Taş Duvarlar Arasındaki İnci Dubrovnik Yazı ve Fotoğraflar: Gökhan Korkmazgil

Taş Duvarlar Arasındaki İnci Dubrovnik Yazı ve Fotoğraflar: Gökhan Korkmazgil


Dubrovnik, dört yüz kilometreyi bulan Hırvatistan sahillerinin en güneyinde yer alıyor. Adriyatik denizi ve Dinar Alpleri'nin arasında bulunan bu küçük kente, “Adriyatik'in incisi” denmiş; kenti görünce inciye benzetilmesine hak veriyoruz. Balkanlar’da yer almasına karşın kentin dokusunda daha çok İtalyan tarzı ön plana çıkıyor. Akdeniz'deki tüm ticaret limanları gibi Dubrovnik de tarih boyunca Araplar, Bizanslılar, Venedikliler, Osmanlılar gibi birçok ulusun ilgisinden kaçmamış. Napolyon bile kenti aldıktan sonra o kadar beğenmiş ki bugün eski limanı yukarıdan gören bir tepeye kale inşa ettirmiş ve dört yıl Dubrovnik'te yaşamış. Önceleri Raguza adıyla kurulan kent, zaman içerisinde Slavlaşmış ve adı, çevresindeki ormanlardan dolayı Sırpça “ağaçlık” anlamındaki “dobrova” sözcüğünden “Dubrovnik” hâline gelmiş. Kentin Venedik'e benzerliğinden dolayı “güzel Venedik” anlamına gelen “dobro Venedik” sözcüklerinin değişerek “Dubrovnik” hâline geldiğini söyleyenler de var. Dubrovnik eski dönemlerde bir ada üzerine kuruluyken sonraları ince bir kara parçasıyla anakaraya bağlanmış. Şimdi ise 2002 yılında kurulan 143 metre yüksekliğindeki etkileyici Franjo Tudjman Köprüsü ile kente ulaşılıyor. Dubrovnik dediğimizde, etrafı surlarla çevrili eski bir kent akla gelmeli. Bunun dışında tıpkı Rodos gibi dev turist gemilerine hizmet veren modern limanı, plajları, otelleri, yeni gelişen bölgeleriyle kentin daha az ilgi çekici kesimlerine zaman ayırmak gereksiz. Bir antik kent, otantik bir ortaçağ kenti olan eski bölüm, yeni bölümden esirgeyeceğiniz zamanı fazlasıyla hak ediyor. Tudjman Köprüsü'nden geçip dar taş yollardan ilerleyerek eski kentin kapısında araçlardan iniyoruz; çünkü eski kente motorlu araç girişi yasak. Surların arasında eski kentin kapısından geçince tıpkı filmlerde olduğu gibi zaman değişiyor birden, yüzyıllar öncesine geçiveriyoruz. Eski kent bana üç sene yaşadığım Amasra'yı hatırlatıyor; bir yanda denize dik inen surlar, kenti avuçlarının içine almış, bir mücevher gibi koruyor sanki. Surların dışında turkuvaz, çivit, lacivert gibi mavinin her tonuyla alabildiğine deniz uzanıyor. Denizin getirdiği bereket, yüzyıllar boyu kentin içine akmış; kent oya gibi işlenirken dalgalar bazen hoyrat, bazen yumuşak, surları okşamış. Ticaretin sağladığı zenginlik kentte birikirken, mermer kaplı caddelerde, meydanlarda, çeşme ve saraylar, kiliseler, manastırlar yükselmiş. Kent, doğu ve batıdaki iki önemli kapı olan Pile ve Place arasında uzanan ana cadde Stradun'un etrafına kurulu. Caddenin iki yanında dar sokaklar ve kim bilir kaç asırlık taş merdivenler, ziyaretçilerin hayranlıkla dolaştığı hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu. Sokaklardaki dükkânların önüne dizilmiş masalardan oluşan küçük restoranlardan herhangi birine oturabilir, büyük paralar ödemeden deniz ürünlerinden oluşan çok güzel bir yemek yiyebilirsiniz. Caddedeki gezintimiz sırasında, içinde Avrupa'nın en eski eczanesi olduğu söylenen Fransisken Manastırı, Sponza Sarayı (Saray dediklerine bakmayın, zamanının gümrük işlerinin yapıldığı büyükçe bir taş bina.), Aziz Blasius Kilisesi, Rektörler Sarayı, Büyük Katedral gibi birçok yapıyı görme şansı buluyoruz. Stradun Caddesi'ni sonuna dek yürüdüğümüzde batı ucundaki Loggia Meydanı'na varıyoruz. Meydan, aynı zamanda kentin en önemli buluşma mekânı. Saat kulesi ve özgürlük simgesi olan Orlando Sütunu hemen dikkat çekiyor. Orlando, eski dönemde kılıcıyla savaşmış bir kahraman. Dubrovnik ve Venedikliler denince akla ticaret geliyor; bu heykelin el ve kol uzunluğu da ticarette ölçü birimi olarak kullanılmış. Heykelin kaidesi üç basamak hâlinde ve buradan duyurular yapılırmış. Alt basamak, isteyenin çıkıp söylemek istediklerini dile getirdiği kürsü olarak; orta basamak, ancak kent yönetiminin izniyle ve daha önemli duyurular için kullanılırmış. Üst basamaktan yapılan duyurular için “duyduk duymadık” özrü kabul edilmez, herkesin kesinlikle duyması gereken konular buradan halka duyurulurmuş. Meydana açılan daracık sokaklarda dolaşmak ayrı bir keyif gerçekten. Saat kulesinin arka tarafından ise limana çıkılıyor. Batı kapısından çıkınca harika bir Akdeniz limanı ile karşılaşıyoruz. Büyük yolcu gemileri için ayrı bir liman yapılıp bu küçük limanın sakin halde bırakılması çok iyi olmuş. Çünkü son yıllarda Dubrovnik, cruise gemilerinin neredeyse tümünün rotasında yer alıyor. Şimdi küçük limanda balıkçı ve gezi tekneleri, kalabalık ve gürültüden uzak, restoran ve kafelerin önünde ufak dalgalarda sallanıyor. Limanda durup denize bakarken sol kıyıda uzun bir taş bina dikkati çekiyor. Sorup öğrendik, o zamanların karantina binasıymış. Salgın hastalıkların tüm Avrupa'yı kırıp geçirdiği dönemlerde limana gelen yolcular burada karantinaya alınır, kırk gün bekletilir, bir hastalık çıkmazsa kente alınırmış. Evliya Çelebi de Dubrovnik'e gelmiş; hemen kente almamışlar, onbeş gün burada bekledikten sonra vazgeçip ayrılmış. Çelebi, seyahatnamesinde Dubrovnik'i dışarıdan gördüğünü anlatır. Osmanlı İmparatorluğu, burada dört yüz yıl kadar egemenlik kurmuş. Ancak bu masal kentte Osmanlı izi aramak boşuna, çünkü Dubrovnik'i sadece vergiye bağlamış, hepsi o kadar. O zamanlar adı Raguza Devleti olan Dubrovnik, Venediklilerle olan çatışmalarında Osmanlı'yı arkasında istemiş, karşılığında asırlar boyu vergi ödemiş. Hiç Osmanlı yapısı olup olmadığını sorduğumuzda bir küçük iz bulduk. Osmanlılar, Burasının benim himayemde olduğu nereden belli? Liman kapısına bir burç yapılsın, bayrağım asılsın.” deyince Raguzalılar da limandan içeride bir yerde zamanın maliye binasının tepesine küçük bir burç yapıp Osmanlı sancağını asmışlar. “Bizim en önemli varlığımız bu bina, o nedenle buraya Osmanlı sancağı diktik.” diye konuyu diplomatça halletmişler. Küçük limandaki kahve molamızdan sonra kenti gezmeye, daha doğrusu bu kez “etrafını dolaşmaya” devam ediyoruz. Kenti çevreleyen taş duvarlar 50 kuna (15 TL kadar) ödenerek dolaşılıyor. Bir duvar üzerinde yürümek için 15 lira verilir mi, diye düşünenler olabilir, ancak iki kilometreye yakın uzunluktaki surların üzerindeki yürüyüş yolu güzelce onarılıp düzenlenmiş, saat yönünün aksi yönde yürünerek bir saatten fazla gezilebiliyor. Sağımızda denizi, solumuzda ise yüksekten kenti izleyerek çok etkileyici bir “kent çevresi turu” yapıyoruz. Sur boyunca St. Lawrence, St. John, Fort Boar ve Revelin kaleleri ile Minceta Kulesi, mola vererek soluklandığımız, nefis manzarayı izlediğimiz duraklar oluyor. Yugoslavya'nın dağılma sürecinde zarar gören Dubrovnik, UNESCO'nun da desteğiyle kısa sürede restore edilmiş, Dünya Mirası Listesi'ne alınmış ve dünya turizmindeki önemini yeniden kazanmış. Lord Byron'ın “Adriyatik mücevheri”, Bernard Shaw'un “dünyadaki cennet” olarak tanımladığı Dubrovnik, geldiğimize memnun olduğumuz yerlerden birisi oldu. Bu küçücük kentin güzellikleri karşısında başımız dönmüş ve yorgun düşmüş halde limanda bir kafeye oturuyoruz. Masaya Hırvatlara özgü olan bir şeyler getirmesini söylediğimiz garson, elinde bir tepsiyle dönüp bize gülümsüyor ve “rakija” diyor. Rajikanın adı bizim rakıyı çağrıştırsa da oldukça lezzetli, sert bir tür brendi olduğuna karar veriyoruz. Deniz ürünleriyle yapılmış “burek” ve tütsülenmiş kuru et eşliğinde rakija yudumlarken Dubrovnik'in kalbimizde özel bir yer kazanmış olduğunu anlıyoruz. Bu zarif, narin, küçük kentte zamanın sanki daha yavaş aktığını hissediyoruz. Telaşsız geçen zamanın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Do videnja Dubrovnik! Hoşçakal Dubrovnik!