâmil Koç'un yeni başlayan Eskişehir seferleriyle kolayca ulaşabilirsiniz. Roof Garden Otel'deki konforlu odalarımızda yol yorgunluğunu atıp sabah güne dinç bir şekilde başlıyoruz.
Rengârenk evleriyle Odunpazarı
Eskişehir denince akla ilk gelen, şehrin ilk yerleşim merkezi olan Odunpazarı semtini ve buradaki müzeleri gezmek üzere otelimizden ayrılıyoruz. Şehir içinde çalışan tramvayla veya yürüyerek kenti rahatça bir uçtan bir uca gezebilirsiniz; böylece bizim gibi aracınızı bırakmak için otopark aramak zorunda kalmazsınız. Odunpazarı, bir Eskişehir gezisinde istediğiniz pek çok şeyi bir arada sunan bir semt. Tarihî bir semt olmasının ve sivil mimari özelliklerini yansıtmasının yanı sıra birkaç müzeye ve ayrıca kente dair hediyelik eşyalar alabileceğiniz bir çarşıya da ev sahipliği yapıyor. Rengârenk Odunpazarı evlerini uzaktan gördüğümüzde, içimiz açılıyor. Yazdan kalma bir gün yaşayan semtte, sabah güneşinin vurduğu dar, kıvrımlı, taş kaldırımlı sokaklar boyunca büyükçe bir mahallede sıralanmış evler. Güneşinden mi evlerin renginden mi bilinmez, bir sıcaklık kaplıyor içimizi. Restore edilmiş evlerin çoğunda hâlâ sakinleri otururken, bazıları da müzelere, sivil toplum kuruluşlarına, kafe ve restoranlara verilmiş. Tarihsel bütünlüğü devam ettiren, Odunpazarı evleri örnek alınarak ve betonarme olarak yapılan diğer evler de bölgeyi geliştirmiş. Tertemiz, mis gibi, cıvıl cıvıl bir semt burası. Modern kentin hemen yanı başında sıcacık, keyifli bir kaçış yeri. Sokaklarda biraz dolanıp, bir kafede kahve içip, ilginç müzeleri gezip, sevdiklerinize hediyelikler alabileceğiniz bir durak.
Odunpazarı evleri genellikle sokaklara cepheli, bitişik düzenli ve bahçelidir. Evlerin sokağa bakan cepheleri, çıkmalı, konsolludur. Evler genelde bir sofa ve etrafındaki odalardan oluşmaktadır. Zemin katta servis mekânları, üst katta yaşama alanları olacak şekilde planlanmıştır. Konutların ön cephelerindeki iki tarafa pencereli köşe odası, daha büyük ve önemlidir. Evlerin zemin katları genelde moloz taşla veya ahşap hatıllı kerpiçle yapılmış, araları kerpiçle doldurulmuştur. Üst katlar ise ahşap malzemeyle yapılarak araları kerpiçle doldurulmuştur.1
Eskişehir'in zengin ve değerli madenleri
Odunpazarı sokaklarındaki gezimizin bir ucu Kurşunlu Külliyesi'ne dokunuyor. Burada külliyeyi ve içindeki Lületaşı Müzesi'ni geziyoruz. Cami, medrese, sıbyan mektebi, şadırvan, kervansaray, aşevi, tabhane, Mevlevi şeyhlerine ait iki türbe ve imaretten oluşan külliye, 16. yüzyıl Osmanlı dönemine ait bir eser. Osmanlı Devleti vezirlerinden Çoban Mustafa Paşa tarafından 1517 yılında yaptırılmış olan külliyenin cami bölümü kapalı olduğu için gezemiyoruz. Bunun yerine külliyenin içinde yer alan Lületaşı Müzesi'ne yöneliyoruz. Klasik motiflerin yanı sıra heykel tarzı modern çalışmaların da bulunduğu müzede, bu beyaz taşın, ustaların elinde aldığı şekillere hayran kalıyoruz. Lületaşının bulunup işlenmesinin, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl önce, erken bronz çağından beri sürdüğü tahmin ediliyor.
Bilim dünyasında, mürekkep balığının “sepio” adı verilen kemiğine benzetilerek “sepiolit” adıyla tanımlanan lületaşı, magnezyum hidro silikat bileşiminde alkali bir kil mineralidir. Eskişehir civarında, yerin 380 metreye kadar muhtelif derinliklerindeki başkalaşım katmanları içinde, tek tek yumrular hâlinde bulunur. Düzensiz bağlanmış kristalleri mikroskobik süngersi bir doku oluşturur. Bu yapılanma içinde yer alan oluşum suyu (zeolitik su) dolayısıyla lületaşı, çıkarıldığında nemli ve yumuşaktır, kolayca ve incelikle yontulabilir. Doğal nemini kaybederek kuruyan parçalar çok hafif ama dirençli hâle gelirler, sıvı ve gazlara karşı yüksek emicilik özelliği kazanırlar. Boyutlarında herhangi bir değişim olmadan kuruyan lületaşı, suya konulduğunda doğal yumuşaklığını kısa sürede yeniden kazanır.2
Lületaşı Müzesi'nde lületaşından yapılan eserlerin yanında, Eskişehir'de bulunan manyezit, kalsedon, opal gibi diğer madenlerden parçalar da sergileniyor. Bunlardan biri de çok değerli bor madeni. Dünyada bor rezervi sıralamasında yüzde 72'lik bir paya sahip olan Türkiye'deki bor rezervinin önemli bir bölümü de Seyitgazi'ye bağlı Kırka'da bulunuyor.
Bor oksitler (borat) doğal yaşamın ayrılmaz parçalarından biridir. Bitkiler gibi insanlar da gelişimlerini sağlamak için bor oksitlere ihtiyaç duyarlar. Beslenme zincirleri içerisindeki besin kaynağı işlevi dışında bor oksitlerini günlük hayatta yaşamımız için oldukça önemli kılan, belki de her gün kullandığımız birçok ürün içindeki şaşırtıcı katkısıdır. Bor ürünleri; uzay ve hava araçları, nükleer uygulamalar, askerî araçlar, yakıtlar, elektronik ve iletişim sektörü, tarım, cam sanayi, kimya ve deterjan sektörü, seramik ve polimerik malzemeler, nanoteknolojiler, otomotiv ve enerji sektörü, metalurji ve inşaat gibi pek çok alanda kullanılıyor.3
Lületaşından yapılmış pek çok hediyelik eşyanın satıldığı Atlıhan El Sanatları Çarşısı'nda alıyoruz soluğu. 1850'li yıllarda Takattin Bey tarafından çevre köy, kasaba ve şehirlerden gelen pazarcıların, seyyahların, köylülerin ve onların hayvanlarının konaklaması için yaptırılan Atlıhan, 20. yüzyılın sonlarına doğru işlevini yitirerek harabeye dönüşmüş. Odunpazarı Belediyesi tarafından Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamında, 2006'da, orijinal mimarisine uygun olarak yeniden inşa edilmiş ve bugün hanın iki katındaki pek çok dükkânda lületaşından takılar, pipo, sigara ağızlığı, küçük heykeller satılıyor; yöresel yemekler sunuluyor. Lületaşının beyaz ve sade çekiciliğine, ustaların el emeklerine dayanamayıp birkaç hatıra ediniyoruz biz de. Çarşıdan çıkıp hemen karşıdaki köftecilerden birine giriyoruz. Öğle yemeğimizi Eskişehir'in balaban köftesiyle şenlendiriyoruz. Balkan ve Kafkas göçmenlerinden etkilenmiş olan Eskişehir mutfağının en güzel yemeklerinden biri olan balaban, Tatarcada “çok” anlamına geliyormuş. Et suyuyla ıslatılmış pidelerin üzerinde yoğurt, salçalı su ve tabii ızgarada pişmiş lezzetli köfteler yer alıyor.
Müzelerde hayallere yolculuk
Karnımızı doyurduktan sonra yolları arşınlamaya devam ediyoruz. Kültür-sanat faaliyetlerinin eksik olmadığı Eskişehir'de, birbirinden ilginç iki müze var sırada. Zaten Eskişehir'deki müzelerde, isteseniz bile sıkılamıyorsunuz; örneğin Çağdaş Cam Sanatları Müzesi’nde renklerin büyülü dünyasında, Hava Müzesi’nde bir uçağın kokpitinde hayallere dalabiliyorsunuz. Ayrıca kentteki müzelerin tümü ücretsiz gezilebiliyor. Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, 2007'de Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Anadolu Üniversitesi ve Cam Dostları Grubu'nun işbirliğiyle kurulmuş. Cam Dostları Grubu'nun açtığı bir sergi sırasında, sanatçılar eserlerin devamlı sergilenebileceği bir yer olması gerektiğinden bahsederken, konuşmaya kulak veren Büyükşehir Belediyesi Başkanı Yılmaz Büyükerşen, sanatçılara “yeriniz hazır”, diyerek kültür merkezi amacıyla inşa edilen bu binayı işaret etmiş. Sadece üç gün içinde hazırlanan müze, bugüne kadar 200 binin üzerinde ziyaretçi ağırlamış. Bunda, sergilenen eşsiz eserlerin yanı sıra aydınlatma, tarihî mekân gibi faktörlerin de önemli olduğunu konuşuyoruz kendi aramızda. Türkiye'nin bu ilk cam müzesinde 52 yerli,
8 yabancı sanatçının eserleri devamlı olarak sergileniyor. Bilgi aldığımız müze müdürü Bozkurt Ünügür, yakın zamanda dönüşümlü bir sergileme yapılacağını söylüyor. Alt kata da Balmumu ve Kent Müzesi'nin hazırlandığı haberini veriyor. Camın renkle, ışıkla ve hayal gücüyle buluşmasından ortaya çıkan eserleri izledikten sonra biraz da mizahın sularına bırakalım istiyoruz kendimizi.
Eğitim Karikatürleri Müzesi, tarihî Odunpazarı evlerinden birinde bulunuyor. Girişte kısa süreli sergilerin yapıldığı müzenin üst katında, yurt dışından karikatüristlerin çalışmalarının sergilendiği bir ana salon, başbakanların portrelerinin bulunduğu Portreler Odası, Eskişehirli Karikatür Ustaları Odası, Afiş Odası ve Türk Karikatür Ustaları Odası bulunuyor. Karikatürlerden başka, mizah dergileri, kitaplar, tabaklar ve çeşitli karikatür karakterlerin seramik veya metal heykelleri de sergileniyor. Akşamki yeni sergi açılışı nedeniyle üst kat kapalı olmasına rağmen girmemize izin veren müze müdürü Atila Özer, müzeyle ilgili bilgiler veriyor bize. Türkiye'de biri İstanbul'da, biri de Nasreddin Hoca'nın şehri Eskişehir'de olmak üzere sadece iki karikatür müzesi bulunuyormuş. Müzenin açılışından bugüne kadar Türk ve dünya karikatürünün önemli isimlerinin ve değişik kurumların 46 sergisi, konferanslar, söyleşiler, paneller ve atölye çalışmaları gerçekleştirilmiş. Müze kayıtlarındaki kitap sayısı 1289'a, Çin'den İtalya'ya, Uruguay'dan Yunanistan'a kadar dünya karikatürünün pek çok temsilcisinin müze arşivindeki karikatürlerinin sayısı da 1000'e ulaşmış. Açılıştan bu yana yani beş yıl içinde, ziyaretçi sayısı 69 bini aşmış.
Anadolu'nun ortasında plaj keyfi
Hava kararmaya başlamış ve akşam serinliği çökmüşken biz de Kentpark'a yöneliyoruz. 300 bin metrekarelik bir alana kurulu olan Kentpark'ta, karasal iklimin akşam soğuğu iliklerimize kadar üşütürken, şehrin ortasında yapay bir plajla karşılaşıyoruz. Ayrıca iki açık yüzme havuzu, bir yarı olimpik yüzme havuzu, oyun grupları, kent evi, gölet, restoranlar ve büfeler bulunuyor. Oldukça estetik düzenlenmiş olan alanda, şehrin her yerinde görmeye alışık olduğumuz heykeller ve yeşil alanlarla karşılaşıyoruz.
Ertesi gün, yine kentin en güzel yerlerinde gezip müzelerinde tarihte yolculuğa çıkmak üzere yola çıkıyoruz. Rehber kitabımızın yönlendirmesiyle Arkeoloji Müzesi'ne doğru ilerliyoruz. Ancak 2010 baskılı kitapta, müzenin inşaatının 2008'de başladığı ve 2011'de açılacağı yazmıyor. Bu nedenle müzeyi gezemiyor, sadece binayı görebiliyoruz. Binada görüşebildiğimiz yetkililer, ETİ'nin sponsorluğunda inşa edilen müze binasının, 4000 metrekare alana kurulu olduğu ve yaklaşık 2000 eser sergilenmesinin planlandığı bilgisini veriyorlar.
İçinden nehir geçen şehir
Müzenin ardından Porsuk Çayı'na varıyoruz. Eski köprüler yenilenmiş, heykellerle süslenmiş, etrafı üniversiteli gençlerin doldurduğu kafe ve restoranlarla çevrili, trafiğe kapalı keyifli bir hat oluşturulmuş. Köprübaşı olarak adlandırılan bu yer, modern kentin kalbinin attığı, eğlence, alışveriş ve yeme-içme mekânlarının bulunduğu bir alan. Porsuk Çayı üzerinde çalışan gondollara ve botlara binerek çayı boydan boya gezebilirsiniz.
Eski yaş sebze ve meyve hali binasının restore edilmesiyle oluşan Haller Gençlik Merkezi, ahşap, taş ve ferforje kullanılarak oldukça estetik bir binaya çevrilmiş. Eski hâlini gösteren fotoğraflara baktığımızda, kentte yapılan işlere bir kez daha hayran kalıyoruz. Merkezde, hediyelik eşya dükkânları, kafeler, barlar, Şehir Tiyatrosu'na bağlı Tepebaşı Sahnesi, sergi salonu ve kitapevi bulunuyor. Öğle molamızda Tatar ve Kırım kültüründen miras, Eskişehir'in meşhur çiböreğiyle karnımızı doyuruyoruz. Zengin porsiyonda gelen çibörek, içi kıymalı, yağda kızartılan bir hamur işi. Pek çok yörede yapılmasına karşın Eskişehir'dekinin tadı başka.
Günün geri kalanını müzelere ayırıyoruz; Demiryolu Müzesi, Hava Müzesi ve Çağdaş Sanatlar Müzesi'ni gezmek üzere yola koyuluyoruz. Gar binası yakınında, küçük, sevimli, tarihî bir binada bulunan Demiryolu Müzesi, önce kapısındaki eski tren lokomotifiyle dikkat çekiyor. İçeri girdiğimizde demir sobalar, demiryolu istasyonu maketi ve çevresi, eski telgraflar, manyetolu telefonlar, lambalar, levhalar ve çeşitli tarihî belgeler tarihte keyifli bir yolculuğa çıkarıyor ziyaretçilerini. Hava Müzesi de yine keyifli duraklardan biri. Açıkhavada sergilenen çeşitli tip ve modellerde sivil ve savaş uçakları bulunuyor. Kapalı alanda ise bir savaş uçağının içine girip kokpitinde oturabilir, bir F-16'ya binip fotoğraf çektirebilirsiniz. Ayrıca eski ve yeni pilot giysileri, maket uçaklar, uçak motorları gibi pek çok ilginç obje de mevcut. Çağdaş Sanatlar Müzesi, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Yerleşkesi'nin içinde yer alıyor. Eskiden askerî kışla ve talimgâh binası olarak kullanılan tarihî bir binada yer alan müzede, üç adet sergi salonunda, Türkiye'den ve dünyadan onlarca sanatçının çağdaş sanat eserleri sergileniyor. Sazova Bilim Sanat ve Kültür Parkı ise 400 bin metrekare alana kurulmuş, Eskişehir'in en büyük parkı. Park içinde su sporlarının yapıldığı bir gölet, amfi tiyatro, restoranlar, çocuklar için bire bir ölçülerde korsan gemisi, masal şatosu ve bilim deney merkezi gibi alanlar bulunuyor.
Avrupa kentlerinin kokteyli
Kentin içindeki gezimizi bitirdiğimizde yerel yönetimin ve vizyon sahibi bir başkanın bir şehrin çehresini nasıl değiştirebileceğini görüyoruz. Üniversiteli gençlerin bu kenti bu kadar sevmelerinin nedeni çok açık; eğitim, sanat, bilim ve eğlence gibi ihtiyaçları fazlasıyla karşılanıyor. Kentin her yanı müzelerle, heykellerle, sanat eserleriyle, kültür, sanat ve bilim merkezleriyle donatılmış. Sadece yapılar değil, kentin sahip olduğu doğal değerler de korunup kollanarak paylaşılıyor; Odunpazarı, parklar, köprüler, Porsuk Çayı gibi… Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Yılmaz Büyükerşen'in, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü döneminden başlayan başarı hikâyeleri, bir kentin başarı ve gelişim hikâyesiyle bütünleşmiş. Açıköğretim Fakültesi projesini yaratan, Anadolu Üniversitesi'ne yeni fakülteler katan, üniversite bünyesinde engellilere yönelik merkezler açan ve daha pek çok yenilikte imzası olan Büyükerşen, belediye başkanlığıyla beraber faaliyetlerini tüm kente yaymaya başlamış. 1999'dan beri üç dönemdir belediye başkanlığı görevini yürüten Büyükerşen, bir röportajında kentiyle ilgili hayalini şöyle anlatmış: “Avrupa'nın içinden su geçen şehirleri var, tıpkı içinden Porsuk Çayı geçen Eskişehir gibi. Ben de Eskişehir'i Avrupa kentlerinin bir kokteyli yapmak istedim. Porsuk'un kıyı düzenlemesi Strasbourg'dur; köprüler, biraz St. Petersburg, biraz Viyana'ya benzer. İlkbaharda Venedik'e benzeyecek çünkü Venedik gondolları yaptırdım, kanallarda onlarla gezilecek. Yaz akşamları gezinti yapmak için Amsterdam'daki gibi botlarımız var.”4 Büyükerşen aynı zamanda resim ve heykel gibi güzel sanatlara yatkınlığıyla da biliniyor. Anıtkabir'deki Atatürk'ün bire bir balmumu heykelini de yapan Büyükerşen, gençlik yıllarında karikatürle de ilgilenmiş. Kültüre, sanata, bilime değer veren ileri görüşlü bir kişinin başkanlığında, bir kentin tarihî değerlerini de koruyarak, moderne dönüşümünü ve gelişimini Eskişehir'de görebiliyorsunuz.
Biraz da şehir dışı…
Kenti doya doya gezdikten sonra merkezin dışındaki Eskişehir'i keşfetmek üzere, artık sonbaharın vazgeçilmezi yağmurun ve gri bulutların gökyüzünde yerlerini aldıkları bir günde yola düşüyoruz. Alpu'da Hanifi Nasif Usta, gümüş işlemeciliği savat hakkında bilgiler veriyor bize. Gümüş eşya üzerine kurşun veya sabit kalemle çizilen desen, çelik uçlu kalemlerle derinleştiriliyor. Savat adı verilen alaşım bu kanallara sıvandıktan sonra eğelenip cilalanarak kullanıma hazır hâle geliyor. Aileden gelen zanaatını sürdürmeye çalışan Hanifi Usta, 20 sene önce Alpu'da 200'den fazla atölye olduğunu söylüyor. Şimdi bir tane bile kalmamış; sadece Halk Eğitim Merkezi'ne bağlı olarak açık bir atölye var, ona da kursiyer bulamıyorlar. “Çocukluktan beri bizim oyuncağımız kalemler, çekiçler. Tezgâhın başında büyüdük biz. Bir kâğıt, bir kalem, bir pense, bir eğe yeter bu iş için. Ama bugün ev bütçesine katkısı olmuyor. Sıradan mamulle bir insan bir haftada 12 kilo yapıyorsa bu maldan ancak bir kilo yapabiliyor. Yani on katı, yirmi katı daha zor üretiliyor. Şimdi satışına geldiği zaman işçilik yüzünden fiyat yükselince alıcı bulamıyoruz. Örneğin bir bileziği yapmam yarım gün sürüyor ve yaklaşık 18 TL'ye veriyorum. Biz genelde bu işleri İstanbul'da Kapalıçarşı'ya veriyoruz. Bazen de Alpu Kaymakamlığı'ndan bana ulaşıyorlar, sipariş üzerine yapıyorum. Üretimde devamlılık sağlanması, pazar olması, uluslararası ya da Türkiye'deki önemli festivallere katılmak gerekiyor.”
Yolumuza devam ediyor, Mihalıççık'a doğru ilerliyoruz. Çatacık Ormanları tabelasını görünce sola sapıyoruz ve Sündiken Dağları'nın içlerine doğru yol alıyoruz. Yağmur ve çamurlu yollardan yükseklere doğru ilerliyoruz. Sarıçam ağaçları, yoğun dokusu ve sarıya çalan gövdeleriyle karşılıyor bizi. Narin gövdeli, sivri tepeli, ince dallı bir ağaç olan sarıçamın kabuğu, tilki sarısı renginde ve yaklaşık 40 metre boyunda. Ormanın içinden geçen yol ise Çatacık Geyik Üretme Çiftliği'nde son buluyor. Oksijen deposu ormanda geyikleri arıyor gözlerimiz; neyse ki bir tanesi görünürde. Güzel görünüşüne rağmen bet sesiyle ormanı inletiyor…
Sorkun Köyü bu yol üzerinde son durağımız. İlkel yöntemlerle çamurun çıkarılıp işlendiği ve çömlek hâline getirildiği köyde, elektrikli tornalar bile modern alet sayılıyor. Köyde 60'tan fazla hane, geçimini çömlekten sağlıyor. Yakınlardan çıkarılan çamur, elle işlenerek evlere taşınıyor ve bu atölye-evlerde, genellikle kadınların elinde hızla çömlek hâline geliyor. Çok uzun yıllardır bu işi yaptıkları için alıcılar onları tanıyor, gelip, çömlekleri kamyonlara yükleyip götürüyorlar. Havva Sert ve Elmas Öz, Sorkun Köyü'nün çömlekçi kadınlarından. Yapıp kenara koydukları çömlek kuruduktan sonra, cila dedikleri kazıma işlemini yapıyorlar. Pişirme de yine eski yöntemlerle. Köyün açık bir yerinde çam odunuyla ateş yakılıyor. “Rüzgârsız kati surette pişmez. Rüzgâr esiyor ki alevi tüttürüyor. Çam odunu daha iyi alev yapıyor. Önce çömlekleri döşüyoruz, yatırıyoruz, ondan sonra önden ateşe koyuyoruz, ardından çatallı bir aletle yanına sürüyoruz. Arkadan da erkekler odunu döşeyip duruyor. Eziyetli ama ne yapalım, Allah ekmeğimizi bundan vermiş.” diyorlar.
Eskişehir'den epey uzaklaşmış ama şehrin dışındaki doğal güzellikleri görmüş olduğumuz için keyifle dönerken yol üzerinde gördüğümüz ilginç taşlarda duraklıyoruz ve bir tabela gözümüze çarpıyor: Erken İslami Dönem Karasakal Mezarlığı. Dümdüz arazide gelişigüzel dikili duran taşlar, çok eski yıllara ait bir mezarlık. Ne yazık ki buraya dair bir kaynak bulmak kolay değil; 1200'lü yıllardan kaldığı tahmin ediliyor.
Bir ressam, paletine sanatı, kültürel değerleri, tarih mirasını, estetiği, gençliği, geleceği koymuş; almış fırçasını eline, baştan aşağı yeni bir tablo yaratmış. Sanatçı, ileri görüşlü bir başkanın elinde, tarihinden gelen izleri kaybetmeden modern bir çehreye sahip olmuş Eskişehir. Odunpazarı semti, lületaşı işlemeciliği, savat süslemeciliği, Sorkun çömlekçiliği gibi kökenlerinden gelen kültürel değerlerini ve zanaatlarını koruyup yaşatırken; bir yandan da bilim, sanat, tarih müzeleriyle çağı yakalayan bir denge kurmuş. Anadolu'nun kalbinde, elinizi uzatıp ulaşabileceğiniz mesafedeki bu kenti mutlaka yaşamalısınız.